|
25. 09. 1998 CUMA SOHBETİ
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve
berekâtühû!..
Aziz ve sevgili Ak-Radyo dinleyicileri ve
Ak-Televizyon seyircileri! Allah'ın rahmeti, bereketi üzerinize
olsun... Cenâb-ı Hak iki cihanda sizleri aziz ve bahtiyar
eylesin...
a. Dinimizin Doğru Öğrenilmesi
Kur'a ile açılmış Râmûzül-Ehàdîs
kitabımızın 414. sayfasının 1. hadis-i şerifini okuyorum. Enes
RA'dan ve diğer ravilerden rivayet edildiğine göre, Peygamber SAS
Efendimiz buyurmuşlar ki:
RE. 414/1 (Men tefekkaha fî
dînillâh, kefâhullàhu hemmehû ve razekahû min haysü lâ yahtesib.)
Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Bu hadis-i şerif dînî bilgilerin
öğrenilmesi, onları taleb etmek, onları tahsil etmekle ilgili bir
güzel müjdeyi ihtiva ediyor. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
(Men tefekkaha fî dînillâh)"Kim
Allah-u Teàlâ'nın dini konusunda fakih olursa, bilgili olursa;
Allah'ın dininin özelliklerini, güzelliklerini, ahkâmını,
emirlerini, yasaklarını öğrenir, inceliklerini bilirse, tahsil
yaparsa, bu bilgileri kazanırsa, öğrenim görürse; (kefâhullàhu
hemmehû) Allah-u Teàlâ Hazretleri onun üzüntülerini
tasalarını, endişelerini karşılar, izâle eder."
"--Acaba geçinebilecek miyim?.. Acaba sonum
ne olacak?.. Acaba hayatta başarılı bir iş sahibi olabilecek
miyim?.." filân gibi insanın çeşitli tasaları olabilir. Gençlerde
istikbale ait tasalar olur. Büyüklerde geçimle ilgili tasalar
olur. Çoluk çocuğu ile ilgili tasalar, üzüntüler olabilir. Tamam;
neleri düşünüyorsa, ne gibi tasaları varsa, ne gibi üzüntüleri
varsa, Allah-u Teàlâ Hazretleri onları karşılar, yardımcı olur,
istediklerine kifâyet eder:
"Sen geçim mi istiyorsun; al sana geçim!..
Sen rahatlık mı istiyorsun; al sana rahatlık!.. Bolluk mu
istiyorsun; al sana bolluk!.. İzzet, itibar, devlet, şevket, ne
istiyorsun; al sana istediğin şeyler!.. Sıkıntıya düşmemek mi
istiyorsun; al sana ferahlık, rahatlık, neşe, sevinç!.." diye
tasalandığı konularda Allah ona kifayet eder. O tasalarında
düşündüğü şeyleri, isteklerini ona verir, onları karşılar.
(Ve razekahû min haysü lâ yahtesib.)"Ve
bu dinde bilgi sahibi olmak için gayrete gelen, çalışan kulu,
Allah ummadığı yerden rızıklandırır."
Rızık ille yemek içmek mânâsına değildir.
Rızıklandırır demek; her türlü ikrama erdirir, her türlü mükâfat
ile taltif eder, sevindirir, her bakımdan halini hoş eder demek.

Sevgili seyirciler ve dinleyiciler, değerli
kardeşlerim! Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki, Allah'ın dinini
öğrenmeyi Allah-u Teàlâ Hazretleri seviyor. Öğrenmek isteyeni
seviyor, öğrenmek isteyeni mükâfatlandırıyor. Çünkü hayatın düzeni
ve ahiret saadetinin kazanılması, Allah'ın dinini öğrenmekle
mümkün...
İslâm sadece ahirete ait bir din midir?..
Hayır! İslâm, çarşıyı pazarı bile tanzim eder, alışverişin dürüst
olmasını ister, yalan söylenmemesini ister. Aile hayatını bile
tanzim eder; hanımın beyine karşı vazifelerini, beyin hanımına
karşı vazifelerini, ödevlerini, görevlerini belirtir. Devletler
arası hukukla ilgili hükümler koyar. Anlaşmalı devletlerle durum
nasıl olacak, oradan İslâm ülkesine gelen bir gayrimüslim ne
olacak, nasıl bir hukukla ona muamele edilecek?.. Bir İslâm
ülkesinden bir gayrimüslim ülkesine gitmiş müslüman, orada nasıl
davranacak... Yâni dünya ile ilgili, her konu ile ilgili bilgiler
var.
Bunlar niçindir?.. Cenâb-ı Hak hayatın
dürüst bir şekilde, güzel bir şekilde, zulüm olmadan, aldatma
olmadan, sömürü olmadan, istismar olmadan yürütülmesini istediği
için, dininde güzel şeyleri emretmiştir.
Dinimizin ahkâmının hepsi güzeldir. Her
konuda ahkâm vardır ya da her konuda ahkâm çıkarmaya lâyık, kaynak
olacak durumda ön bilgiler, ana esaslar vardır. O ana esaslara
dayanarak, bir müslüman karşılaştığı yeni bir konuda,"Allah'ın
rızasına uygun olan hangisidir? Hangi seçeneği seçmeli, hangi
yolda yürümeli, hangi işi yapmalı?.." diye düşündüğü zaman, yine
Allah'ın rızasına uygun bir yolu bulabilir.
Dinin ilgi sahasının dışında hiç bir şey
yoktur. Hayatın her faaliyeti dinin ilgi sahasının içindedir ve
her işin dînî bakımdan bir değeri vardır. Yalancı şahitliğin bir
hükmü vardır, hırsızlığın bir hükmü vardır, rüşvetin bir hükmü
vardır... Eğlenmenin bir hükmü vardır, vakit geçirmenin,
haylazlığın, mâlâyâninin, her şeyin hükmü vardır. Bunların
hepsinin öğrenilmesi lâzım ki, hayat güzel olsun, toplum mutlu
olsun ve insan huzurlu olsun, ahireti de ma'mur olsun... Ahirette
de cehenneme düşmesin, ceza yemesin; dünyada yaptığı zulümlerden
dolayı, yanlış ve haksız işlerden dolayı cezaya çarpılmasın da,
Allah'ın lütfuna ersin, Allah'ın cennetiyle cemaliyle müşerref
olsun, ebedî saadete ersin...
