|
05. 01. 2001 AKRA CUMA SOHBETİ
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı,
rahmeti, bereketi, her türlü ikrâmı, ihsânı cümlenizin üzerine
olsun... Sevdiklerinizle beraber, Allah sizi dünyada ve ahirette
mes'ud ve bahtiyar eylesin...
Ramazan geçti, insanların maalesef Ramazandaki değerlerini
koruyamama ihtimalleri var... Ramazanda kazandıkları güzellikleri,
kaybetme ihtimalleri var. Onun için, bugünkü sohbetimde, gerçek
imanla ve gerçek imanın tezâhürü olan dış durumlarla ilgili
hadis-i şerifleri, size nakletmeyi uygun gördüm.
a. İman ve Namaz
Birincisi: Ebû Said El-Hudrî RA Hazretleri'nden, İbnün-Neccâr'ın
rivâyet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz imanı şöyle târif
buyurmuş:

RE. 193/10 (El-îmân, es-salâtü femen ferrağa lehâ
kalbehû, ve men hafaza aleyhâ biciddihâ ve vaktihâ ve sünenihâ,
fehüve mü'minün.)
İlginç bir ele alış ve Peygamber Efendimiz'in namazı bu tarzda ele
alması, namazın ne kadar önemli olduğunu gösteren önemli bir
belge. Buyuruyor ki, Peygamber Efendimiz:
(El-îmân) "Şu inanç dediğimiz şey, (es salâtü)
tamamen namazdır." Yâni, bu buna eşittir gibi bir ifâde...
Arapçada düz bir cümlede ikinci kelime, yâni yüklem durumunda olan
kelime böyle elif-lâmlı gelmez. Elif-lâmlı gelirse, tahsis ifâde
eder, özel bir mânâsı vardır. (El-îman, es-sâlatü) demek,
"İman demek, namaz kılmak demektir. Bu kadar namaz önemli!"
mânâsına geliyor; (Es sâlâh) diye, harf-i târifli,
elif-lâmlı geldiği için. Demek ki, iman namaz demekmiş, namazları
kılması gerekiyormuş müslüman kardeşlerimin. Tabii bu Ramazanda
aşk ile, şevk ile, kandillerle, iftarlarla terâvihlere giden
kardeşlerimizden, eğer Ramazandan sonra namazda gevşeyen varsa,
onları ikaz edecek bir hâdîs-i şerîf oluyor.
Buyuruyor ki, Peygamber Efendimiz devamında; (Femen ferrağa
lehâ kalbehû) "Kim namaza kalbini tamamen açarsa, ona hazır
hâle getirirse; kalbini başka şeylerden temizler de, tamamen
namaza gönül verirse, gönlüne namazı yerleştirirse..." demek
olabilir bu ifâde. Yâni, "Gönülden, kalbinden namazı iyice sever,
kalbine namaz sevgisini iyice yerleştirirse..."
(Ve hâfaza aleyhâ biciddihâ) "Bütün gayretiyle ciddiyetiyle
namaza devam ederse..." Hafaza-yuhàfizu-muhâfazeten, devam
etmek demek, müdâvemet mânâsına geliyor, yâni hiç bırakmadan, o
şeyin peşini bırakmadan hıfzetmek, aynı kuralı yürütmek
mânâsına...
Şimdi bu arada tabiî, Türkçe tenkitlerimize geçelim: Kötü bir şey
söylendiği zaman Türkçe'de, bir kimsenin yanında, meselâ:
"--Falanca adama bir araba çarpmış, dokuz takla atmış, on beş
yerinden kırılmış, hastaneye kaldırılmış..."
Hemen diyorlar ki:
"--Allah muhâfazâ!.."
'Allah muhâfaza' bir kere cümle olarak yarım bir cümle oluyor.
Öyle değil yâni, yanlış olduğu oradan da belli. Allah muhâfaza,
eğer muhâfaza sözü alınırsa, "Allah devam ettirsin!" demek oluyor.
Yâni tamamen ters bir mânâ... "Bu kazalar peş peşe devam etsin!"
gibi oluyor.
Aslı nasıl ibârenin: (Allàhümmahfaznâ) (Allàhümme)
sözü, (ihfaznâ) sözüne bağlandığı için, (Allàhümmahfaznâ)
oluyor, halk da onu "Allah muhâfaza" sanıyor. "Allah muhâfaza"
diye bir cümle, zâten doğru olmaz. (Allàhümmahfaznâ), "Yâ
rabbi sen bizi ondan koru!" demek.
Aynı kökten, hafize-yahfazu-hıfz kökünden, mufâale bâbına girince
hâfaza, yuhâfizu, muhâfazaten; müdâvemet mânâsına geliyor:
(Ve men hàfaza aleyhâ) "Kim namaza devam ederse..." Yâni
bir kılıp bir bırakmak değil, Ramazan'da kılıp, Şevval'de bırakmak
değil. "Ömrü boyunca devam ederse, sımsıkı sarılırsa ve bu adeti
kendisinde muhafaza ederse, yâni bırakmazsa; (biciddihâ)
bütün gayretiyle, bütün ciddiyetiyle namaza sarılırsa..."
Çünkü namaz çok önemli bir ibadet. Onu vurgulamaya çalışıyorum,
ben de bu hadis-i şerifi okuyarak. "Namaz mü'minin mi'racı"
deniliyor bir başka hadis-i şerifte... Bir de "Namaz dinin
direği" deniliyor. Burada da bu bilgilerin destekçisi bir
başka ifade, Efendimiz namazı anlatıyor: "İman demek namaz
demektir. Kalbini kim namaz böyle tamamen açarsa, kalbine namazı
yerleştirirse, tam manasıyla gönlüne yerleştirir de namazı tam
severse ve bütün ciddiyetiyle namaz kılmaya devam ederse..." Yâni
bir kılıp bir bırakmak değil, devamlı olmak. İbadetin devamlısı
makbul.
