|
Çok değerli
kardeşlerim!..
Allah'a hamd ü senâlar
olsun... Ciddî konulara, millî kültürümüze gençler arasında büyük
ilgi var... Bize teklif edilen konu: Hacı Bektaş-ı Velî ve
Tasavvuf.... Ben bunu müsaade ederseniz, şöyle oturarak anlatayım,
bildiğim kadarıyla....
Tasavvuf günümüzde hem
Türkiye'de hem Batı'da çok ilgi gören bir konudur. Tarihte de
böyle olmuştur. "Tasavvuf nedir?" diye soracak olursak ve
tarifleri toplamak istersek --bunu bizden önce yapanlar olmuş--
yüzlerce, hattâ binin üstünde tarif toplayan bilim adamları var...
Ama bu büyük rakam sizi korkutmasın!.. Tariflerin çokluğu zevk
farkından, bölge ve devir farkından; seviye, meşrep ve zihniyet
farkından doğuyor.
Ayrıca da tarif
edenler bütününü, bilimsel bir tarifi düşünmüyorlar da, en önde
gelen vasfı ne ise kendilerine göre, onu söylemiş oluyorlar. Bu
bakımdan tarifler çok...
Zâten sosyal bir
kavramın çok kesin sınırlarla, küçük bir cümle içinde tarifi de
kolay olmuyor. Bunu ortaokuldan, liseden, üniversiteden bilirsiniz
ki, kültür ve medeniyetin de yüzlerce tarifi vardır.
Ahlâk üzerine
üniversitede çok değerli konferanslar vermiş ve bir kitap yazmış
olan Prof. Hayim Zoet, kitabına "Ahlâk Denen Bilmece" adını
vermiş. Evet herkes biliyor ama, mahiyetini düşündüğü zaman, bir
bilmece gibi... Bir çok yönlerini anlatmak gerekiyor.
Tasavvuf İslâm'dan
önce de var olmuştur. Muhtelif dinlerin tasavvufumuza benzeyen,
derunî, iç hayatı yaşayan mensupları tarih boyunca her devirde
görülmüştür. Batı'da bizim tasavvuf kelimesine yakın bir kavram
olarak, mistisizm kelimesi vardır ama, mistisizm tam bizim
tasavvuf kelimemizi karşılamaz. Mistik sözü de, tam bizim sufî
sözümüzü karşılamaz. Bunun sebebi, her kültürün medeniyetin
kelimelerinden, kelimelerin doğuşundan, hattâ harf değerlerinde ve
kavramlarında farklılık olmasındandır.
Meselâ bizdeki "s"
harfi, Almanlarda "z" gibi okunur. Bölgeye göre de değişir.
Bizdeki "v" harfi Almanlarda "f" okunur. Arapça'nın ayın harfini
başka milletler çıkartamadığı için, bir Arap müellifi kendi
milletini, "Ayın harfini söyleyebilen millet..." diye tarif
etmiştir. Çünkü mümkün değil, biz yapamayız. Gerçi ayın çatlatmak
diye özentiler olmuşsa da, yine Araplar kadar güzel ayın söylemeyi
kimse başaramıyor.
Bizim meselâ,
selâmlama için kullandığımız "Selâmün aleyküm!" bile, bugün
Türkçe'de kullandığımız günaydın; veya Almanca'sı gutentag; veya
İngilizce goodmorning, veya hello, gibi sözler aynı değildir. Biz
selâmün aleyküm derken bir mü'min-i kâmil olarak karşımızdakine
hem dünyadaki hem ahiretteki huzuru ve mutluluğu ifade eden,
cenneti ifade eden bir temennide bulunmuş oluyoruz. Yâni, "Hem
dünyada esen ol, mutlu ol; hem de ahirette selâmete er, cennete
gir, nimetleri gör!" gibi bir mânâ söylemiş oluyoruz. Başka hiç
bir dilde bunun karşılığı yoktur.
Günaydın... Aydınsa
aydın... Hava bulutlu olursa, biraz karanlık olur. Tünaydın, hiç
doğru değildir. Tün (gece), karanlıktır ama, karanlığın da kendine
göre romantikliği vardır. "Allah'a ısmarladık!" da "Bay bay"la bir
değildir. "Allah'a ısmarladık" demek, "Ben senden ayrılıyorum ama,
sen Allah'a emanet ol!.. Ben seni Allah'ın korumasına havale
ediyorum, ona bırakıyorum." demiş oluyoruz.
Onun için, tasavvuf
deyince ne eski mistiklerin mistisizmine benzer; ne vahdet-i vücut
deyince, bizim anladığımız mânâ Yunanın panteizmine benzer... Ne
biz iktisat dediğimiz zaman, Batı'nın ekonomisine benzer. Ekonomi,
ev idaresi demek Yunanca... İktisat, orta yol demek, itidalli yol
demek... Çok farklar vardır.
Bu böyledir daima...
Harfler bile farklıdır. Alfabeler aynı gibi görünse bile Arab'ın
harfi ile, İranlı'nın harfi; Türk'ün harfi ile Alman'ın
Fransız'ın, İngiliz'in harflerinin birbirlerine karşı durumları da
farklıdır.
Bizim "v"mizi Araplar
bilmezler. Biz Arabistan'a gittiğimiz zaman alışveriş yapacağız,
soruyoruz: (Kem hâzâ yâ ahiy?) "Ey kardeş bu kaça?"
diyoruz. O Türkçe "uç..." diyor, "beş..." diyor. Arap satıcı ama,
bizim Türk olduğumuzu anlıyor. Nerden anladı?..
Birisi geldi bana,
Hocaefendi, Türk, anlaşılıyor tipinden... Benim ne olduğumu da
anlayamamış. Çünkü, orda bu kıyafetle değil, başka kıyafetle
dolaşılıyor. Bana diyorki:
"--Eyne kapalıçarşı
yâ ahiy?" diyor.
Ben dedim ki:
"--İşte şu karşıdaki
dükkanlar..."
"--Nerden bildin benim
Türk olduğumu?.." diyor.
"--Sen kapalıçarşı
diyorsun, farkında değilsin. Eyne --nerede-- demekle Arapça
olmuş olmuyor." dedim.
Birisi diyor ki:
"--Nereden bildi,
bizim kem hâzâ dediğimiz zaman, Türk olduğumuzu?.."
--Çünkü Arap "kem"
demez, "kŠm" der. Ordaki kŠm ile Türkün kemi arasında fark var...
Biz "ve" diyoruz, onlar "vŠ" diyor. Biz "ve hüve" diyoruz, onlar
"vŠ hüvŠ" diyorlar. Aynı yazılışı okuyuşumuz bile farklı oluyor.
Bunları misal olsun diye verdim.
Bizim tasavvufumuz
başka bir yerde bulunan bir kıymet değildir. Emsalsiz bir
kıymettir. Onu anlatmak istiyorum.
Peki İslâm tasavvufunu
anladık; Hint tasavvufundan, Yunan tasavvufundan, Yahudi
tasavvufundan, Neoplatonizmden farklı... Ama ne?..
Kısaca tarif etmek
gerekirse: "İslâm dininin ve imanının özge bir yorum ve yaşam
şekli..." diyebiliriz, sizin kelimelerinizi de kullanarak. Yâni,
kendine mahsus, başkasından farklı bir dinî hayat sürüş şekli...
Demek ki, dinî hayatın muhtelif yaşanma şekilleri vardır.
Tasavvufî tarzda dindar olmak, başka türlü bir yaşamdır.
Bunun bariz vasfı, işi
lafta bırakmamaktır, davranışlarında göstermektir. Onun için,
tasavvuf kal değildir, haldir. derler. Kal Arapça'da söz demek...
Hal de durum, vaziyet, insanın görünümü, mevcut şekli demek...