Bunların bilinmesi lâzım, her şeyin
bilinmesi lâzım! Bunların bilinmesi için de bunların okunması
lâzım, okutulması lâzım!
O halde din hürriyeti deyince en önemli iş,
dinin doğru olarak, baskısız olarak, gerçek olarak öğretilmesi,
okutulması ve öğrenilmesinin anlaşılması lâzım! Birisi Allah'ın
hükmü şudur dediği zaman, bir başkası çıkıp da ona bir ceza
yazamamalı!.. Din hürriyeti, vicdan hürriyeti varsa; tamam,
İslâm'ın hükmü buymuş denmeli!..
ìİslâm resim yapmayı, insan sûreti yapmayı,
heykel yapmayı, tasvir yapmayı uygun görmüyor. Peygamber Efendimiz
böyle buyurmuş." deyince, itiraz edip ayağa kalkmamak lâzım! Dinin
hükmü bu... İsteyen bunu uygular, istemeyen uygulamaz, ben
uygulamıyorum der. Tamam, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda sorumluluk
kendisine ait, nasıl isterse öyle yapar. Ama dinimiz uygun
görmüyor. Bunun doğru söylenmesi lâzım!
Ben fakülteye ilk gittiğim zaman, sanat
tarihi bölümünün yetkilisi olan kardeşimiz dedi ki:
"Hocam, bana lütfen baskısız, açık olarak
söyleyin! İslâm'ın resim ve heykel hakkındaki hükmünü öğrenmek
istiyorum. Bazı yerlerde yasaktır diyor; bazıları da, 'Yok öyle
şey canım, serbesttir!' diyor. Hangisi doğrudur?" dedi.
Ben de dedim ki:
"Bakın, ayetler var, hadis-i şerifler var,
fıkıh kitaplarında hükümler var... Ben bunları size getireyim,
görün!" dedim.
Yâni İslâm'ı başkasına, ille İslâm'ın
ahkâmını inkâr ederek beğendirmek zorunda değiliz. Yunanlılar
çıplak erkek, çıplak kadın resmi yapmayı, heykeli yapmayı bir
sanat yolu olarak görmüş ve bütün mabedlerini, evlerini, her
tarafı heykellerle süslemişler. Avrupa da onlara uymuş; resmi,
heykeli, insan heykelini, çıplak heykeli, çıplak güzelliği
çekinmeden sergiliyor. Hattâ bunun modelliğinin yapılmasını uygun
görüyor.
Tamam, bu bir görüştür, Avrupa'nın
görüşüdür. Ama,"İslâm'ın görüşü nedir?" denildiği zaman, İslâm'ın
görüşünü insan baskısız olarak söyleyebilmeli, baskısız olarak
öğrenebilmeli ve sorulduğu zaman da, sorulan kişi veya makam
kaçamak cevap vermemeli!..
Şimdi meselâ, İslâm'ın miras hukuku ile
medenî hukukun miras hukuku arasında fark var..."Dînî bakımdan bu
nedir?" diye sorulduğu zaman bir kimseye, bunu söylemeli,"Medenî
hukukta bu böyle değildir. Medenî hukuk bunu böyle taksim etmeyi
uygun görmüyor, şöyle uygun görüyor; ama İslâm'ınki böyledir."
diyebilmeli!..
Çünkü bilgi yasaklanamaz, bilgi
çarptırılamaz. Bilginin doğru olarak öğretilmesi lâzım! İslâm'ın
her emrini, her yasağını, ahkâmını, ayetleri, hadis-i şerifleri
insanlar okuyabilmeli... Kur'an-ı Kerim'i okuyabilmeli, tefsiri
dinleyebilmeli...
Benim bir talebem Ankara radyosunda görevli
idi. Bana yalvardı yakardı:
"Hocam ne olur, 30 Ağustos'la ilgili bir
konuşma yapın!"
Geçmiş senelerde olmuş bir hadise..
"Ben Bursa'ya seyahate gidiyorum, zamanım
yok, bir başka arkadaş yapsın!" dedim.
"Yok hocam, ben sizin konuşmanızı istiyorum,
seviyorum, beğeniyorum; halk da tasvib ediyor. Bir konuşma yapın!"
dedi.
Ben seyahatimi tehir ettim, konuşmayı
yaptım. Yolda giderken de otomobilin radyosunu açtım, konuşmamı
dinledim. Konuşmamın üçte ikisi kesilmiş. Halbuki kesilen kısımlar
30 Ağustos zafer bayramıyla, askerlikle ilgiliydi. İşte Yunanlılar
saldırmışlar, Kütahya'ya, Uşağa kadar gelmişler, Polatlı'ya
yaklaşmışlar. Biz de Allah'ın dininde şehidliğin sevabını
düşünerek, gaziliğin sevabını düşünerek malımızı, canımızı ortaya
koymuşuz, istiklâlimizi kazanmışız. Benim dedem şehid, ben şehid
torunuyum. Bazı toprakları kaybetmişiz; Balkanlar elimizde değil,
Tuna vilayetimiz, Mora vilayetimiz, Selânik elimizde değil, o
bakımdan da yaralıyız ama, çarpışmışız, hiç olmazsa bugünkü
hudutlardaki yerleri elde etmişiz.
Baktım, kesilmiş. Radyo idaresinin herhalde
bazı temel kararları var. Onlara göre öyle uygun görüldüğü için,
talebem konuşmamı kesmiş.