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Hem kendiniz, hem
yakınlarınız ve dostlarınıza, hem de ulaşabildiğiniz her müslümana,
herkese:
"--Namaz böyle gelip geçici bir ibadet değildir. Namaz mü'minin
mi'racıdır, çok şereflidir. Allah'ın huzuruna çıkmış oluyor namaz
kılınca insan. Bunun zevkini kavramak lâzım, büyüklüğünü anlamak
lâzım! Aman namaza devam edelim!.." demeli ve teşvik etmeli!
"--Buyurun namaza beraber gidelim! Gel kardeşim namazı
kılıverelim, ondan sonra sohbet ederiz. Hadi abdestini al bakalım
yavrum!.." filân diyerek etrafımızdaki insanları namaz kılmaya
teşvik etmeliyiz, destek olmalıyız. Onların kıldığı namazlardan da
tabii sevap kazanacağız.
Şimdi buradaki ifade çok önemli: (El-îmânu es-salâtü)
"İman namaz demektir. İmanlıysa mutlaka namaz kılacak ve kalbine
namazın sevgisini yerleştirecek. Ve bir de bütün ciddiyetiyle,
gayretiyle, olanca gücüyle namaza devam edecek."
(Ve vaktihâ) "Vakitlerine, (ve sünenihâ)
sünnetlerine kim böyle bütün ciddiyetiyle, sımsıkı sarılarak devam
ederse, (fehüve mü'minün) işte mü'min kimse o kimsedir."
Evet, o zaman aziz ve muhterem kardeşlerim, çeşitli şeytani
aldatmacaları aşalım, şeytana aldanmayalım! Şeytan bizi kandırıp
da karşımıza geçip, ondan sonra kıs kıs gülmesin: "Bak, aldattım,
Allah'ın sevmediği duruma düşürdüm bu müslümanı!" dedirtmeyelim.
"Kendine güldürme öyle düşmen-i bed sîreti" dediği gibi,
Diyarbakırlı Said Paşa'nın manzumesinde. O kötü gidişli düşmanı
karşımıza geçirtip güldürtmeyelim kendimize, namazı kılalım! Hem
de kalbimizi açarak, kalbimizin tahtına namaz sevgisini
yerleştirerek, bütün ciddiyetimizle namazı kılmaya gayret
edelim!..
Aman Ramazandan sonra gevşemeyelim! Ramazandan sonra Ramazanda
kazandığımız güzel adetleri bırakmayalım!.. Teravih'i kılıyorduk,
33 rekât oluyordu vitiriyle, yatsısıyla beraber. Artık biraz daha
azaltılmış oldu. Ramazan'ın dışında teravih yok. Ama keşke olsa,
ne kadar güzel bir ibadetti. Namaza devam edelim!..
Namaza devam hususunda kendinizi yoklayın, gayrete getirin!
Hanımınızı teşvik edin, çoluk çocuğunuzu teşvik edin, çevrenizi
teşvik edin!..
Namazı sevmiyorsanız, neden sevmediğinizi tahlil edin kendi
kendinize: "Ben namazı niye sevmiyorum? Şeytan bana neresini soğuk
göstertiyor bunun?.. Yâni bu kadar faydalı bir şey... Elimi
ayağımı yıkıyorum; serinlemek olsa, o bile kâr... Temizlik olsa,
elimin ayağımın yıkanması, yüzümün yıkanması; o bile ne kadar
kârlı... Bir de bu eğilip kalmak, belli zamanlarda beden hareketi,
ne kadar güzel... Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıkıyor, Cenâb-ı Hak
ile münâcaat eyliyor, mü'minin mi'racı..." diyerek, namazın
güzelliklerini anlamaya çalışıp kılmalıyız.
Söylemek istediğim şeylerden birisi bu: Ramazanda namazlarınıza
dikkatiniz gibi, Ramazandan sonra da aynı şekilde dikkatli olun!..
b. İman ve Amel
İkincisi:

RE. 193/9 (El-îmânü vel-amelü şerîkâni fî karnin lâ
yakbelullàhu teàlâ ehadehümâ illâ bisàhibihî.)
Bu hadis-i şerifi Deylemî, Hazret-i Ali Efendimiz'den rivayet
etmiş. Hazret-i Ali Efendimiz'i özel olarak sevenlere ithaf
ediyorum, bu hadis-i şerifi. Ne buyuruyor Peygamber Efendimiz:
(El-îmânü vel-amelü şerîkân) "İman, inanç ve amel eylemek,
yâni ibadet, icraat. İnancına göre davranışlarda bulunmak, hareket
etmek. Bu ikisi, (şerîkâni fî karnin) aynı zamanda, bir
arada ortaktırlar. Bir arada bulunurlar, aynı anda ikisinin birden
insanda olması lâzım! Hem iman olacak. Hem de imanına göre icraat
olacak. İmanına göre yaşam olacak."
(Lâ yakbelullàhu teàlâ ehadehümâ) "Yüce Allah, Rabbimiz,
âlemlerin Rabbi, her şeyin Rabbi, her şeyin hàlikı, sahibi, râzıkı
Mevlâmız, bunlardan sadece birisini; yâni sadece imanı yahut
sadece ameli kabul etmiyor."