Onun için ihlâs
dediğimiz şey; hâlis muhlis, samîmî bir niyetle bir şeyler yapmak,
çok önemlidir tasavvufta... Bunun karşıtı riyâ, yâni başkası
görsün, beğensin, alkışlasın diye, reklâm ve propaganda maksadıyla
yapmak, o tasavvufî değildir. İhlâslı olmak tasavvufîdir.
Yâni, iki namaz olsa,
dinî birer dış form, hareket... Ayakta duruyor, sonra eğiliyor,
yere yatıyor, kalkıyor... İkisi namaz kılıyor ama birisi asıl
maksadı namaz kılmak değil de papuç çalmak... Cemaatle beraber
yatıp kalkıyor ama, biraz sonra selâm verince, gidecek, pabucu
çalıp kaçacak. Şekil tamam ama bunun namazının kıymeti yok... Ama
ötekisinin namazı, göz yaşıyla, karşısında Kâbe'yi düşünerek,
Allah'ın huzurunda olduğunu hissederek, titreyerek, ürpererek,
huşu içinde namaz... İşte o tasavvufî namazdır. Yâni birisi söz ve
form; ötekisi hal ve gidiş ve davranış...
Onun için tasavvuf,
derunî, hâlisâne bir yaşam şekli... Tabii tasavvuf hep böyle bizim
söylediğimiz gibi derûnî midir, bunun lafı yok mudur?.." derseniz,
bunun lafı da vardır. Buna teorisi diyorsunuz. Eskiden nazarî
derlerdi teoriğin yerine... Nazarî tasavvuf veya tasavvufun
felsefesi, veya felsefî tasavvuf denilen bir tarafı da vardır.
Kitaplarda yazılan, enine boyuna kavramları münakaşa edilen,
geliştirilen bir tarafı da vardır. Bir de yaşanan, amelî, pratik
tasavvuf vardır tabii... O da tekke dediğimiz, tarikat dediğimiz
yolda ve tekke dediğimiz yerde görülür.
Demek ki, bir
tasavvufun ilmi vardır, bir de tasavvufî hayat vardır. Bunun
sebebi şudur. Mevcut olan bir şey üzerinde araştırma yaptığımız
zaman, onunla ilgili bilgileri topladığımız zaman, onun ilmini
yapmış oluyoruz. Tasavvuf her ne kadar hal ilmi de olsa, bunun
üzerinde düşündüğümüz zaman, tarifler yapmak istediğimiz zaman,
hudutlarına çizmek istediğimiz zaman, içeriğini, muhtevasını
tesbit etmek istediğimiz zaman, ister istemez söz tarafına
kayıyoruz. Başkasına anlatmak için, geliştirmek için, düzenlemek
için, felsefesini yapmak için, tefekkür etmek için...
S™fî kelimesini
duymuşsunuzdur, mutasavvıf sözünü duymuşsunuzdur. İşte tasavvufa
bağlı, o hayat tarzı içinde olan kimselere bu kelimeler verilmiş.
S™fiyye demek, erbâb-ı tasavvuf demek.... Tarikat, tasavvufun özel
bir metoda göre uygulanış yolu demek... Tasavvufî liderlere şeyh
deniliyor, mürşid deniliyor. Onların öğrencilerine, talebelerine
mürid deniliyor, derviş deniliyor Farsça... Arapça fakir
deniliyor. Fakir, derviş kelimesinin Arapça'sıdır. Derviş, kapı
kapı dolaşıp da bir şeyler isteyen demek... Fakir de, muhtaç
demek...
Tekke denilen yerleri
var... Tekkelerin büyükleri küçükleri var... Âsitânesi var,
zâviyesi var, ribatı var... Bunları duymuşsunuzdur.
--İslâm tasavvufu,
kendi kendine varlığı olan, kendi başına bir ayrı tasavvuf
mudur?..
--Evet, İslâm
tasavvufu kendi kendine, başka hiç bir yerde emsâli görülmeyen,
eşsiz, emsalsiz, ayrı bir tasavvuftur. Hiç benzemez Hint
tasavvufuna... Hiç benzemez Yunan tasavvufuna... Hiç benzemez
İskenderiye'deki tasavvufa...
--Nerden çıkmıştır
İslâm tasavvufu veya daha önceki tasavvuflar nerden çıkmıştır?..
--Dinî emirler
üzerinde düşünmekten ve onları uygulamağa çalışmaktan çıkmıştır.
O halde İslâm'da
tasavvufun kaynağı Kur'an-ı Kerim'dir. Çünkü, Kur'an-ı Kerim
Allah'ın emirlerini toplayan bir kitaptır. Allah'ın emirlerini
tutmak isteyen insanlar, Kur'an-ı Kerim'in harfini bile
değerlendirmişler. Niye şu kelimeyi önce kullandı, niye bunu sonra
kullandı?..
Bir misalle anlatayım:
Diyor ki bir âdâb kitabında... Çeşitli işleri en güzel tarzda
yapmaya âdâb diyoruz, o işin âdâbı diyoruz. Yemek yemenin âdâbı...
Yemeği nasıl yiyeceğiz? Yemeğin içeriğinde neler olacak?.. Elimde
bir elyazması eser var, orda yazmış, diyor ki: "Önce meyva yemek
lâzım, sonra yemek yemek lâzım!" Bu modern bir şey, güzel bir
şey... Şimdiki ilim adamları da aynı şeyi söylüyorlar: Meyvayı
önce yemeli, mide dolmalı; öteki yemekleri yemeğe pek vakit
kalmamalı!.. Böylece aşırı yeme önlenmiş olur vs. Bugünün
doktorlarının tavsiye ettiği bir şey...
Peki nerden
çıkartmışlar bunu?.. Elimdeki elyazması eser de diyor ki: "Kur'an-ı
Kerim'den çıkmışlar. Çünkü:
(Ve fâkihetin mimmâ
yetehayyerûn. Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn.) diyor Vakıa
sûresinde... Yâni, "İstedikleri türlü türlü meyvalar olacak
cennette... Ondan sonra çeşit çeşit kuş etleri olacak." Mâdem ki,
kuş eti daha sonra söylenmiş; o halde yemekte önce meyva yenmeli;
kızartmalar, kebaplar, bıldırcın dolmaları ve sâireler sonra
yenmeli..." Müslümanın Kur'an-ı Kerim'i görüşü, anlayışı böyledir.
Şimdi biz Kâbe'nin
karşısında, bir kaç arkadaş farz namaza durduk. Karşımızda, şu
duvar kadar mesafede Kâbe-i Müşerrefe... İmam selâm verdi, biz de
selâm verdik. Baktım yan taraftan, üç dört adam ilerden bir itiraz
yükseldi, münakaşa başladı... eğildim baktım. Diyor ki:
"--Niye selâm
verdiniz?"
Arkadaş da diyor ki:
"--İmam selâm verdi,
onun için selâm verdik."
"--Olmaz!" diyor.
Sakallı bir yaşlı zat... Suudlu anlaşılan, Türk değil... "Olmaz!"
diyor.
"--Nasıl olacak?.."
"--İmam bir bu tarafa
selâm verecek, bir öbür tarafa selâm verecek. Siz ondan sonra
selâm vereceksiniz."
Şimdi ben tesadüfen
veya tevafuken bir iki gün önce kitapta okumuştum o konuyu...
Biliyorum. Dedim ki:
--Muhterem efendi!
Peygamber Efendimiz buyurumuş ki, "İmama tabi olan cemaat onun
yaptığı şeyi aynen yapsın ve sonunda namaz bittiği zaman, (İzâ
sellemel imâmü fesellimû) imam selâm verdiği zaman, siz de
selâm veriniz!"
Şimdi burda bir "fe"
harfi var... Bu birkaç mânâya gelebiliyor Arapça'da... Bir mânâsı,
"Hemen onun arkasından, hemen onunla beraber" Bir mânâsı da "O
yapsın da, ondan bir müddet sonra" mânâsına gelebiliyor. O mezhep
öteki mânâyı almış; bizim alimlerimiz de hemen mânâsına almışlar.