Aynı şekilde televizyonda bir Ramazan boyu
konuşma istemişlerdi benden... Dediler ki:
"Hocam, bir gün siz konuşun, bir gün bir
başkası konuşsun!"
"Ben konuşamam!" dedim.
"Yok hocam, konuşun!' dediler, ısrar ettiler
Üç dört konuşmadan sonra, sakallıyım diye
konuşmam devam ettirilmedi. Böyle şeyler oluyor.
Şimdi biz bunları bir tarafa bırakıyoruz,
hadis-i şerife dönüyoruz: Allah'ın dinini öğrenmek lâzım!..
Kim öğrenecek?.. Kadın, erkek herkes...
Büyük, küçük herkes... Esnaf, tüccar, memur, amir herkes...
Patron, işçi herkes... Yâni yaşayan herkes, Allah'ın rızasına
uygun yaşamanın bilgilerini öğrenecek ve bu bilgiye göre
yaşayacak. Bu onun anayasal hakkı, evrensel hakkı... İnsan hakları
bunu gerektiriyor.
Ben diyar diyar dolaşan bir kardeşinizim,
görüyorum dünyanın diğer ülkelerini... Avrupalılar, Amerikalılar
bizden çok daha dindar... Kiliselerine, mbedlerine,
ibadethanelerine, din adamlarına çok daha saygılı, çok daha
bağlı... Günlük ilişkileri bizden çok daha fazla...
Bizim kardeşlerimizin çoğu, halkımızın yüzde
doksandokuzu müslümandır ama, bayramdan bayrama camiye gelenler
var, cumadan cumaya gelenler var... Tabii Avrupa'da da var
böyleleri ama, nisbet olarak, yüzde oranı olarak oranlayacak
olursak, Avrupalıların, özellikle Amerikalıların, hattâ
Avustralyalıların bizden daha dindar olduğunu görürüz. Yâni
camilere giden müslüman sayısıyla, İslâm'a göre hareket eden insan
ve dînî kuruluşların durumu bakımından, zenginliği bakımından,
imkânları bakımından, faaliyetlerinin rahatlığı, büyüklüğü, çapı
bakımından incelenecek olursa, Avrupa'da, Amerika'da, Avustralyada
din çok daha geniş imkânlara sahip... Dindarlar çok daha rahat...
Her türlü faaliyetlerini dinlerinin esaslarına göre
yapabiliyorlar, bir şey denmiyor.
Ama bizde bir takım ayrıcalıklar var,
değişik kanunlar var ve bazıları da ille şunu yapamazsın, bunu
yapamazsın diyebiliyorlar. Sakal bir suç gibi... Halbuki bu
Almanya'da bakanlarını görüyorum, sakallı... Aydın kişiler
sakallı, polislerden sakallı olanlar var. Hiç kimse sen sakallısın
diye bir başkasına yan ve yamuk bakmıyor. Hiç kimse başını örttün
veya açtın diye dairesinden, işinden, işçiliğinden, memuriyetinden
atılmıyor.
Herkes inancına ait kitabı masasına
koyabilir. inancını etrafa da telkin edebilir. İnancına göre
giyinebilir, hareket edebilir diye... Yâni bunlar çok daha
ileri... İşte laiklik dediğimiz şey, insanların birbirlerini
engellememesi ve herkesin inancını rahatlıkla öğrenip
inceleyebilmesi... Tabiî nizamı bozmamak, asayişi bozmamak gibi
umûmî kurallar zaten dinimizde de var.
b. Dinin Hükümlerini Öğrenenin Mükâfâtı
Evet, dinin ahkâmını öğrenene Allah
mükâfatlar verir. Ne yapar?.. Hastalıklarını, endişelerini izale
eder, hacetlerini reva eder, ihtiyaçlarını görür, istediği şeyleri
ona bağışlar, ona kifâyet eder, yâni kâfi gelir. Verir verir ve
doyurur, yâni doyurucu olarak verir. (Ve razekahû min haysü lâ
yahtesib) Ummadığı yerlerden de ayrıca başka başka maddî
mânevî mükâfatlarla da rızıklandırır.
Manevî mükâfat da bir rızıktır. Manevî
derecesinin yükselmesi, güzel bir rüya görmesi, iyi bir hale
ulaşması... Yâni ille ekmeği ağzına alıp da onu yemesi, yutması
rızık değill; bir takım böyle mutluluk verici şeyler de birer
çeşit rızıktır."Allah ummadığı yerden onu rızıklandırır." diyor.
Tabii bu hadis-i şerif tek bir hadis-i şerif de değildir. Bu
konuda yüzlerce, binlerce böyle güzel hadis-i şerifler, ayet-i
kerimeler vardır vardır. Büyüklerimizin kıymetli tesbitleri
vardır, sözleri vardır...
O halde bu hadis-i şerife göre, dinimizi
öğreneceğiz. Dinimizi öğrenmek ihtiyârî, keyfî bir şey değildir.
Bir müslüman olarak dinini isterse öğrenir, isterse cahil kalır
diye böyle bir ihtiyârîlik yoktur. Dinini mutlaka öğrenmesi lâzım!
Kur'an-ı Kerim'i bilmesi lâzım! Kur'an-ı Kerim'i bilmek tabii,
okumasını yazmasını bilmekten başka, içindeki ahkâmı bilmeye kadar
gider. Ahkâmın inceliklerini bilmeye kadar gider. Peygamber
Efendimiz'i tanımaya, Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerini
bilmeye, hadis-i şeriflerle çizilen hayat felsefesini anlamaya
kadar gider.
Bir müslümanın Peygamber Efendimiz'in hayat
tarzı gibi, sahabe-i kiramın, asr-ı saadet müslümanlarının, salih
insanların --selef-i sâlihînimiz diyoruz-- alimlerin, fazılların,
muhaddislerin, müfessirlerin, müctehidlerin hayat tarzlarını
bilmesi lâzım! Bu güzel, büyük insanların abidevî şahsiyetlerinin
yolunda gitmesi lâzım! Bunları öğrenmesi lâzım bir müslümanın,
mecburî...