Yâni imanı var, icraatı yok, ameli yok... Ameli var, ama imanı
yok... Yüz rekât namaz kılıyor ama, inançsız. Neden kılıyor,
bilmem ama işte yapıyor veyahut oruç tutuyor, veyahut şunu yapıyor
ama, inancı yok... Yâni birisini ötekisi olmaksızın, beraber
olmaksızın kabul etmez; (illâ bisâhibihî) ancak beraber
olursa, kabul eder. İmanı da olacak, imanına göre icraatı da
olacak. İkisi birden olduğu zaman, Allah kabul eder; tek tek kabul
etmez.
"--İmanım var, benim kalbim temiz!.."
"--Temiz ama kardeşim, bak, Allah sadece imanı kabul etmeyeceğini
Peygamber Efendimiz'e bildiriyor."
Bakın hadis-i şerifler bizim ne kadar yanlışlarımızı düzeltiyor.
Bizim kahve kültüründe, halk arasındaki avam sohbetlerinde:
"--Kalbim temiz, yeter!" gibi bir yetinme duygusu, tatmin duygusu
yaygın. Herkes böyle söylüyor:
"--Benim kalbime bak kardeşim, benim kalbim temiz!.."
Her türlü şeyi yapıyor, günahı işliyor. Her türlü iyi işi
yapmamakta da, tembelliğe devam ediyor. Ondan sonra, "Benim kalbim
temiz!" diyor ve umuyor Allah'tan.
Ama Allah-u Teàlâ Hazretleri, işte bak imanı var ama ameli
yoksa, onu kabul etmiyor. Kalbin temizliğinden öteye, iman çok
yüksek bir şey. Yâni ille amel de olacak!..
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim! Biliyorum, mü'minsiniz,
Allah'a inanıyorsunuz, Peygamber Efendimiz'i seviyorsunuz, Kur'an-ı
Kerim'e bağlısınız. İmanınızda şüphem yok, tamam, mü'minsiniz.
Hatta ben biliyorum ki meyhanede içki içen sarhoş bile; falanca
yerde, falanca günahı işleyen kimse bile, konuştuğun zaman, "Allah
Allah!.." diye insanı hayrete sevk edecek kadar sağlam sözler
söyler.
Bir keresinde ben İstanbul'dan Ankara'ya gidiyordum. Uçağa bindim,
uçak tıklım tıklım dolu... Yanımda bir boş yer var, sadece onu
bekliyoruz sanki. Herkes yerine yerleşmiş, bir müşteri benim
yanıma gelecek, oturacak... Ben de merak ediyorum, "Kim bu?" filân
diye. Arka taraftan, en son anda, zaten sarhoşluğundan dolayı sona
kalmış galiba; çok zil-zurna sarhoş bir adam geldi. Leş gibi içki
kokuyor. Yâni içmeyene çok çirkin geliyor kokusu. Korkunç içmiş.
Sallana sallana geldi, yanıma oturdu. Bir de, döndü bana böyle,
baktı. Sakallıyım ben...
"--Esselâmü aleyküm hocam!" dedi.
Ne diyeyim, selâm verdi.
"--Ve aleyküm selâm!" dedim.
Ondan sonra konuşmağa başladı. Sarhoş, çok fena halde sarhoş...
Onun için yüksek sesle konuşuyor. Bütün uçaktakiler duyuyorlar.
Yâni artık o 165 kişilik uçaklar mıydı, neydi bilmiyorum. Böyle
bir tarafta iki sıra, bir tarafta üç sıra, beş kişi bir sırada
oluyor. O uçaklardandı. Artık hangi modeliyse uçakların. Yâni
160-170 kişilik uçaklardan. Tıklım tıklım dolu. Akşam vakti, pazar
günü Ankara'ya gidiyoruz. Son uçak galiba. Artık bir başladı:
"--Hocam, sen beni hor görme."
"--Tamam, hor görmüyorum."
"--İşte ben de mü'minim."
"--İyi, maşallah!"
"--İşte bu insanlar böyle, bilmem ne... İslâm'ın kıymetini
bilmiyorlar..."
Yâni öyle lâflar söyledi ki, bana fırsat verseler hoca olarak,
işte Ankara'ya kadar gidiyoruz, 45-50 dakika. "Hocam şurada
mikrofonu al, vaaz ver!" deseler bana, dini öven, İslâm'ın
güzelliğini anlatan neler söyleyeceksem, o sarhoş, onların hepsini
söyledi. Çok samimi olarak da söylüyor, sarhoş olduğundan zaten...
Hani;
Garip bir de sarhoş oldu mu hancı,
Bütün dertlerini der yavaş yavaş
gibi böyle bir şiir hatırlıyorum. Artık olduğu gibi içini samimi
olarak söylüyor. İmanı var. Ama sarhoş...
Demek ki muhterem kardeşlerim, kimseyi hor görmemek lâzım! Hiç
beğenmediğin, dış görünüş itibariyle günahlı bir durumda olduğu
için sevemeyeceğin insanda bile, iman olabilir. O da tabii mü'min...
Ne sebeple o günaha bulaşmışsa bulaşmış. Tabii günahı mazur görmek
mümkün değil, günahı sevmek mümkün değil. Günah sevilmez ama,
günahkâra acımak lâzım! Günahkârı günahtan kurtarmaya çalışmak
lâzım! Günahkâra kızmamak, acımak lâzım:
"--Bu günahkârı şeytan kandırıyor. Yazık, bu haliyle giderse
cehenneme düşürecek, mahvedecek; aman bunu kurtarayım!" diye
çalışması lâzım mü'minin.
İşte burada, böyle kimselere de açıksa söyleyeceğimiz bir şey.