"Mâdem rükûa eğilirken beraber eğiliyoruz, kalkarken beraber
kalkıyoruz. O halde selâmı da beraber yapmamız lâzım!" diye
anlamışlar. Ben bunu anlattım. Yâni dilbilgisine ait bir kuraldan
ve tabii daha başka delillerden çıkıyor.
Etrafa birkaç meraklı
da toplanmıştı. Dediler ki, "Amca bak, bu bilerek yapıyor, hadis-i
şerifi de biliyor." "Bizim mezhebimiz bu!" dedim adama... Adam
kızdı, "Peygamber Efendimiz'in zamanında mezhep yoktu." dedi.
Mezhep yoktu ama, Peygamber Efendimiz'in sözlerini ve emirlerini
yorumlayınca, mezhepler ortaya çıkıyor. Bir şeyi anlamağa,
anlatmağa çalıştığınız zaman anlayış farkları ortaya çıkacak.
İster istemez olacak. Sen de düşündüğün zaman, sen de bir şey
yapacaksın, mecbursun.
Ve herkes bizi haklı
gördü. Adama nasihat ettiler filân.
Demek ki, bazan bir
kelimeden; yemekten önce meyva yenecek, kebap sonra yenecek...
Bazen bir harften hemen imamla selâm verecek, sonra selâm verecek
gibi bu kadar Kur'an-ı Kerim'e bağlı müslümanlar. Tasavvuf da
ordan çıkmıştır; ayet-i kerimelerden ve ayetlerdeki emirlerden
çıkmıştır.
Çok tasavvufî kitaplar
var... Benim kütüphanem de dolu, siz meraklıysanız sizde de
vardır. O kitapların hemen, aşağı yukarı aynı olan bir iç yapısı
vardır. Tasavvufun tariflerini anlatırlar. Yüz tane tarifi,
yüzelli tane tarifi ve münakaşaları orda anlatırlar. "Tasavvuf
kelimesi nerden çıkmış?" filân... Ondan sonra bir geniş bahis
açarlar: Tasavvufa kaynak olan ayetler filân diye...
Ben onları uzun boylu
anlatmayacağım ama, "Kur'an-ı Kerim'den çıktığı isbatlanmıştır!"
diyorum. Çünkü, biz nihayet tasavvufu burda bir giriş olarak
anlatacağız. Ondan sonra Hacı Bektâş-ı Velî'yi anlatacağız ikinci
bölümde... Ondan sonra da Hacı Bektâş-ı Velî'nin tasavvuf
anlayışını, görüşlerini anlatacağız. Planımız bu... O halde
plandaki yeri kadar anlatmamız gerektiğinden kısa geçiyorum.
Kur'an-ı Kerim'den
çıkmıştır, kesin... Ben ilâhiyat profesörüyüm, kitaplar
literatürde böyle diyor, araştırmalarımız da böyle... Tamam...
Hadis-i şeriflerden,
Peygamber Efendimiz'in sözlerinden çıkmıştır. Bu hususta çok
hadis-i şerifler var... Kesin yüzlerce, binlerce hadis-i şerif
var... Ve Peygamber Efendimiz'in hayat tarzı, --bugünkü
kelimelerimizle tarif etmemiz gerekirse-- tamâmen mutasavvıfâne
veya tasavvufî bir hayattır. Tabii, Peygamber Efendimiz sonraki
bir ceryana kapılmış da, o akıma tabi olmuş da mutasavvıf olmuş
değil; demek ki, mutasavvıflar Peygamber Efendimiz'e tam uymaya
muvaffak olmuş insanlar demektir. Bu onu gösteriyor.
Tarihte önce olan,
arkadan gelenlerce takib edildiğine göre, Peygamber Efendimiz'in
hayat tarzını en iyi uygulayabilen insanlardır mutasavvıflar... O
halde sünnet-i seniyyeye en uyugun yaşam tarzında olan
kimselerdir. Yüzlerce binlerce misal verebilirim.
--Peki, sizin bu tarif
ettiğiniz çizginin dışında, başka türlü tasavvufî akımlar ve
tasavvuf grupları, sufiyye grupları yok mu?..
--Vardır ve çok
çeşitlidir. Bu çeşitliliği hoş görmek lâzım!.. Çünkü, bir kere
tarihin derinliğinden günümüze kadar 1400 yıllık, 14 asırlık bir
zaman boyutu var... Ondan sonra da eski dünyanın üç kıtasına
yayılmış muazzam bir mekân boyutu var... Enini boyunu çarparsanız
muazzam bir saha, alan çıkıyor ortaya... O kadar geniş sahada, bu
kadar derin zaman içinde elbette bölgeler farklar olacaktır.
Bilimsel bir şey... Zâten olmasaydı şaşırırdık, hayret ederdik;
"Bu kadar beraberlik nasıl olabilmiş? Değişmemiş iklime göre,
bölgeye göre..." diye...
Çünkü, saf bir rengi
bile alsanız, beyazı bile alsanız, biraz boya çıkartabilen bir
şeyle karıştırdığınız zaman, beyaz bile değişir; bej olur, krem
olur, kurşunî olur, açık pembe olur... Yâni bulunduğu yerdeki
tesirleri alır. İslâm da bir yere gitmişse, Orta Asya'daki İslâmî
anlayış ile, Hindistan'daki İslâmî anlayış; Afrika'daki İzslâmî
anlayış ile, Yemen'deki İslâmî anlayış farklıdır. Çünkü orada bir
renk vardır daha önce... İslâm bembeyaz oraya gittiği zaman ya
pembeleşmiştir, ya filizî olmuştur, ya gri olmuştur, ya bej
olmuştur, ya koyu kara olmuştur... Bu normal...
Tabii çok bildiğiniz
bir takım isimleri de söyleyebiliriz. Mutasavvıf deyince, büyük
s™fî deyince, tasavvufun büyük mümessilleri, temsilcileri, onu
temsil eden isimler; meselâ: Abdülkadir-i Geylânî, Kadirî
tarikatının piri... Bahâeddin-i Nakşıbend; ki, mensuplarına
Nakşibendî veya Nakşî deniliyor. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî
meselâ... Mevlevî deniliyor, Türkler çok iyi bilir bunu...
Pakistanlılar bilir, bütün batı da biliyor. Eşrefoğlu Rûmî...
Meselâ, hepimizin başımızın tâcı, gönlümüzün sultanı Yunus Emre...
Meselâ, Bursa'nın meşhur Emir Sultan'ı... Üftâde'si... Meselâ,
Üsküdar'ın meşhur Aziz Mahmud-u Hüdâi'si...
Meselâ, Erzurum'un
meşhur İbrâhim Hakkı'sı... Mârifetnâme isimli o muhteşem eseri
yazmış olan, o rengârenk kültürü fevkalâde yüksek ve çeşitli
bilgilere vukufla temas etmiş olan, dünyanın güneşin etrafında
döndüğünü cesaretle söylemiş olan, astronomi gözlemleri yapmış
olan insan... Tillo'da... Siirt'in Tillo ilçesinde yatıyor, kabri
orası...
Meselâ, İsmâil Hakkı
Bursevî...
İşte Hacı Bektâş-ı
Velî el-Horasanî --yâni Horasan'dan gelme-- bunlardan birisi ve
çok meşhurlarından birisi... Buna da bağlı olanlara Bektâşî
diyorlar. Ama Bektâşîler Hacı Bektâş-ı Velî'yi tam uygun mu, değil
mi; onu konferansımda söyleyeceğim, belirteceğim.
Şimdi neden Marmara
Üniversitesinin bu güzel, çok sevdiğim Uluslararası İlişkiler
bölümünde --bu sizin dalınızı çok seviyorum, şahsen beğeniyorum--
neden bu konuyu seçmişsiniz veya beğenmişsiniz de salonu
doldurmuşsunuz; gelip oturmuşsunuz, merakla dinliyorsunuz?..
Biliyorum merak ettiğinizi... Ben Bektâşî değilim, sünnîyim.