"Efendim ben öğrenmek istiyorum ama zor
geliyor." veya"İşim var!"
En mühim işi insanın, dininin inceliklerini
öğrenmesi... Bir babanın annenin de en önemli, en başta gelen ilk
görevi çocuğuna, haramı, helâli, doğruyu, eğriyi öğretmesidir:
"Evlâdım, aman sakın canın istese de
komşunun bahçesindeki elmaya elini uzatma, eriği koparma!..
Arkadaşının kalemini, silgisini sakın ha birisi almasın, sen de
alma! Ne aldan, ne aldat! Sana ait olmayan bir şeye elini uzatma.
Harama bakma evlâdım! Yalan söyleme, yalan söylersen Allah
sevmez!" vs. diye haramları, günahları, yanlışları çocuklara tatlı
tatlı öğretmek lâzım!
Güzel şeyler yaptıkları zaman
mükâfatlandırmak lâzım, ödüllendirmek lâzım! Kötü şeyler
yapmamasını sağlamak lâzım. Yaptığı zaman da kaş çatıp,"Aaa, bu
olmadı!" demek lâzım. Çünkü mükâfatın, madalyonun öbür yüzü de
cezalandırmadır. Ceza olmazsa kanunlar uygulanmaz. Cezasız kanun
olmaz. Yaparsa mükâfat, yapmazsa ceza... Her yerde vardır, her
zamanda vardır, her ülkede vardır, her kanun sisteminde vardır.
Cezâ da olacak, mükâfat da olacak.
c. Dinimizi Öğrenmenin Yolları
Dinimizin öğreneceğiz. Tabii, dinimizi
öğrenmenin yolları, şekilleri sonsuz derecede çeşitlidir. Bunun
yaşı da yoktur, geçmesi diye de bir şey bahis konusu değildir.
Beşikten mezara kadar herkes dinini öğrenecek, öğrenecek,
öğrenecek... Devam edecek. Devamlı bir süreç, yâni sürecek,
kesilmeyecek.
--Öğrendim bitti...
Öyle bir şey yok... Devamlı bir çalışma,
öğrenme beşikten mezara kadar mutlu, tatlı, nurlu bir yaşam
tarzı... Bilgece, bilgince, bilgili görgülü olarak yaşam hepimiz
için gerekli... Bunun için çeşitli yollar var:
İmam-hatip okulları bir yol, Kur'an kursları
bir yol; vaazlar, camilerdeki konuşmalar bir yol... Kitaplar,
dergiler birer vasıta, birer araç, birer gereç... Elhamdü lilâh
biz bunların üzerinde derin derin düşünüyoruz. Müslüman
kardeşlerimiz de düşünüyor. İşte gazeteler çıkıyor.
Buraya gelen kardeşlerim Türkiye'nin çeşitli
gazetelerinden tomar yapmışlar, getirmişler; inceledim. Mâşâallah,
ne kadar güzel gazetelerimiz var... Ne kadar güzel, seviyeli,
olgun, nazik, çok çok takdir ettiğim gazetelerimiz var. Çok
şarlatan, çok farfara, çok yalancı, çok dolancı, çok uydurmacı,
halkı kandıran, aldatan, çok pespâye, çok çirkin, iğrenç olanlar
da var tabii...
Onlar da olacak; melek olduğu gibi şeytan da
olacak... Rahmânî yol olduğu gibi şeytânî yol da olacak...
İmtihan... İmtihan olduğu için, hal-i hayatında insan Rahman'ın
yolunu tercih edecek, şeytanın yolundan uzak duracak. Ama şeytan
da çalışacak..."Ben şeytana uymuyorum!" diye direnç gösterdiği
zaman sevap kazanacak. Rahman'ın yolu meşakkatli veyahut zahmetli,
terlemeli, üzüntülü gibi görünse bile Rahman'ın yolundan yürüdüğü
zaman,"Aferin, ne kadar fedâkâr! Bak, her şeye rağmen doğrudan
ayrılmadı, doğruluktan ayrılmadı." diye mükâfat alacak.
Bu, hayatın cilvesi; hayat bir imtihan
olduğundan Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin kaderinin gereği bu...
Elbet bunlar olacak. Kötülük peygamberler zamanında bile yok
olmamış, her zaman olacak. O halde biz ne yapacağız?.. Kötülüğün
karşısında tavrımızı bileyeceğiz, safımızı bileceğiz. Doğru olanı
tutacağız, güzel olanı tutacağız; çirkin olanın karşısında
tavrımızı koyacağız. Çalışacağız ki Allah mükâfat versin...
Her zaman söylüyorum, ahlâk üzerine kitap
yazmış olan bir kardeşimiz de ilk sayfada bunu yazmıştı; çok
güzeldir, çok doğrudur:
"Efendim, bizim mahallede bir adam var, çok
iyi bir adam, çok sessiz bir adam.... İşte evden camiye, camiden
eve; kimseye karışmaz, etliye sütlüye karışmaz. Kendi halinde
melek gibi bir insan..."
Hayır! Bu insan özlediğimiz, gözlediğimiz,
arzuladığımız insan tipi değil... Neden?.. E hiç bir şeye
karışmıyor. Hiç bir şeye karışmadan toplum yürür mü? Toplumun
işlerini kim götürecek?.. Bir insan hiç bir şeye karışmadan sırf
kendi şahsî işleriyle uğraşıyorsa, toplumun derdiyle
dertlenmiyorsa, komşusunun derdiyle dertlenmiyorsa, toplumsal
çalışma yapmıyorsa, ben o insanın neresini beğeneyim?.. Toplumun
içinde yaşıyor, toplum nimetlerinden istifade ediyor, topluma
vermesi gerekeni vermiyor, toplumsal ödevlerini yapmıyor.