Yâni, "İman yetmiyor kardeşim. İmanın güzel ama güzel icraatın da
olacak. Amel olacak, ilmiyle, bilgisiyle imanın gereği olan
icraatı da yapacak!"
İmanın gereği nedir?.. Açık, kısa kısa özetlenmiş. Kitaplarda da
teferruatlı bilgiler verilmiş. İşte bir müslümanın namaz kılması
lâzım. Kesin. Ama pek çok müslüman kılmıyor.
Zekât vermesi lâzım zenginse... Hacca gitmesi lâzım, oruç tutması
lâzım!.. İşte bazıları tutuyor da, bazıları tutmuyor. Meselâ bu
sefer çok hayret ettim, burada bir kardeş vardı. Arkadaşlar,
söylediler; bu Ramazanda oruç tutmamış. Vah, yazık!..
Yâni niye tutmadı? Allah cezalandırmış ki, orucu nasib etmemiş.
Yâni bir insan bir orucu tutmuyorsa, ibadeti yapamıyorsa, Cenâb-ı
Hak onu cezalandırdığı için yapamıyor demektir. Çünkü sonunda
cezaya çarpılacak. Cezaya çarpılmanın şartları oluşuyor onu
yapmamakla. Onun için, hemen o zaman uyanması lâzım aslında.
Ama işte şeytan bir yakaladı mı insanı, bir yerden; İslâm'ı
sevdirtmemeye başlıyor. Önce ibadeti sevdirtmiyor. Ondan sonra
biraz daha üstüne yüklenirsen; bu sefer seni sevmiyor,
müslümanları sevmiyor, imanı sevmiyor, derken Kur'an'ı sevmiyor.
Derken mahvolup gidiyor. Kâfir olarak, dinsiz olarak, imansız
olarak bir yerde hayatı noktalanıyor, mahvolup gidiyor.
Şimdi bana bu akşam telefon etti bir yakınım; diyor ki:
"--Bir kadın var. Başını örttü, kapandı. Kocası başladı
dövmeye..."
Hani 20. Yüzyıl, 21. Yüzyıl?.. Hani çağdaşlık?.. Hani kadınlara el
kalkmazdı, hani centilmenlik vardı, hani kadın hakları vardı, hani
feminizm vardı?.. Yâni o kadının inancına göre başını örtmesi...
Kocası olduysa kocası oldu, ne olmuş yâni? Karışmaya ne hakkı
var?.. Dövüyormuş,
Kur'an-ı Kerim'i yerlere atmış, üstüne basmış, hakaret etmiş...
Tam kâfirlik yâni. Kur'an'a da inanmıyor. Şeytan bak ne noktalara
getiriyor. Hem insaniyetten çıkartıyor; çünkü karşısındakinin
hürriyetlerine müdahale ettiriyor. Barbarlık... Hem de ondan
sonra, Allah'ın kelâmını ayaklar altına aldırıyor. Aslında
kendisini mahvediyor. Yâni o anda kendisi mahvoluyor, Allah'ın
kahrına, gazabına uğruyor.
"--Sonra çoluk çocuğu, bir de kızı var. O da babası gibi, o da
annesine karşı." dedi.
Sübhânallah! Bizim Türkiye'de ne oluyor ki insanlar böyle, şehid
torunları, mü'minlerin evlâtları, ahalisinin yüzde yüze yakın
kısmı müslüman olan Türkiye'de ne hâle geldik. Nerden böyle
oldu?.. Müstehcen dergilerden, gazetelerden, bozuk yayınlardan,
yalan yanlış sözlerden insanlar ne noktaya getirilmişler. O da
tabii, her konuşmacının vebali...
Dün burada Türk kanalından bir televizyon oyununu seyrediyorum.
Orada birisi söylüyor ki:
"--Seni Allah affetmez, affetmeyecek! Bu günahlarından, yâni
suçlarından, yaptığın kötülüklerden dolayı cehenneme atacak!"
filân diye bağırıyor.
Tabii, kimi cehenneme atacağını Allah bilir, insanlar bilemez.
Yâni "Böyle gidersen cehennemlik olabilirsin." deriz ama, öyle
gideceğini bilemeyiz. Sonunu nasıl olacağını Allah biliyor.
Kimsenin kimseye "Sen cehennemliksin!" demeye hakkı yok.
Oyunu düzenleyen böyle düzenlemiş, filmi çeviren böyle söyletiyor:
"Allah seni cehenneme atacak!" Bilemezsin ki, sen Allah'ın ona ne
muamele yapacağını... Belki tevbe nasib eder, en son anda güzel
bir hal ile cennetlik eder.
Şimdi bizim profesör büyüklerimizden, bizim imtihanlarımıza,
jürilerimize girenlerden bir tanesini sordum:
"--Ne oldu falanca hocam?" filân diye.
Seccadesinden kalkmıyormuş, boyna kaza namazı ödüyormuş. Nasıl
sevindim, nasıl hoşuma gitti! Zaten ciddi bir hanımefendi, alim
bir üniversite hocasıydı. Çok memnun oldum, dualar ediyorum, Allah
razı olsun...
Yâni değişebilirler. Onun ona, "Sen cehennemlik olacaksın!" demesi
doğru değil. Ama yazar, bu sefer de cevapta diyor ki:
"--Zaten ben Allah'ın rızasını ummuyorum, cenneti de istemiyorum,
cehennemden de korkmuyorum!" diyor.
Bu da küfrü, bir oyunun içinde, insanların, seyredenlerin,
duyanların kafasına sokmak demek. Bu da çok yanlış bir şey!..