Çünkü, orada sünnîliğe uymayan, şeriate göre biraz kabil-i tenkid,
tenkid yiyen, münakaşa edilen taraflar var... Ama Bektâşîlik'le
Nakşîlik arasında bir ilişki de tarihî bir gerçek... Böyle bir
ilişki var, onu söyleyeceğim.
Benim Hacı Bektâş-ı
Velî ile doğrudan doğruya ilgilenmem olmayabilirdi. Amma, Ankara
İlâhiyat Fakültesi'nde doktora tezimi İznikli Hatiboğlu Muhammed
--İznik'li değil, aslında Denizli'nin Honaz kasabasından--
üzerinde yapmıştım. O böyle yüz hadis, yüz hikâye, tefsir kitabı
vs. yazmış. Ben onun üzerinde doktora tezimi yaparken bir de
baktım ki, bu Hatiboğlu Muhammed, Hacı Bektâş-ı Velî'nin bir
eserini de manzum olarak, şiir halinde ortaya koymuş. Ordan
meseleye girdim ve o manzum eseri okuyunca, çok hayret ettim.
Baktım ki, Bektâşîlerle Hacı Bektaş arasında, bugün Hacı Bektaş'ı
seven insanlarla, "Bu bizim pirimizdir, başımızın tacıdır." diyen
insanlarla Hacı Bektâş-ı Velî'nin kitabındaki fikirler arasında
çok büyük farklar var... O zaman, bu beni enterese etti, ilgimi
çekti. Onun üzerinde doçentlik tezi çalışması yapayım diye
düşündüm.
İkinci sebebi de,
Anadolu'daki Türk edebiyatının 14. Yüzyıl'dan kalmış eserleri çok
az... Çok kıymetli o eserler, antika yâni... Onlardan birisi
oluyordu bu Hatiboğlu'nun tercüme ettiği eser; yâni Hacı Bektaş'ın
makalâtı... O bakımdan ben de onu orjinal bir çalışma olacak diye
aldım. Hakikaten de orjinal bir çalışma oldu ve çok büyük etkisi
oldu. Bizim bugünkü fikir ortamımızda çok ilgi çekti.
Televizyonlarda, gazetelerde, toplantılarda, anmalarda bahis
konusu edildi. Yâni, benim ilgimi çektiği gibi, halkımızın da
ilgisini çekti.
Peki, sizin için
konunun önemi ne?.. Benim için bu hususî bir önem taşıyor, böyle
girmişim bu konuya; ama siz nerden ilgileniyorsunuz?..
Bir kere, Hacı Bektâş-ı
Velî'den çok bahsediliyor; onun için merak etmiş olabilirsiniz. Ve
bazı kimseler Hacı Bektâş-ı Velî'ye diyorlar ki, "Çok hoşgörülü
bir insandı, modern zihniyetliydi. Kadın erkek ilişkilerinde çok
demokrat idi. Kadın erkek bir arada... İçkiye filân da müsamaha
ediyordu. Namaz kılmasa da oluyordu." Allah Allah... Böyle
anlatıyorlar. Sonra, "Türkçüydü, anti-Arap bir zihniyete sahipti
ve Arap kültürüne bir reaksiyon olarak Kırşehir'de bayrak
açmıştı..." filân. Allah Allah... Böyle söyleniyor ve hâlâ
platonik, efsanevî ve masalımsı anlatımlar devam ediyor.
Tabii Türkiye'de Alevî
vatandaşlarımız da var... Alevî vatandaşlarımızın böyle sarkık
bıyıklı dedeleri var, bağlandıkları kimseler var... Sakalı, bıyığı
farklı... Onlar da Hacı Bektâş-ı Velî pirimizdir diyorlar,
seviyorlar ve bunların da milyonları tutuyor sayıları... Onlar da
ilgileniyorlar bu konuyla... O bakımdan benim çalışmam gibi onlar
da bu konu ile ilgililer...
Hattâ Kemal Aytaç Bey
vardı Ankara'da... Millî Güvenlik Kurulu'nda da görev yapmış;
rektör yardımcılığı yaptı Malatya'da filân... Benim tezimi merak
etmiş, okumuş, henüz tanışmıyoruz; "Bu şahısla tanışmak
istiyorum!" demiş. Fakülteye geldi tanıştık. Ondan sonra da
sevgimiz, muhabbetimiz devam etti. Malatya İnönü Üniversitesi'ne
rektör yardımcısı olarak gitti. Oraya bizi transfer etmek istedi:
"--Buyurun, Ankara
İlâhiyat'tan bizim Malatya'ya gelin!"
Ben dedim ki:
"--Ben sakallı bir
insanım."
"--Mahzuru yok!" dedi.
"--Biraz kendimin
tasavvufla ilgisi var..."
"--Olsun, buraya
gelirsiniz, mürid toplarsınız." dedi.
Baktım, ne dersek evet
diyor. Sonra bir haber gönderdi. Ordaki Alevî vatandaşlarımız,
kardeşlerimiz demişler ki: "Hocamız bu doçentlik tezini ya kendisi
bastırsın; ya da müsaade etsin biz bastıralım!.. Bu çok güzel,
bunu merak ediyoruz." demişler.
Sonra, askeriyede de
bir önemi var Hacı Bektâş-ı Velî'nin; çünkü, yeniçerilerle ilgisi
var... Yeniçerilerin 94 tane ordusu var... Orta diyorlar; ordu
demek veya bölük demek, askeri birlik demek... Onlardan bir
tanesinde baş köşeyi Hacı Bektâş-ı Velî'nin mümessili temsil
ettiği için, ordu ile de ilişkili...
Bazı paşalar o
bakımdan Hacı Bektâş-ı Velî ile de ilgileniyorlar. Hattâ benim
tanıdığım bir albay vardı. Hacı Bektaş kasabasını severek,
hürmetle ziyaret etmiş. Yakınımızdı, Allah rahmet eylesin...
Sonra bu yıl, Ahmed-i
Yesevî'yi anma yılı oldu biliyorsunuz. Biz önümüzdeki cumartesi
pazar da Ahmed-i Yesevî'yi anma sempozyumu tertipliyoruz. Hacı
Bektâş-ı Velî, Ahmed-i Yesevî'nin yoluna bağlı... Yeseviye
tarikatından...
O bakımdan da bu yıl
güncel olan, yâni fikir ortamında ilgi çeken ve bahis konusu
edilen Ahmed-i Yesevî ile de ilgili olması bakımından önemli...
Kültür tarihimizde
büyük yeri var... Bektâşî tarikatıyla ilgisi var... O bakımdan
sizleri de ilgilendirmiştir muhakkak... Çeşitli meraklarla buraya
gelenler vardır.
Şimdi Hacı Bektâş-ı
Velî'nin hayatı hakkında bazı bilgiler vereyim size... Ondan
sonra, eserleri hakkında bilgi vereceğim. Ondan sonra, görüşleri
ve Makalât içindeki fikirleri hakkında iddialı şeyler
söyleyeceğim. Mevcut bilgileri değiştirecek, altı kırmızı kalemle
çizilecek şeyler söyleyeceğim. Ondan sonra da sorularınız olursa,
onları cevaplandırmak için bir zaman ayırmayı düşünüyorum.
Şimdi bizim doçentlik
tezini eksikli kusurlu bastılar, Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makalât'ı
diye... Bunun tashih edilerek, düzeltilerek yeniden basılması
lâzım!.. Hacı Bektâş-ı Velî hakkında onu seven insanların arasında
bir takım menkıbeler, daha doğrusu menkabeler var; menâkıb-ı Hacı
Bektâş-ı Velî... Menâkıb denilince, tarihi bilgi olmuyor da biraz
daha sübjektif, gerçekliği münakaşa edilebilen, bazı konularda
insanı biraz kuşkuya da düşürebilen bilgiler demek oluyor.