Benim hoşuma gidiyor; meselâ seçim olacak,
seçime katılmayana ceza veriyorlar. Türkiye'de de başladı,
buralarda da öyle... Adam telaşlanıyor,"Eyvah, sandığa gitmezsem
yüz mark ceza verecekler!" diye gidiyor. Hoşuma gidiyor. Neden?..
Toplumsal görev, kaçamazsın, yapacaksın!
--Şunu sevdim, bunu sevmedim.
Bir tanesini seveceğiz.
--Benim fikrim yok...
Olmaz! Bir fikrin olacak, inceleyeceksin,
fikrin oluncaya kadar araştıracaksın!
Toplumsal çalışmalara katılacaksın. Çevrende
yanlış bir şey olduğu zaman, engellemeğe çalışacaksın. Birisi
hırsızlık yapmağa kalkıyorsa, yaptırtmayacaksın."O tarlaya girme
bakayım, çekil ordan!" diyeceksin. İyi bir insan iyi bir işi
yapıyorsa, beğeniyorsan; sen de onu destekleyeceksin."Senin iyi
bir iş yaptığını görüyorum, beğeniyorum. Müsaade edersen, ben de
sana yardımcı olayım!" diyeceksin. Bedenen, veyahut dille teşvik
ederek, veyahut mâlî yönden, veya daha başka fikirlerle iyiliği
destekleyeceğiz.
Emr-i ma'rûf nehy-i münker farzı
nedir?.. İctimâî bir görevdir İslâm'da, elbette yapacak. Onları
yapmadığı zaman, bir insan iyi müslüman olmaz ki... Elbette
çevresine karışacak.
Camiye gidip geliyormuş. Pekiyi mahalledeki
çocuklar İslâm'ı bilmiyor, kim öğretecek? Kur'an'ı kim
öğretecek?..
"Efendim, Kur'an kursunda öğrensin!"
Olmaz! Sen iki tane çocuğu al, gönlünü al,
sevdir kendini, üç beş kelime bir şey öğret..."Gel, her namazdan
sonra ben sana şunu öğreteyim, bunu öğreteyim!" de... Veya"Ben
sana falanca konuda yardımcı olayım!" de...
Kişiler İslâm'ı öğretebilir, kurumlar
İslâm'ı öğretebilir. Dergiler İslâm'ı öğretebilir, zâten onlar
birer mekteptir. Gazeteler İslâm'ı öğretebilir; onlar da günlük
mekteplerdir. Radyo İslâm'ı öğretebilir, televizyon İslâm'ı
öğretebilir.
Aksi de olabilir, kötü şeyleri de
öğretebilir. Kötü şeyleri görür, özenir, yapar. Televizyonda kötü
bir şeyi seyretmiş, sonra aynısını uygulamağa kalkmış. Terör,
dehşet, çarpışma filmlerini seyrediyor çocuklar, ondan sonra aynı
şeyi yapmağa kalkıyor. Avustralya'da birisi otomatik silah elde
etmiş, oturmuş bir yere, otuz-kırk kişiyi öldürmüş. Gezdiği yerde
ekin biçer gibi insanları öldürmüş.
Neden oluyor?.. Radyolardan,
televizyonlardan kötü misalleri gördükleri için oluyor. Meselâ,
kız evinden kaçmış, gelmiş, büyük şehirde aldatılmış; polis
perişan şekilde yakalamış. Neden?.. Falanca şeye özendi
televizyondan, hayatın öyle olduğunu sandı, güzel şeylerin öyle
olduğunu sandı, köyünden kaçtı, geldi. Burada canavarlar da onu
avladılar, perişan ettiler. Böyle şeyler olabiliyor.
Demek ki, kötüye de örnek olabilir bu
aletler... Bunlar birer kutudur; hayır kutusu da olur, şer kutusu
da olur, fesat kutusu da olur, ıslah kutusu da olur. Biz ne
yapacağız?.. Islah tarafını, güzellik tarafını yapmak için hepimiz
seferber olacağız.
d. İslâm'ı Öğretmek İçin Çalışalım!
Ben her zaman söylüyorum, İslâm devamlı
uyanık olmayı emrediyor. Büyüklerimiz, tasavvufî neşe ile yaşamış
insanlar ne tavsiye ediyorlar? Meselâ, Nakşî tasavvufî yolunda ana
ölçek nedir?.. Hatm-i hâcegân mı, günde şu kadar zikir çekmek
mi?.. Hayır! Zikir çekmek de sevap ama, asıl önemli olan: Hûş
der dem; her an şuurlu olmak... Ne kadar güzel... Ana esas,
prensip her an şuurlu olmak, uyanık olmak, gaflete olmamak; aldığı
nefesi, verdiği nefesi şuurla almak, şuurla vermek... Yaptığı işin
doğru mu, eğri mi olduğunu daimâ gözlemek... Kalbine bakmak,
kalbini, gönlünü korumak.
Bakın ne kadar yüksek prensipler! Var mı
böyle güzel esaslar, prensipler başka dünyevî yollarda?.. Hangi
dernek, hangi cemiyet bu güzel yolları, kaideleri kendisine
prensip edinmiş?..
Her nefeste gàfil olmamak birinci prensip...
Kalbini her türlü yalan yanlış, fitne fesat duygulardan korumak,
kalbinin bekçisi olmak... Ne kadar yüksek duygular, ne kadar
yüksek tavsiyeler...
Halvet der encümen; topluluğun içinde
iken de Cenâb-ı Hakk'ın kulu olduğunu unutmamak... Cenâb-ı Hakk'ın
kendisini gördüğünü bilerek edepli, terbiyeli hareket etmek...
Sanki caminin içinde değil de, ıssız, izbe ibadet yerinde, hücrede
ibadet ediyormuş gibi ama, toplumun içinde; halvet der encümen...