İnsan cenneti istemezse, mutluluğu istemezse, ahireti istemezse,
ahiretteki ebedî saadeti istemezse, dünyada güzelliği, adaleti,
mutluluğu istemezse; o insan mahvolmuş demektir. Yâni böyle bir
yürek, böyle bir zihniyet, reklamı yapılacak bir zihniyet değil.
Ama maalesef işte böyle oyunlarla, filimlerle insanların kafası
bozuluyor, bozuluyor, bozuluyor... Sonunda insanlar birbirine
hücum eden, döven, kıran, geçiren, ezen kötü insanlar oluyorlar,
barbarlaşıyorlar. Bu da toplumun bir problemi tabii.
Bu toplumda, meselâ Avustralya toplumunda bir adam bir kadını
dövsün... Bütün Avustralya hükümeti peşine düşer, adamı
cezalandırırlar. Yâni bir defa döven polise şikayet edildi mi,
ikinci defa dövdüğünün haberi gelirse, hapse atarlar. Kesin... Ama
Türkiye'de dövülüyor, sövülüyor, hakarete uğruyor. Çok çeşitli
haksızlıklar yapılıyor. Adet olmuş. Hatta kendisine haksızlık
yapılan da, sesini de çıkartmıyor, hakkını da aramıyor. Acayip bir
şey!.. Yâni ictimaî terbiyemizde çok eksik taraflar var.
c. Sabır ve Şükür
Üçüncü hadis-i şerif:

RE 193/8 (El-îmânü nısfân: Nısfun fis-sabr, ve nısfun
fiş-şükri) Deylemî, Enes RA'den rivayet etmiş.
İmanın yine tezahürü ne olacak? Yâni mü'min insan, bir kadın, bir
çocuk, bir delikanlı, neyse... Bunun sonucu ne olacak, hayatta bu
nasıl görünecek?.. Deminki hadis-i şeriflerden anladığımız:
İmanına göre icraatı olması lâzım, müslümanca yaşantısı olması
lâzım! Bir kere namazı kılması lâzım, namaz dinin direği...
Burada da neyi anlıyoruz: (El-îmânü nısfâni) "İman iki
kısımdır, yarı yarıya iki yarımdan meydana gelir, iki yarımdır.
(Nısfun fis-sabr) Yarısı sabırdadır. (Ve nısfun fiş-şükür)
Yarısı da şükürdedir."
Bir insanın cennetlik olması için dünyadaki, İslâmî yaşantısındaki
olayları iki grupta toplamak mümkündür. Bir kısmı üzücü
olaylardır. Tahammül edilmesi, diş sıkılması gereken olaylardır,
sabrı gerektiren olaylardır. O sabırdan dolayı, sabrederse mü'min
sevap alır.
Misâl, işte Ramazan geçti, oruç, sabır. Ramazan ne idi? Sabır
ayıydı. Ramazan demek sabır ayı demektir. Yemedi, içmedi. Sıcak
yerlerde, bu Avustralya'da uzun sürdü Ramazan; İsveç'te kısa
sürdü. İşte artık sabretmek gerekti.
Sonra başka ne sabırdır?.. Meselâ, cihad sabırdır. Sonra başka ne
sabırdır?.. İslâm'ı sen yaşamak istiyorsun, kâfir de ezmek istiyor
seni; kâfirin cevr ü cefâsına sabır... Dünyadaki kaderin
cilvelerine sabır. İnsana fakirlik gelir, yorgunluk gelir,
hastalık gelir... Sabır sabır sabır... İşte onlardan sevap kazanır
müslüman.
Demek ki, sevap kazanmak için sebeplerin yarısı sabır... Sabırdan
sevap kazanır, cennetlik olur.
Yarısı da nereden?.. Şükür... Cenâb-ı Hak nimetler veriyor,
yiyecekler veriyor, içecekler veriyor, sağlık veriyor, afiyet
veriyor, çoluk çocuk veriyor, akraba veriyor, eş dost veriyor,
samîmî arkadaşlar veriyor... İnsan yeri gelince, her birisiyle
ayrı mutlu oluyor. "Çok şükür yâ Rabbi, çok şükür yâ Rabbi, çok
şükür yâ Rabbi!.." diye, şükrettikçe de sevap kazanıyor.
Bir müslüman şükrettikçe sevap kazanır, sevap kazanır, sevap
kazanır... Ramazanda gündüz oruç tutuyorduk, sevap kazanıyorduk;
akşam iftar ediyorduk, nimetleri yiyorduk, "Elhamdü lillâh!"
diyorduk, dua ediyorduk, şükürden sevap kazanıyorduk.
Ramazanda değil sadece, hayat boyunca da böyle... Mutlu olaylara
şükredince, sevap kazanırsınız; sıkıcı, üzücü, baskılı olaylara da
tahammül edince, sabredince sevap kazanırsınız. Hem sabırdan
sevap, hem şükürden sevap vardır. Onun için "İman iki bölüktür.
Bir bölüğü sabırdadır, bir bölüğü şükürdedir." buyuruyor Peygamber
Efendimiz.
O halde, müslüman kardeşlerim! Siz de başınıza gelen olaylara
bakın!.. Sevindirici olaylarsa, "Yâ Rabbi, çok şükür!" deyin!
Çünkü her şeyin, mukadderâtın, bütün kararları Cenâb-ı Hak'tan...
Onları nasib eden Allah'tır. Sevindirici şeyleri veren Allah'tır.
Allah'a şükredin!..