Onun için biz
menkabeleri, Menâkıb-ı Hacı Bektâş budur diye söyleyemiyoruz.
Alıyoruz Menâkıbnâme'yi, inceliyoruz. Şurası doğru olabilir,
burası olmayabilir. Şurası şu sebepten, şu delilden dolayı,
kanıtlardan dolayı doğru değildir diyebiliyoruz.
Hacı Bektâş-ı Velî'nin
zamanı ile ilgili dökümanlar, belgeler çok azdır.
Hacı Bektâş-ı Velî
Horasan'lıdır. Horasan bugün İran'ın kuzeydoğusuna, Hazar
Denizi'nin güneydoğusuna rastlayan mıntıka... Özbekistan'ın,
Türkmenistan'ın, Afganistan'ın bir kısmını içine alan bir bölge...
Bu bölgede, Nişâpur şehrinde doğduğu rivayet ediliyor. Doğru
olabilir. Bunun doğruluğunu eserin içindeki fikirlerin
tahlilinden, Hacı Bektaş'ın kültürel yapısının incelenmesinden de
te'yid ediyoruz. Böyle olduğu mümkün...
Hacı Bektâş-ı Velî,
onu sevenlerin söylediğine göre Arap soyundan, hattâ Peygamber
Efendimiz'in evlâdından... Yâni seyyid... Kendileri seyyid
diyorlar, çok net olarak... O zaman tabii bir Arab'ın kalkıp da
Türkçülük yapması olamaz.
Sonra Arap kültürüne
reaksiyon olarak Kırşehir'de Türkçü bir cereyan başlatmış!?.. Bu
masal, böyle şey olamaz. Mümkün değil böyle şey olması... Zâten,
milliyetçilik cereyanları 19. Asır'da çıkmış. O asırda böyle bir
miliyetçilik cereyanı yok... Kavmiyetçilik çok günah, ayıp diye
düşünüyor herkes... Birçok kavimler bir potada erimiş,
birbirlerini kardeş biliyorlar. Böyle bir şey bahis konusu
değil... Şimdiki az düşünen düşünürlerin fantazileri... Mümkün
değil...
Seyyid olması mümkün
müdür?.. Mümkündür. Çünkü, Nişâpur Arap ordugâh merkezi idi
zâten... Arapların fütühat ordularının karargâhı idi. Nişâpur'dan
Arap olduğunu bildiğimiz çok alim yetişmiştir. Meselâ, Hâce
Abdullah-i Ensârî; yâni ensardan, Medine'den, Medine
kabilesinden... Çok net olarak sülâlesini, şeceresini biliyoruz
Arap kavminden... Nişâpur'a yakın bir şehirden... Daha pek çok
isimler verilebilir. Mümkündür, Hacı Bektâş-ı Velî de seyyid
olabilir.
Zâten Makalât isimli
eserini Farsça değil, Türkçe değil Arapça olarak yazmıştır. O
devirde Farsça çok yaygın ve Hacı Bektâş'ın yaşadığı zamanda bir
çok kimse Farsça yazıyor. Divanda, devletin kademelerinde Farsça
konuşuluyor. Sonra Karamanoğlu Mehmed Bey, "Bundan sonra bargâhta,
dergâhta Türkçe konuşulsun!" demiş de, Farsça'dan öyle vaz
geçilmiş. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Konya'da --biliyorsunuz--
Mesnevî'yi Farsça söylüyor. Böyle bir durumda Arapça eser yazıyor.
Doğru... Demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş.
Ne zaman yaşamış?..
Çeşitli rivayetler var, onları inceliyoruz. Burda detayı var, o
detaya sizi sokmak istemem, yormak istemem. Mevlânâ ile çağdaş...
Tarikatların
tekkelerinde tomarlar vardır. Böyle tomar halinde dürülmüş, deri
veya çok sağlam kâğıt üzerine yazılmış şecereler vardır. Yâni, bu
makama kim geldi, ondan sonra kim geldi, ondan sonra kim geldi?..
Böyle sıra ile yazılır ve intikal eder. Şeyhinden halifesine,
ondan ötekine intikal eder. İşte o tomar denilen bu şecere
kâğıtlarında verilen bazı rakamlar var.... O rakamların doğru
olması mümkündür. Çünkü, o gibi evrak muhafaza edilmiştir,
korunmuştur ve ordan alınmış olması mümkündür.
Altmışüç yıl yaşamış;
milâdî 1209'da doğup, 1270'de vefat etmiştir o kayıtlara göre...
Biz bunu birtakım vakfiye kayıtlarından da tesbit ettik,
yanlışları düzelttik. Başka tarihler söyleyenler var... 738'de
ölmüştür diyenler var... Mümkün değil; çünkü, ondan kırk elli yıl
önce yazılmış vakfiye kayıtlarında merhum gibi ifadelerle
bahsedildiğine göre, demek ki ondan evvel ölmüş diye çıkartıyoruz.
Yakın devirde onunla
ilgili bilgi veren kitaplara bakıyoruz ve bu verdiğimiz rakamların
doğru olduğunu tahmin ediyoruz. Hicrî 606 - 669, milâdî 1209 -
1270 yılları arasında yaşamış ki, bu Mevlânâ ile akran demektir,
çağdaş demektir. Zâten menâkıbnâmelerde de onunla çağdaş olduğuna
dair, birbirleriyle münâsebetleri olduğuna dair rivayetler var...
Konuşmayı canlandırmak
için, o rivayeti anlatayım. Eflâkî diye Menâkıbül Arifîn'i Maarif
Klasikleri arasında neşredilmiş olan, Mevlânâ'dan sonra yaşamış,
onun torunuyla çağdaş bir yazar var... O Mevlânâ ile ilgili
rivayetleri duyarak, çevreden toplayarak o eseri meydana getirmiş.
Diyor ki: Kırşehir'de
bir Sulucakarahöyük denilen yerde --şimdiki Hacıbektaş kasabası--
bir şahıs varmış ve Mevlânâ'ya muhalif imiş. Bir müridini,
halifesini oraya göndermiş. Demiş ki: "Git o Mevlânâ denilen
adama, sor ki: Eğer aradığını bulduysa, Rabbine kavuştuysa,
erdiyse, erenlerden olduysa; bu velveleyi, bu gürültüyü kessin!..
Bu gürültü ne?.. Bulmuş, muradına ermiş. Eğer aradığını
bulamamışsa, bu gürültü niye?.. Bulamayan insanın bu gürültüsü
iddia oluyor, palavra oluyor, gösteriş oluyor, tantana oluyor. O
da tasavvufta makbul bir şey değil... Git bunları o zata söyle!"
demiş Hacı Bektaş-ı Velî, Eflâkî'ye göre...
Eflâkî tabii, Mevlevî
dervişi... Şöyle anlatıyor: Hacı Bektaş-ı Velî'nin gönderdiği
şahıs Konya'ya gelmiş. sormuş:
"--Bu Mevlânâ
nerdedir?.."
"--Falanca
medresededir."
O medreseye gitmiş,
kapısından içeriye girmiş. Mevlânâ o anda semâ' halinde...
Semâ' dediğimiz şey,
artık radyodan, televizyondan hepiniz duydunuz, gördünüz,
biliyorsunuz ki vecde gelerek dönmek... Tabii, vecdsiz dönüp de
sonra vecde ulaşmak tarzında kullanılıyor şimdi... Eskiden tabii
olan şekli, vecde geldi mi dönerdi insan... Şimdi döne döne vecde
gelmeyi deniyorlar. Tersine bir çalışma...
Mevlânâ meselâ,
kuyumcular çarşısında dolaşıyormuş. Selâheddin-i Zertûb'un --altın
işçiliği işleyen kuyumcu Selâhaddin'in-- dükkânının önüne
gelince... İçerden çekiç sesleri geliyor. Yüzük yapacak, bilezik
yapacak altını... "Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı... Takka
tıkı tıkı..." bir çalışma var. O seslerden Mevlânâ vecde gelmiş,
başlamış semâ' etmeğe; yâni, pervâneler gibi dönmeğe...