Ne kadar güzel prensipler!.. Bunlar
anlatılmadığı için, insanlar gerçekleri bilmiyorlar. Bu eğitimler
olmadığı için insanlar yabânî, yamyam, hırsız, arsız...
Bakıyorsunuz Afrika karmakarışık, Asya karmakarışık, Amerika
karmakarışık... Güney Amerika bir başka türlü, Orta Amerika bir
başka türlü, Çin, Japonya bir başka türlü... İnsanlık İslâm'a
muhtaç, çünkü insanlık ıslaha muhtaç...
O ıslah işleri olmuyor, ıslah edici
müesseseler çalışmıyor, fitne fesat müesseseleri çalışıyor. Şöyle
bir ibretle bir gece şehirde dolaşın! Kumar için, içki için, fuhuş
için, diğer kötü şeyler için ne kadar reklamlar, ışıklar,
imkânlar, neler neler var... Boğazın kenarında en lüks yerlerde,
manzaralı yerlerde, büyük paralarla müsseseler kurulmuş. Ama sonuç
ne?..
Meselâ, dün televizyonda seyrettim, bir
polis içki içmiş, sarhoş olmuş, eline tabancayı almış,
başbakanlığın önünde bütün polisleri uğraştırdı. Heyecanla
seyrettik. Bir masal gibi, bir macera filmi gibi şakağına
tabancayı dayamış... Bir de çekti tabancayı, bir patladı. Ben
anlayamadım;
"Eyvah, kurşunu kafasına yedi, intihar etti
adamcağız!" dedim, çok üzüldüm.
Yanımdaki arkadaş dedi ki:
"Yok, o havaya ateş etti." dedi.
"E niye yıkıldı?" dedim.
"Yıkıldı işte..." dedi.
Yerlere yıkıldı. Sonradan ilgili, görevli,
emniyet müdürü gàlibâ:
"Kafasında yara filân yok!" dedi.
Sarhoşluk, işte buyur, hadi bakalım gel,
teşvik et... Gel de içkiyi beğen... Bak polisi ne hale getirdi?
Belki ceza yiyecek, mesleğinden atılacak, istikbali mahvolacak.
Belki tımarhaneye gönderileceğini söylüyorlar. Bir anlık bir içki
nelere mal oluyor!
Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim! Her
vesile ile, her araç ile, her an, hepimiz dâimâ İslâm'ın
öğrenilmesi, öğretilmesi, benimsetilmesi için, nasihat ederek,
tatlı şekillerle, güzel şekillerle çalışmak zorundayız.
Çalışılmıyor... Çalışılmıyor demek, yâni
hayır yapılmasına çalışılmıyor. Gemi su alıyor, batacak; sular
boşaltılmıyor demek. Uçak alçalıyor, irtifa kaybediyor, önünde dağ
var, çarpacak; tedbir alınmıyor demek. Yâni İslâm için çalışmamak
bu demek...
İslâm'ı sevmemek ne demek?.. İslâm'ı
sevmeyebilir. Hasta, eğer şuuru eksikse ilacı sevmeyebilir, ilacı
almak istemeyebilir. Annesi ilacı ağzına kaşıkla verir, çocuk
püskürtür ağzından... Acı olduğu için içmek istemez ama, ilâç ona
fayda verecek. İğneyi kim sever?.. Buduna hart diye bir iğnenin
saplanmasını hangi hasta ister? İrkilir, istemez ama, o iğneyi
alacak da işte ateşi düşecek, hastalığına şifa olacak... O iğneyi
yapıyorlar.
Bir yerinin kesilmesine kim razı olur?.. Ama
ameliyat masasına insanlar gidiyor, --ben dahi kaç defa gittim--
karnı açılıyor, kesiliyor, kanı akıtılıyor, barsakları dışarı
çıkartılıyor. Safra kesesinden, böbreğinden taş alınıyor. Bilmem
baypas ameliyatı diyorlar, yâni dolambaçlı bir yer tıkanmışsa,
kestirmeden işi bağlamak demek baypas... Öbür taraftan
damar ameliyatları, işlemleri vs... Bunlar tatlı şeyler değil, acı
şeyler ama, yapılıyor.
Demek ki İslâm'ı sevmeyenler aslında
hasta... İslâm'ın güzelliklerini anlamıyorlar, topluma faydasını
görmüyorlar. İslâm'ın yasakladığı şeylerin, topluma ne kadar
zararlı olduğunu düşünmüyorlar. İslâm'a zararlı şeylere meydan
veriliyor, teşvik var. Hiç kimse,"Şu ışıklı reklamlar
söndürülsün!" demiyor.
Ama ben bakıyorum, Avrupa, Amerika bizden
daha iyi durumda... Mesela sigaranın reklamı yasak. Neden?..
Sigara zararlı. Amerika'da bir ara, otuzlu yıllarda içkiyi de
yasaklamışlar, içki içilmesin demişler. Çünkü içki zararlı...
Yasaklamışlar ama, tutturamamışlar. Çünkü halk yapamamış, içkinin
karşısında dayanamamış; içmişler gene...
O bakımdan aziz ve sevgili kardeşlerim,
birileri istese de istemese de... İstemeyenler hastadır; bir zaman
gelecek, düzelecek, anlayacak.
Bir kısmı da düşmandır. Meselâ,"Hırsızlık
yapılmasın!" dediğiniz zaman, hırsızlar düşman olur."Sömürü
olmasın!" dediğiniz zaman, sömürüden köşeyi dönenler düşman olur.
Tabii bu da olacak. Yâni kötüler iyilerin düşmanıdır.
İyiler de kötülerin ister istemez hasmı
oluyorlar. İyiliği söylediğiniz zaman, iyi bir şey yaptığınız
zaman,"Efendim, bir şey yapmadım!" diyorsunuz ama, kötülerin işini
engelliyorsunuz, ayağını çelmeliyorsunuz. Kötüler de size kızıyor.
Elbet kızacak.