Üzücü olaylar; ölüm, hastalık, dert, sıkıntı, heyecan, bilmem
ne... Onlar da Allah'ın imtihanı. Peygamberlere de gelmiş. Eyyüb
AS'ı duymadık mı? Ne kadar sabretmiş, kaç yıl rahatsız yatmış,
neler çekmiş!.. Peygamber, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin sevgili
kulu Eyyüb AS, ne kadar sıkıntı çekmiş. Sıkıntılardan da insan
sevap kazanıyor.
O halde mü'min olarak, başımıza sıkıcı olaylar gelince
gevşemeyeceğiz. Bileceğiz ki, oradan da sevap kazanılıyor.
Tahammül edeceğiz, imtihandır diyeceğiz. Gene imanımız, zevkimiz,
şevkimiz aynen devam edecek.
Hatta arif kullar, evliyâ, Allah'ın sevgili, mübarek kulları,
böyle belâlardan, musîbetlerden sabredince daha çok mükâfat
geldiğini bilirler, onlara daha çok sevinirler. Çünkü rahat vakit
geçirdiği zaman, ordan bir şey yok ama; sıkıntılı vakit geçirip de
tahammül ettiği zaman, Allah sabredenlerle beraberdir. Duymadınız
mı:

(İnnallàhe meas-sàbirîn) "Şüphe yok ki Allah
sabredenlerle beraberdir." (Bakara: 153)

(İnnemâ yüveffes-sâbirûne ecrahüm bigayri hisâb) "Allah
sabredenlere ecr ü sevaplarını, mükâfatlarını hesaba sığmayacak
kadar çok çok verecek." (Zümer: 10)
Onun için büyük evliyaullah ve Allah'ın mübarek kulları
peygamberler, çok sabırlar etmişlerdir. Nuh AS'ın kavmine sabrı...
Mûsâ AS'ın Firavun'un zulmüne sabrı... İbrâhim AS'ın Nemrud'a
karşı, çeşitli zulümlere karşı sabrı... İsâ AS'ın ve havârilerin
sabırları... Sonra Peygamber Efendimiz'in ve ashabının çeşitli
çeşitli sabırları... Onları göz önüne getireceğiz.
Tabii, şükredilecek olaylarla da karşılaşınca, bileceğiz ki onları
Cenâb-ı Hak gönderdi, nasib etti; "Çok şükür yâ Rabbi bu
nimetlere!" diye içten, cân ü gönülden şükran duygusuyla
dolacağız. Rabbimize karşı sevgimiz artacak.
d. Mü'min İffetlidir
Diğer bir hadis-i şerif:

RE. 193/3 (El-îmânü afîfün anil-mehàrimi afîfün anil-metàmii)
Hulvânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"İman iffetlidir, haram olan şeylere karşı tok gözlüdür."
Yâni aldırmaz, istemez, o tarafa meyletmez. Şurda tatlı tatlı
haramlar var, zevkler, eğlenceler, keyifler var; mü'min o tarafa
meyletmez. Neden?.. Günah onlar. Onlar haram diye, onlara karşı
iffetli davranır, yaklaşmaz.
(Afîfün anil-metàmii) "Tama'lardan da iman afiftir. Yâni,
mü'min tamahkârlıklara da düşmez, tenezzül etmez. Süflî tamahlara
da tenezzül eylemez." İmanlı olan bir insanın davranışı
asaletlidir. Müstağni tavırlıdır imanlı insan... Karşısına haram
şeyler geldiği zaman, kale gibi sağlam durur.
"--Buyur kardeşim!.."
"--Yok, teşekkür ederim. Bunu bana teklif etme, ben mü'minim, ben
böyle haramlara bulaşmam!.."
"--Yâhu ye işte, rüşveti aldık, beş arkadaşız, bir tanesi de
sensin dairede, al bunun da beştebiri senin!.."
"--Yok! Ben öyle rüşvet müşvet, haram maram yemem." diyor, gayet
kale gibi sağlam duruyor.
Sonra, tamahkârlıklara da, ummalara da, heveslenmelere de, gönlün
çeşitli meyillerine karşı da iffetlidir, onlara da tenezzül etmez.
Herkes tamah eder, olmadık şeyi yapar. "Falanca adam bana biraz
menfaat sağlayacak, filânca adam belki şunu verecek..." filân
diye, tamahkârlığından dolayı çok yanlış işleri yapar. Mü'min öyle
yapmaz, tamah etmez.
"--Yâ bunu böyle yaparsan kardeşim, eline çok şeyler geçecek..."
"--Hayır, istemem ben!.. Ben haramdan kazanç istemem, haramdan
menfaat istemem."
"--Yâhu, sana bir yalı alacağız deniz kenarında, Mercedes alacağız
son model, 500 Mercedes..."
"--İstemem!.."
Haram olduktan sonra, Allah'ın sevmediği yol olduktan sonra,
mü'min iffetlidir. İşte bu da, yâni böyle cazibeli günahlara,
tamahkârlıklara, menfaatlere karşı direnebilmek de imandandır.
İman bu demektir.
O halde aziz ve muhterem kardeşlerim, şeytan bazı şeyleri
karşımıza süsleyerek çıkartırsa, "Ye bunu, iç bunu, yap bunu!..
Gel buraya, işle şunu!" diye; imanlı isek, "Ben yapmam!"
diyebileceğiz, diyebilmeliyiz. İmanın gereği budur, mü'min böyle
yapar, "İstemiyorum!" der.
"--Yâhu, ne biçim adamsın sen ya?.. 21. Yüzyıl'da böyle olur mu?
Ne kadar safsın! Herkes balıklama atlıyor böyle şeye..."