Pervâne de aslında
kelebek adıdır; sonradan yapılan bu elektrikli döner alet değil...
Ve şöyle diyor:
Yeki gencî pedîd
âmed, der in dükkân-ı zer kûbî,
Zihî sûret, zihî ma'nî,
zihî hubî, zihî hubî.
"Şu kuyumcu
dükkânından bir hazine gözüme göründü. Şu kuyumcu dükkânından
içeriye baktım; bir hazine gözüme erişti. Zuhura geldi ki, ne
güzel sûret, --yâni görünüm-- ne güzel mânâ --yâni sîret, iç
hali-- Dışı güzel, içi güzel... Ne güzellik, ne güzellik... Yâni
orda o Selâhaddin-i Zerkûb'un dükkânına bakmış. Evet, esnaf...
Kuyumculuk işi yapıyor, imalâtla meşgul...
O devirde
mutasavvıfların ana fikirlerinden birisi de o idi. Kendi elinin
emeğiyle helâl lokma kazanıp yemek... Hepsi bir iş sahibidir.
Kimisi attardır, kimisi bakkaldır, kimisi bezzazdır... Kimisi
böyle zerkûbdur, kuyumcudur... Çalışıyor ama, Allah eri...
Allah'ın sevgili kulu durumunda olan bir kimse...
Mevlânâ onu kapıdan
görünce... Yüzü güzel, nurlu... İçi güzel; kalbinin, sîretinin,
mânevî halinin güzelliğini görmüş Mevlânâ... "Ne güzel yüz, ne
güzel iç alemi; ne güzellikler, ne güzellikler..." diye coşmuş,
semâa geliyor. Semâ' bu... Yâni böyle vecde gelip, kendinden geçip,
aşka gelip dönmek...
Şimdi vecde gelmiş
dönüyor Mevlânâ... Bir taraftan da bir rubâî söylüyor. Ama rubâîyi
onlar bizim gibi düz okumazlardı. Yâni gazel demek, rubâî demek, o
zaman için ses eşliğinde, makamla, bir ahenkle söylemek demek...
Düz şiir okur gibi, böyle kaş çatarak söylemek değil...
Bir taraftan
dönüyormuş, bir taraftan da bir ilâhî söylüyormuş ki, Türkçe'si
şöyle:
"Eğer senin yârin,
dostun, sevgilin yoksa, neden taleb etmiyorsun?.. Eğer yârını,
sevdiğini, dostunu bulup ona kavuştuysan niçin tarab
etmiyorsun?.."
Tarab etmek, sevinmek
demek... Tarabya, Boğazda sevinçli işlerin olduğu yermiş demek
ki... "Niçin o zaman da sevinç ızhar etmiyorsun?.. Tenbel tenbel
oturmuşsun da, kendi acâip halinin farkında değilsin de, bizim
halimize ne kadar acâip hal diyorsun. Halbuki, senin halin acaip...
Yoksa kalk talep et, gayrete gel; varsa, sevincinden şıkır şıkır
oyna!" demek istiyor Mevlânâ... O zaman Hacı Bektâş-ı Velî'nin
tenkidine cevap vermiş oluyor.
Yâni, "Bulduysa
otursun yerine!" demişti; "Buldumsa, sevincimden oynayacağım."
diyor. "Bulmadıysa, yine otursun yerine!" demişti; "Bulmadıysam,
aramak için bir coşkunluk içine gireceğim." demiş oluyor. Tabii
bunlar bir meseleye iki ayrı bakıştır; ictihad farkı... Birisi o
zihniyette, birisi başka zihniyette... İkisi de haklı olabilir,
mümkündür; çünkü, niyetleri temizdir.
İşte böyle
münâsebetleri olduğu düşünülüyor. Sizin hatırınızda çok rahat
kalabilir ki, biz bir profesörden duyduk diyebilirsiniz, Mevlâna
ile çağdaştır Hacı Bektaş-ı Velî... Öyle Orhan Gazi'yi görmüşlüğü,
yeniçerilerinin kuruluşunda dua ettiği, kılıç kuşattığı filân
yok... Olsa olsa, o işi torunları yapmıştır. Ondan sonra Hacı
Bektaş'ın kendisi sanılmıştır. Aslında öyle olmadığı muhakkak...
Menteş adında bir
kardeşi olduğu muhakkak... Aşıkpaşazâde diye bir kimse var...
Kırşehir'den Kayseri'ye doğru geçerken sol tarafta görmüşsünüzdür;
bembeyaz, şahâne, güzel, sevimli bir sanat eseri var... Aşık
Paşa'nın türbesi... İşte onun torunu olan bir Aşıkpaşazâde var ki,
Osmanlı tarihi yazmıştır. Tarihçilerimiz bilir. İçinizde o bölümde
olan var...
Aşıkpaşazâde diyor ki,
"Be bu Hacı Bektaş-ı Velî'nin ve çocuklarının ahvâlini bütün
detayı ile biliyorum." diyor kitabında... Biliyormuş ama,
söylememiş mübârek... Bildiğini yazsaydın ya... "Tevâtür-ü sahih
ile hepsini bilirim." diyor. Kırşehir'lidir, bilebilir, doğrudur.
Zaman bakımından arada uzun bir zaman farkı var ama, bilebilir.
Diyor ki, "O şeyhlikten, müridlikten uzak, kendi halinde bir
büdelâ aziz idi."
Büdelâ demek,
evliyânın birisi gidince yeri otomatik doldurulan, sayısı belli,
üçler, kırklar, yediler gibi birisi demek... Mânevî makamı vardı
demek istiyor. "Kendi başında bir insandı. Öyle şeyhlik, müridlik,
silsile, tarikat meselesi yoktu." diyor Aşıkpaşazâde...
Biz şimdi ilim adamı
olarak, her tarih kitabında yazılanı kabul etmiyoruz.
Müşkülpesendiz, talebeyi terletir gibi böyle yazarları da,
eserlerini de terletiriz biz... İnceliyoruz, doğru değil...
--Niye doğru değil,
nerden çıkarıyorsun?.. Aşıkpaşazâde Kırşehir'li... Hem ona da
yakın bir zamanda yaşamış, sen yirminci yüzyılda yaşamışsın.
--Eseri var
elimizde... Hacı Bektaş eserinde şeyhlikten, müridlikten,
tasavvuftan bahsediyor. Sen de ilgisi yok diyorsun; doğru değil...
Eseri, tekzib ediyor yâni... Biz delilleriyle onun ilgisi olduğunu
göstermiş oluyoruz.
Özel hayatıyla ilgili
çeşitli rivâyetler var... Adı bile münâkaşalı... Bazı rivayetlerde
adı Bektaş... Bazılarında Bektaş isim değil lakab; adı Muhammed...
Olabilir. Bektaş çünkü, Türkçe bir isim... Kendisi Arap asıllıysa,
Muhammed diye ismi olabilir.
Horasan'dan geldiği
kesin... Hacca gittiği kesin...
--Nerden kesin hacca
gittiği?..
--Menâkıbnâmeye
bakarsanız, inanmayabilirsiniz. Menâkıbnâme'de yazdığına göre,
şeyhi Lokmân-ı Perende denilen mübârek zât hacca gitmiş. Hacda
Arafat'a çıkmışlar. Arafat'ta müridlerine demiş ki, "Ah, şimdi
bizim Nişâpur'da arafe günü... Her evde bir faaliyet vardır.
Tavalarda pişi pişirilir." Hanımlar bilirler bu işi... Hamur
yapılıyor. Kızgın yağın içinde pişiriliyor. Zeytin yağında pişer,
peynirle güzel olur. Lokmân-ı Perende, "Nişâpur'da bugün ne güzel
pişi pişmiştir, arafe günü bayram için hazırlık yapılmıştır."
filân deyince; Hacı Bektâş-ı Velî evliyalık yoluyla şeyhinin
Arafat'ta böyle dediğini duymuş. Horasan'dan almış eline bir
tabağı, hoop gelmiş Arafat'a, pişileri getirmiş şeyhine... Tabii
bu menkabe, böyle yazıyor Menâkıbnâme... Ondan dolayı adına hacı
demişler.