O şereftir. Yâni o konudaki kısıtlama bir
şereftir. Elbette o onu yapacak ama, siz yılmayacaksınız. Neden?..
Allah dininin ahkâmını öğrenmeyi bile bu kadar mükâfatlandırıyor;
ahkâmına göre hareket edip, emirlerini tutmayı, güzel işleri
yapmayı kimbilir ne kadar mükâfatlandırır?!.. Toplumun
terbiyesinin böyle olması lâzım!
Allah'ın âyetlerini, Peygamberimizin hadis-i
şeriflerini söylerken, ben bakıyorum; meselâ cuma namazına
gidiyorum, dinliyorum; vaiz ne diyor? Cumaya bir sürü insan
gelmiş, onu dinliyorlar; ne diyor?.. Hatip minbere çıkıyor, hutbe
okuyor, bakalım ne diyor? Bu kadar insan zamanını ayırmış, bir
saatini, iki saatini ayırmış, cuma önemli diye gelmiş.
Olmaz! Eften püften bir şeyle, hiç bir şey
söylemeden ordan inmek olmaz! Acıyorum ben... Yazık, fırsatlar
havaya gidiyor. Yazık oluyor. Yâni halka hareket vermek lâzım,
motive etmek lâzım! Halka güzel şeyleri işlemeyi aşılamak lâzım,
uyuşukluktan kurtulmasını söylemek lâzım!..
Şimdi gazetelere bakıyorum, takib ediyorum.
Reisicumhur ordan oraya, ordan oraya koşuyor;"İşte nasıl bir
Türkiye istiyoruz?" vs. O yaşına rağmen konuşma, konuşma,
konuşma..."İşte iyi şeyler şunlar, şunları yapalım!" vs. diyor.
Bir meydanı dolduran insanın miktarı ne
kadardır? Bir de cuma namazlarında biriken insanların sayısını
düşünün!.. Bir de onların gönlüne hitab ederseniz, aklına
mantığına hitab ederseniz, bir de kıpırdatabilirseniz, bir de
onları güzel şeyleri yapmaya, fedakârlık yapmaya
heveslendirirseniz,"Hadi bakalım, kesenden biraz ver, bak şu
problem çözümlensin! Şu yol yapılsın, şu köprü yapılsın, şu mektep
bitsin... Şu iş şöyle hallolsun..." derseniz ne güzel olur.
Güzel şeylerin haddi hesabı yok... Dinimizin
güzel saydığı şeylerin yapılması için, bir de harekete geçirilse o
kadar insan... Yâni böyle camiye geldiği zaman bağdaş kurup veya
dizlerini yukarıya kaldırıp, başını dizine dayayıp kimisi horluyor
da, yan taraftaki dirseğiyle bir dürtüklediği zaman uyanıyor:
"--Ne var ya?" diyor.
"E hutbede horladın, uyudun. Yâni sen hutbe
okunurken horlamak için, uyumak için mi geldin camiye?.."
Neden uyuyor? Biraz bu uyuyanda kabahat var,
biraz da uyutanda... Yâni uyuyanda da kabahat var şüphesiz ama,
uyutmak da doğru değil... Öyle şeyler söylemeli ki, adam
uyuyacaksa bile:
"Vay, bu hoca ne diyor, bakayım, dur!" diye
şöyle gözleri açılmalı, meraklanmalı...
Çünkü meraklı bir şey söylediğin zaman,
çocuk bile dinliyor. Yâni,"Aslan ağzını açmış, kuzunun arkasından
gidiyor." filân diye çocuğa heyecanlı bir şey anlatsanız, elbette
o da,"Sonra ne olmuş?" diye soracak.
Onun için tabii bu da biraz hutbenin
usûlünü, insanlara sözünü dinlettirmenin usûlünü bilmeyi de
gerektiriyor. Yâni canlı hitab etmek için canlı düşünmek lâzım,
canlı olmak lâzım! İşin böyle gelişigüzel, yasak savar tarzda:
"İşte yaptım oldu, bitti tamam. Farzı yerine
getirdim mi; getirdim. Haydi Allah'a ısmarladık, ben gidiyorum
kahveye..."
Olmaz, yâni böyle yasak savma kabilinden
olmaması lâzım! Aşk ile, şevk ile, takvâ ile, ihlâs ile, candan
olması lâzım! Candan çalışmak lâzım ki Allah-u Teàlâ Hazretleri
taltif eylesin, mükâfatlandırsın...
e. Din Serbestçe Öğretilebilmeli!
Ben böyle sözü bir şeyden açıldı, uzattım.
Üç beş hadis-i şerif işaretlemiştim ama, herhalde bir tanesiyle
böylece iş bitecek. Böylece sizlere bu hadis-i şerif vesilesiyle
birçok ictimâî görevlerimizi hatırlatmış olduk. İctimâî rûhiyat
bakımından, toplumun ruhu bakımından birçok hatalarımıza değinmiş
olduk.
Muhterem kardeşlerim! İslâm'ı öğrenmeliyiz,
öğretmeliyiz. Bu bizim din hürriyeti hakkımız. Ord. Prof. Ali Fuad
Başgil'in Din ve Lâiklik diye bir kitabı vardı, küçükken
okumuştum. Allah rahmet eylesin; ordinaryus profesör, büyük
hukukçu...
Din hürriyetinin kaçınılmaz sonucu dinin
serbestçe öğretilmesidir. Hem de benim inancım neyse, istediğim
gibi onu öğretirim. Yâni benim inancımı karşı taraf ille
düzenlemeye, budamaya, kesmeye, kendine göre şekil vermeye
kalkamaz, kalkmamalı!..
Yâni leyleği yakalamış da Nasreddin Hoca,
bakmış gagası uzun, kesmiş. Bakmış bacakları uzun, kesmiş. Ondan
sonra:
"İşte şimdi kuşa döndün!" demiş.