"--Herkes balıklama atlayabilir; ben mü'minim, ben ahirete
inanıyorum! Ben haramlardan uzak durmağa ahdetmişim, Allah'ın
buyruğunu tutmağa niyet etmişim. Allah'ın verdiği helâller bana
yeter, ben haramlara tenezzül etmem!.." der.
Şimdi ben, bu gazetelerdeki suistimal, hortumlama olaylarını
okudukça, hayret ediyorum. Biliyorum, adamın milyarları var. Yâni
ömrünün sonuna kadar çalışmadan bir kenarda otursa, mevcutları
yiye yiye bitiremez. Ama gene de devletin malını çarpıyor, usülsüz
krediler hortumluyor. Ye babam, ye babam, ye babam... Yâni
patlayacak yemekten ama, yapışmış, sülük gibi milletin kanını
emmeğe devam ediyor. Patlayıncaya kadar şişmiş, şişmiş, şişmiş...
İşte artık ne zaman patlayacak, Cenâb-ı Hak cezasını ne zaman
verecek?..
Aldıklarını yemesi mümkün değil. Mirasçılara kalacak, veya gene
bir yerden, haydan gelen huya gidecek. Ama o haramı yiyor.
Mü'min öyle yapmaz. Mü'min Allah'tan korkar, menfaatli de olsa
haramlara, günahlara, herkesin tamah ettiği şeylere yanaşmaz.
e. İman Allah Sevgisidir
Ve nihayet en yüksek durum, son hadis-i şerif. Deylemî ve İbnün-Neccâr
Ebû Hüreyre RA'dan rivayet etmişler. Buyuruyor ki Peygamber
Efendimiz:

RE. 192/11 (El-îmânü fî kalbir-racüli en yuhibballàhe
azze ve cell.)
"Mü'minin gönlünde iman, Aziz ve Celîl olan, çok izzetli, çok
celâlli olan, sonsuz izzet, sonsuz celâl sahibi olan Allah'ı
sevmesidir." Kalbinden, yâni kalb de gönül demek; içinden
gönlünden, Aziz ve Celil olan Allah'ı seviyorsa, işte o mü'mindir.
O sevgi uyanmamışsa, iyi mü'min değildir.
Şimdi siz kendinizi ölçün! Şöyle ölçün, aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler: Neyi seviyorsunuz? Sevdiğiniz basit
şeyleri yazın kâğıda... Meselâ:
--Tarçınlı sütlacı seviyorum.
--Tavuk göğsünü seviyorum.
--Kaymaklı kadayıfı çok seviyorum.
--Sıcak günde, buzdolabında soğumuş karpuzu çok seviyorum.
--Kış gününde sabahleyin sütü, sahlebi çok seviyorum.
Sevdiğiniz şeyleri sıralayın, şöyle basitinden yükseğine doğru:
--Hanımımı çok seviyorum.
--Annemi daha çok seviyorum, babamı daha çok seviyorum.
İnsanın sevdiği şeylere karşı davranışları bellidir. Sevdiği bir
şeyi almak ister. Parası olsa, hemen gidip alacak... Hemen sahlebi
içecek... Hemen karpuzu alacak... Hemen baklavayı alacak... Yâni
alıp, elde edip, onu yemek ister.
Arabayı çok seviyor çocuklar. Annesine, babasına yalvarıyor:
--Büyüdüm artık, ehliyeti aldım, ne olur bana güzel bir araba
alın! BMW olsun, spor olsun, şöyle olsun, böyle olsun...
--Yapma evlâdım, etme evlâdım, biraz daha dur!
--Yok, çok istiyorum.
Yâni sevdiği şeyi içinden istiyor insan.
Şimdi insanın içinde hakîkî iman varsa, Allah-u Teàlâ
Hazretleri'ni sever ama, ben size toplumu az çok tanıyan, toplumla
ilişkileri çok olan bir insan olarak söyleyeyim, siz de kendinizi
yoklayın, etrafınızdaki insanları yoklayın: Bir sütlacı, bir
kaymaklı kadayıfı, kâğıdın üzerine yazdığınız bir şeyi sevdiğiniz
kadar canlı bir şekilde, acaba sevginiz Allah-u Teàlâ
Hazretleri'ne karşı nasıl?.. Onu bir ölçün!
Pek öyle bâriz bir şey yoksa, "Ben bu sevgiyi yok demeye
utanıyorum ama, var diyecek bir alâmetini de görmüyorum!"
diyorsanız, o zaman utanın!..
Utanın ki, her türlü güzelliğin sahibi olan Allah, her türlü
güzelliği yaratan Allah, her türlü kemâlâta, güzelliklerin
doruğuna, en yüksek noktasında, en fazla miktarda sahib olan,
alemlerin Rabbi Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni sevememişsiniz...
Bu neden oluyor?.. Tanımamaktan oluyor. Tanımadığı için, görmediği
için, düşünmediği için sevmiyor.
--Haa, o konuda hiç düşünmedim hocam!
Pek çok kimse düşünmediği için sevmiyor.
Tabii laf olarak küçük çocuklara annesi, babası, anneannesi,
dedesi öğretiyor:
"--Evlâdım, en çok neyi sevmek lâzım!"
"--Balonu seviyorum, çikleti seviyorum, çukulatayı seviyorum..."
"--Yok, yok... En çok Allah'ı sevmek lâzım!.. Neyi sevmek lâzım,
söyle bakayım?"
"--Ben en çok Allah'ı seviyorum!"
"--Hah, aferin." filân diye öğretiyoruz ama, "Hakîkaten Allah'ı
sevmek insanın kalbine nasıl yerleşecek?" diye, bunun çaresini
dede de aramıyor, anne de aramıyor, anneanne de aramıyor.