Ama biz eserini
incelediğimiz zaman, hac yapılan yerlerle ilgili o kadar canlı
tasvirlerde bulunuyor ki, o diyarları gezmiş olduğu anlaşılıyor.
Bir kaç defa da hac yapmıştır hattâ... Hem de şunu söyleyeyim, şu
zamanda hacılık kolaydır amma, o devirde hacılık çok zor
olduğundan, çok kıymetli bir unvandır. Herkes hacca gidemez.
Osmanlı padişahlarından hacca giden bir tek fert yoktur. Belki
vekil göndermişlerdir amma, kendisi gidememiş. Herkesin gitmesi
kolay değil...
Şu bizim bir asır
öncesine, vapurun ve otomobilin olmadığı devreye gittiğiniz zaman,
birisinin adının başında hacı ünvanını gördüğünüz mü, gözünüzde
büyüsün o... Yâni, kolay bir iş değil... Hem parası çok demektir,
hem de çok zor bir işi başarmış bir insan demektir. Çünkü, yollar
tehlikeli, çöller büyük, bata çıka gitmek zor... Sıcaktan ölmek
kaderde var... Hacıların çoğu telef oluyor. Hacı Bektaş-ı Velî bu
işi başarmış bir kimse...
Şeyh olduğu da, mürid
yetiştirdiği de, tasavvufu bildiği de kesin olarak ortada...
Nesli var mı, yok
mu?.. Bazıları diyor ki, "Evlenmedi. Yol evlâdıdır, Hacı Bektaş'ın
evlâdıyım diyenler." Tabii bu bir söz, laf... Evlenmesi normaldir.
Bazıları da diyorlar ki, "Evlendi ve çoluk çocuğu oldu. İşte o
sülâle, onlardan gelenlerdir." Onun evlâdından olduğunu söyleyen
bazı kimselerle de görüştük.
Hacı Bektaş-ı Velî'nin
bağlı olduğu tarikat Yeseviye tarikatıdır. Altını kırmızı ile üç
defa, beş defa çizerek kesin olarak söyleyebilirsiniz. Bütün
münakaşaların ötesinde kesin bir gerçektir. Neden?.. Ahmed-i
Yesevî'nin Fakırnâme'sini bulduk. Ahmed-i Yesevî'nin Fakırnâme'si
ile Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makalât'ının bir bölümü tamamen aynı.
Bin kelimeden sekiz on kelime farklı; o kadar aynı... Ötekiler de
nüsha farkıdır, kâtibin hatasıdır filân. Ufak tefek
değişiklikler...
Demek ki, tamamen
Ahmed-i Yesevî'nin fikirlerini bu tarafa getirmiş bir kimse...
Yeseviyye dervişi olduğu muhakkak... Ama, Ahmed-i Yesevî ile
kendisinin arasında uzunca bir zaman var... Bu arada silsilenin
halkasında kimler vardı?.. Bir Lokman-ı Perende ismi geçiyor.
Perende Farsça, uçan demek... Peri de, kanatlı uçan şeylere
deniyor; melek mânâsına... Lokman-ı Perende demek ki, evliyalık
yoluyla uçan bir kimse olduğu için o ismi almış.
Fikir yapısı
bakımından tamamen Ahmed-i Yesevî'ye bağlı... Ahmed-i Yesevî de
biliyoruz ki, Abdülhalik-ı Gücdevânî Hazretleri'nin halifesi...
Yâni Nakşiliğin ilk devresi olan Hacegâniyye tarikatından... Nakşî
diyebiliriz Ahmed-i Yesevî'ye... Tabii Bahaddin Nakşıbend daha
sonra yaşadığı için, Nakşîlik ismi sonra çıkıyor ama aynı
kökten... Abdülhalik-ı Gücdevânî'den... O zaman Hacı Bektaş-ı Velî
de Yeseviye tarikatından olunca, Nakşîlerle amcazâde oluyor,
akraba oluyorlar, yakın oluyorlar; kesin...
Onun için,
yeniçerileri kaldırdığı zaman padişah İkinci Mahmud, Bektaşî
tarikatını da kapatmış ve ondan sonra da, "Bu Bektâşîler namaz
kılmıyor." diye, Bektaşî tekkelerine Nakşî şeyhler tayin etmiş.
Yâni onlar işi aslına döndürsün diye... Onun üzerine bazı Bektâşî
babaları da biz Nakşîyiz diye müracaat edip, aslında Bektâşî
olduğu halde Nakşî imiş gibi, tekkelerini alanlar da olmuş.
Bu namaz kılmama
meselesi gerçekten var... Hacıbektaş kasabasına gittim,
kütüphanelerini inceledim. Dergâh... Mevlânâ'nın Konya'daki
dergâhı neyse, onun gibi; şahâne, çok güzel mimarisi olan, iç içe
avluları, havuzları olan çok güzel bir yer...
İki tane cami var...
Birisi dergâhın içinde sonradan yapılmış; onun için, Nakşıbendî
camii deniliyor. Bir de aşağıda cami varmış; orda namaz
kılınmıyordu benim gittiğimde... Dergâh içinde kılıyorduk biz
vakit namazlarını... Altı kişi kılıyorduk, onu bildireyim size:
Birisi bendeniz, ben fakir; ikincisi imam, üçüncüsü müezzin,
dördüncüsü savcı, beşincisi hakim, altıncısı da Toprak Mahsulleri
Ofisi müdürü Elazığ'lı Mehmet Bey... Hani beldenin Hacı Bektaş'ın
çevresindeki ahalisi?.. Kimse camiye gelmiyordu yâni... Bizim
gördüğümüz o...
Şiilik ve batınîlik
isnadı var Hacı Bektâş-ı Velî'ye... "Hacı Bektâş-ı Velî Alevî idi;
Şia akîdesine, tevellâ ve teberrâya kail bir insandı." Tevellâ
demek, Hazret-i Ali Efendimiz'e ve onun evlâdına dost olmak...
Teberrâ da onun muhaliflerine düşman olmak; Ebûbekir ve Ömer ve
Osman'ı (rıdvânullahi aleyhim ecmain) defterden silmek,
aleyhinde olmak filân gibi bir takdir, uygulama... İran'da var
bugün...
Böyle olduğunu
söylüyor Ord. Prof. Fuat Köprülü söylüyor. Gel de inanma, koca
ordinaryüs profesör söylemiş diye... Ama doğru değil!.. Çünkü
inceliyorum ben... Nerden söylemiş, araştırıyorum. Diyor ki: "Makalât'ın
manzum tercümesinin başında böyle bir ifade var... Bakıyoruz
aslında yok... Sonradan başkası oraya bir şeyler yazmış, böyle
sanılmış. Hadi o sonradan ilâve ama, yine aslında acaba böyle bir
görüş olabilir mi?..
Eserine bakıyoruz;
eserinde Sahâbe-i Kirâm'ın hepsine hürmet var, ayırım yok... Namaz
var, oruç var, zekât var, hac var... Helâli helâl biliyor, haramı
haram biliyor. Şeriatin emirlerine bağlı olduğunu açıkça ifade
ediyor. "Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah'a ulaşamaz!"
diye açıkça söylüyor. Daha başka şeyler de söylediğini biraz
ilerde anlatacağım.
Demek ki, doğru
değil!.. Bunun da altını çizerek, kesin olarak, patentli, isbatlı
söyleyebilirsiniz ki, öyle değil... Şeriatin ahkâmına bağlı,
saygılı, namazlı niyazlı bir kimse olarak görünüyor, eserinde...