E kuşa döndürmek, yâni İslâm'ı kuşa
döndürmek olmaz! Şimdi bu kuş gagası kesilince, bacakları
kesilince kuşa döndü mü?.. Hayır! Leylek suda yaşadığı için
bacaklarının uzun olması lâzımdı, suyun içinden gıdasını alması
için de gagasının uzun olması lâzımdı. Sen onun gagasını kesince,
bacağını kesince, onun hayatını söndürdün.
İslâm'a böyle yalan yanlış, yâni İslâm'ın
ruhunu bilmeden, dinî ahkâmın esrârını düşünmeden, hikmetlerini
araştırmadan gelişi güzel yasaklamalar, budamalar koymak kimsenin
hakkı değil...
Sonra bunu yapan insana bakıyorsun:
"Sen kimsin, dinî tahsilin var mı?.."
Yok, sıfır, tın tın, bomboş... Hani topu
şişiriyorlar, yere vuruyorlar, eliyle vuruyor tın tın ötüyor. Yâni
hava, hiçbir şey yok... Dinî bilgisi olmayan insan İslâm hakkında
ahkâm kesiyor,"E İslâm şöyle olsun, böyle olsun!" diyor.
Kardeşim, ömrünü bu işe vermiş vaizler var,
müftüler var, alimler var!.. Onlardan evvel yaşamış mübarek
müctehidler var, evliyâullah var... Mevlâna Celâleddin-i Rûmî
gibi, Ebussuud Efendiler gibi ilim irfan sahibi büyüklerimiz
var... Sen onların yanında ne oluyorsun da, onların sözlerine
aykırı çıkış yapıyorsun?..
Bu da bir ictimâî kusur, bu da bir ictimâî
büyük edepsizlik... Bu da tabii hürriyetlere bir tecavüz olmuş
oluyor.
İslâm'ı öğrenecek herkes... Öğrendi de
derinleşti mi ne olur?.. (Men tefakkaha fî dinillâh)"Allah'ın
dininde böyle bilgisini derinleştiren, alim olan kimseye, (kefâhullahu
hemmehû) Allah yardım eder, tasasının, üzüntüsünün giderilmesi
için ona ne gerekiyorsa verir, hacetini reva eder, işini görür,
mükâfatlandırır. (Ve razekahû min haysü lâ yehtesib) Ve onu
ummadığı yerlerden, yönlerden, şekillerle --nasıl yapacaksa
kendisi bilir Mevlâmız-- rızıklandırır, mükâfatlandırır,
sevindirir, maddî manevî nimetlerine gark eder." Öğreneni, dinde
fakih olanı...
Tabii bir ilim için bu kadar mükâfat olursa,
bildiğini uygulayan için ne kadar mükâfat olacak!.. Onun için
dinimizin öğrenilmesine, öğretilmesine ve İslâm'ın yayılmasına
dikkat edelim!..
Bakın gazeteleri okurken, --bu sözlerimle
bitirmeye çalışıyorum sohbetimi-- Amerikan reisicumhuru, tabii
bugünlerde hep gündemde bazı hatalarından dolayı ama, bir konuşma
yapmış Birleşmiş Milletler'de, bir toplantıda galiba... Diyor ki:
"İslâm çok güzel bir din ve hızla
yayılıyor."
Evet, İslâm hızla yayılıyor. İslâm
düşmanları onun için İslâm'ı düşman alıp engellemeye çalışıyorlar.
Ama İslâm'ı anlayanlar da var. Biz İslâm'ı destekleyip, hızlı
yayılmasında sevap payımızı almaya gayret edelim! İslâm'ı
engelleyenlerden olmayalım! Bilerek, bilmeyerek onlara destek
olmayalım ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin hışmına, kahrına,
gazabına uğramayalım!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri hakkı hak olarak
görüp uymayı cümlemize, cümlenize nasib eylesin... Bâtılı bâtıl
olarak görüp ondan korunmayı, sakınmayı nasib eylesin...
Çünkü, Allah göstermezse insanlar gerçekleri
göremiyor. Sanıyor ki kendisi cihanın en akıllı insanı... Fakat en
aptalca işi yapıyor. Doğru sandığı işler tamamen yanlış ama,
karşısındakileri yanlış sanıyor. Geliş-gidişli yolda yolun yanlış
istikametine girmiş, kendisi ters gidiyor, bir kaza yapacak ama,
karşıdan gelen bütün araçlar yanlış sanıyor. Ters yola kendisi
girmiş halbuki...
Allah-u Teàlâ Hazretleri, böyle kendisini
bilmeyen, ne yaptığını bilmeyen, kime hizmet ettiğini bilmeyen,
kimin kalesine gol attığını bilmeyen gàfil, câhil, şaşkın insan
olmaktan korusun herkesi... Basiretli, akıllı, uslu, ilimli,
irfanlı, bilgili, görgülü, terbiyeli, zarif, nazif, edip, şerif,
tatlı, sevimli güzel müslümanlar olmayı hepimize, hanımlarımıza,
beylerimize, çocuklarımıza, gençlerimize, yaşlılarımıza,
yönetenlerimize, yönetilenlerimize, zenginlerimize, fakirlerimize,
işçimize, patronumuza, sanayicimize, öğretmenimize, öğrencimize,
rektörümüze, profesörümüze, talebemize ihsân eylesin...
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizim işlediğimiz
yanlışlıklardan dolayı, rahmetini üzerimizden esirgemesin,
almasın... Aramızdaki beyinsizlerin, cahillerin yaptıklarından
dolayı ülkemize umumî bir belâ salmasın, cezalandırmasın...
Rahmetiyle muamele eylesin... Şaşıranları kahrıyla, gazabıyla
değil, lütfuyla keremiyle ıslâh eylesin... Doğruyu göstersin,
doğruya uydursun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve
berekâtühû, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri ve
Ak-Televizyon seyircileri!..
25. 09. 1998 - ALMANYA
|