Birçokları bu işi bilmiyorlar. Kendilerinin kafalarında birtakım
bilgi kırıntıları var. Küçüklüğünden, belli zamanlardaki hayatının
olaylarından edindiği birtakım izlenimler var... O zanların
içinde, ama gerçek ilâhî aşkı bulabilmiş değil.
Çünkü, ilâhî aşkı bulan insanın hali belli olur. Aşıkın hali her
halinden anlaşılır. Oturmasından, kalkmasından, konuşmasından,
bakışından anlaşılır, sesinin titremesinden anlaşılır.
Yâni Cenâb-ı Hakk'ın sevgisinin hakîkîsine; sahtesine değil,
lafına değil kendisine sahip olmak hakîkaten kolay bir şey
değildir.
Bunun yolu nedir?.. Tasavvuftur, zikrullahtır, ma'rifetullaha
erişmektir. Ma'rifetullaha eren, yâni Allah'ın bilgisine, Allah'ı
yakından tanıma seviyesine yükselen insan, tanıyınca mutlaka
sever.
Peygamber Efendimiz'i de tarif ederken sahabe-i kiram diyor ki:
"Peygamber Efendimiz'i uzatan gören, heybeti karşısında,
Rasûlüllah bu diye ürperirdi. Heybetinin altında ezilirdi. Ama
birkaç sohbetine devam edip sözünü dinledi mi, mübarek cemâline
baktı mı, severdi ve artık aşık olurdu. Güzelliği yakından
tanıyınca, o zaman seviyor, aşık oluyor. Aşkı da çok yüksek
noktalara çıkıyor."
Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni de ma'rifetullahı nisbetinde
tanıyınca, o zaman aşkı muhabbeti artıyor. O zaman başka bir insan
oluyor.
--Nasıl bir insan oluyor Hocam, şöyle bir bizim bildiğimiz misal
verebilir misin?..
İşte Yunus Emre, buyur, herkesin bildiği bir misâl... Okuyun Yunus
Emre'nin şiirlerini; görün! Okuyorsunuz zâten, ilâhîlerini
biliyorsunuz:
"Beni yaksalar, küllerimi havaya savursalar, küllerimin her bir
tanesi yine, 'Yâ Rabbi ben seni istiyorum!.. Yâ Rabbi ben seni
istiyorum!' der." diyor. Yunusun ilâhilerindeki sözlerin altında
yatan mânâya bak, Yunus'un sözlerinin büyüklüğüne bak!.. Ordan
onun Allah sevgisini anlarsın.
Yunus tek misal değil bizim mazimizde, bizim medeniyetimizde,
bizim irfan tarihimizde; milyarlarca misal var böyle Allah'ın
sevgisine ulaşmış mübarek evliyâullah zâtlar var... Her işi Allah
rızası, Allah sevgisi için yapan, büyük evliyâullah var...
Hayır yapmışlar, hasenât yapmışlar, iyilikler yapmışlar, mescidler
yapmışlar, hastaneler yapmışlar Allah rızası için, çeşmeler
yapmışlar, köprüler yapmışlar... Yâni insanlardan hayır dua almak
için, Allah'ın rızasını kazanmak için çok büyük hizmetleri olmuş
Allah'ın dostlarının, Allah'ın aşıklarının.
Allah'ı sevmeyen bir insandan da bir hayır gelmiyor. Menfaatperest
oluyor, hain oluyor, dönek oluyor, aldatıcı oluyor, palavracı
oluyor, kendini beğenmiş oluyor... Bir fayda gelmiyor.
Eğer aklı varsa insanlığın, hükümetlerin, eğitim teşkilatlarının,
insanlara Allah'ı tanıtmak, sevdirmek yolunda çalışmalı!.. Allah'ı
seven, Allah yolunda güzel işler yapar, herkese de faydalı olur.
Toplumuna faydalı olur, devletine faydalı olur, milletine faydalı
olur.
Dedelerimizin Allah yolunda canlarını vermesi, şehid olması, o
büyük kahramanlıklar nasıl oldu?.. Allah aşkından oldu, Allah
rızası için oldu. Allah Allah diye diye cihad etmediler mi?.. İşte
o Allah aşkından oluyor.
Şehid olmadıkları zaman, "Ben niye şehid olamıyorum Allah bana
şehidliği nasib etmeyecek mi?" diye siperlerde ağlamadılar mı?..
İşte o hakîkî imandan oluyor.
Demek ki hakîkî iman, insanın gönlünde Allah sevgisinin
yerleşmesiymiş. Bunun için ne yapacaksınız?.. Çok Kur'an
okuyacaksınız. Evliyâullahın hayatlarını ve sözlerini çok
okuyacaksınız. Allah'ı çok zikredeceksiniz, Allah'tan
isteyeceksiniz.
Allah'ın istediği iyi kul olmaya gayret edeceksiniz. Allah'ın
istediği iyi işleri yapınca, iyi kul olunca, Allah size sevgisini,
aşkını, muhabbetini kendisi ihsân edecek.
Herkese vermiyor, mükâfât olarak sevdiği işleri yapanlara veriyor.
Allah'ın sevdiği işleri yapmağa calışın ki, Allah size sevgisini
ihsân etsin... Hakîkî dostları arasına sizleri, bizleri, cümlemizi
kabul etsin... Hem dünyada hem de ahirette aziz ve bahtiyar
olalım...
Allah-u Teàla Hazretleri iki cihan saadetine cümlemizi erdirsin,
sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
05. 01. 2001 - AVUSTRALYA |