Video kalmamış ki onun zamanından, bilelim. Eserini en önemli
kaynak olarak görüyoruz. Başkalarının sözlerini duyduğumuz zaman,
incelemek kaydıyla alıyoruz. Eserindeki fikirlerini önemli
görüyoruz.
Hacı Bektâş-ı
Velî'nin Eserleri:
1. Kitâbül Fevâid:
Ben asıl kütüphanemden
başka kitaplar da getirecektim ama, oraya gidemedim. Hacı Bektâş-ı
Velî'nin eserleri arasında Kitâbül Fevâid var... Bunun birkaç
elyazma nüshası var; birisi küçük, birisi büyük... Ben bunlardan
bir tanesini görebildim.
Bizim bu sahada, her
araştırıcı gördüğü şeyi söylemez. Bir yerde bir yazma buldu mu,
saklar onu... Sır olarak gizler, başkası bilmesin diye... İşte
şurada şu var diyemez yâni... Onun için siz ararsınız, göbeğiniz
çatlar; sırtınızdan, alnınızdan terler boşanır. Bulursanız
bulursunuz, bulamazsınız kalır. Şu yerde der, üniversite
kütüphanesinde der. Üniversite kütüphanesinin altını üstüne
getirirsiniz, ince elekle elersiniz; yok... Konya'da çıkar.
Şaşırtmacalı söylerler.
Kitâbül Fevâid'de
benim gördüğüm... Fevâid, faideli bilgiler demek... Kitâbül Fevâid
de böyle güzel, faideli bir takım paragrafların içinde bulunduğu
bir eser demek... Bu paragraflara bakıyoruz, bazılarında Hacı
Bektaş'tan sonra yaşamış insanların bile sözleri var... Demek ki,
Kitâbül Fevâid onun değil... Ama bazı paragraflara bakıyoruz, Hacı
Bektaş'ın kesin eseri olan Makalât'taki bazı bilgiler, orda aynen
var... Demek ki Kitâbül Fevâid onun olabilir; ama sonradan
ilâveler yapılmıştır, karıştırılmıştır.
Biliyorsunuz, Yunus'un
divanına karıştırmalar, eklemeler yapılmıştır. Böyle tam yazarın,
müellifin kaleminden çıkmış eseri bulmak çok kıymetlidir. Biz
böyle bir yazarın kendi eliyle yazılmış --hatt-ı desti derler
eskiden, otoograf deniliyor Batı'da da-- bir nüshayı bulduk mu
kütüphanede bayram yaparız ve bomba gibi patlarız. Gazetelerde,
dergilerde makaleler yazarız; flânca kimsenin elyazısıyla kendi
eseri bulundu filân diye...
Diğer yazarlar
ilâveler yaparlar. Meselâ, hepinizin bildiği Süyman Çelebi'nin
mevlidi... Bugün mevlidlerde okunulan pasajların bir kısmı,
Süleyman Çelebinin ağzından, kaleminden çıkmış değildir. Daha
sonraki asırlarda yazılmıştır ama, mevlid okuyanlar sevmişler onu,
kendi mevlit nüshalarının arasına, iskambilleri karar gibi
sokuşturmuşlar. Bu sefer Süleyman Çelebi'nin mevlidi ile, başka
mevlidlerin şiirleri, ilâhiler karışmıştır. Mevlidler büyümüştür.
Süleyman Çelebi'nin mevlidi 60 kilo ise, yirminci yüzyıldaki bir
mevlid nüshası 150 kilo olmuştur. Şişmanlamış; o fidan gibi ise,
bu tosun gibi kocaman olmuştur. İlâveler olmuştur.
Tabii biz edebiyat
tarihçileri olarak mesleğimiz bu... Biz müellifin yazdığını
bulmağa çalışırız, ilâveleri atmağa çalışırız. Asıl nüshayı
bulamazsak, dedektif gibi onu kurmağa çalışırız. İpuçlarından,
küçük mozaik parçalardan birleştirmeğe çalışırız. Araştırmama
göre, Kitâbül Fevâid'in bir kısmı Hacı Bektâş-ı Velî'nin olabilir
diyorum.
2. Fatiha Sûresi
Tefsiri:
Tire Kütüphanesi'nde
var dediler. Ben fakir de o kadar zahmet çektim, --hakîkaten o
zaman da fakirdim, asistandım. Otel parası vermek, otobüs parası
vermek zor geliyordu.-- Tire'ye gittim. Kütüphaneyi aradım
taradım, bulamadım. Yok... Başka güzel şeyler buldum ama, onu
bulamadım. Sonradan birisi bu eseri neşretti. Aldım okudum. Ama,
bu Fatiha tefsirinin Hacı Bektaş'a ait olduğunu gösteren hiç delil
yok... Hiç bir delil yok!..
Şimdi eski yazma
eserlerde, adam bir eseri yazar bitirir; bitti mi sonuna bitti
diye bir kayıt koyar... Sayfalar çok, başka bir eser daha yazar.
Onu da bitirir, onun da sonuna bitti diye bir kayıt koyar, başka
bir esere başlar. Böylece bir cildin içinde sekiz tane eser
olabilir. Biz o zaman bu gibi eserlere "mecmuatür resâil" deriz.
Yâni risâlelerden, kitaplardan meydana gelmiş bir kolleksiyon
demek... Tek bir eser değildir.
Bir kolleksiyonda hiç
Hacı Bektaş'a aitliği belli değil; tutmuş Hacı Bektaş'ın demiş.
Yanlış... Edebiyat tarihçisi olarak ben reddiyorum, onun Hacı
Bektaş'a ait olduğunu kabul edemiyorum.
3. Şathiyye'si
var... Şathiyye demek, herkesin anlayamayacağı gizli, esrarlı bir
takım sözleri tekerleme halinde söylemek demek... Böyle bir eseri
var... Ama o da çok küçük, yâni bir sayfalık bir şey... Onun da
açıklaması filân tarzında... Onun da yerini söylemedikleri için
ben bulamadım, doçentli tezi yaparken... Onu bulan, şahıs
Gölpınarlı... Gören şahıs yerini söylemediği için, biz bulamadık.
Ama muhtevası çok bir şeyler getirmiyor bize... Kendisi nihayet
bir sayfalık bir şey... Onun üzerine açıklamalar yapılarak, bir
eser meydana gelmiş. Başkasının eserinin içinde bazı satırlar
halinde...
4. Hacı Bektâş-ı
Velî'nin Nasihatleri:
Yok böyle bir şey...
İnceledim, hepsi apokrif, gayr-i mevsuk, ona isnad edilmiş eserler
oluyor.
5. Makalât-ı
Gaybiyye Kelimât-ı Ayniyye diye bir eseri olduğu söyleniyor.
Şiirleri olduğu söyleniyor; inceledim, Hacı Bektâş'ın devrine ait
dil ve uslûb değil... Her gördüğü sakallı insanın dedesi midir?..
Değildir. Her Bektaş ismi yazılı şiir Hacı Bektâş-ı Velî'nin
midir?.. Değil... Her Yunus diye yazan şiir, Yunus Emre'nin midir;
şu Tapduk Emre'ye odun taşıyan Yunus'un mudur?.. Hayır... Bir çok
isim olabilir.
Bugün ben
hatırlıyorum, Türkiye'de kaç tane Mehmet Aydın var... Kaç tane
Lütfü Doğan var... İsim benzerliği olabilir.
Yunus'u bir kere çok
net olarak biliyoruz ki, bir Mevlânâ'dan biraz sonra yaşamış bir
Yunus var;
Cennet cennet
dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç huri...
diyen, biraz böyle
iddialı Yunus... Bir de,
Şol cennetin
ırmakları,
Akar Allah deyu deyu...
diyen Bursalı Yunus
var... Çok net, çok kesin... Birisi Derviş Yunus, Aşık Yunus;
ötekisi Yunus Emre... İsim benzerliği olabiliyor.
Hasılı, Hacı Bektaş'ın
şiirleri diye söylenenler, --yurt içindeki, yurtdışındaki
kaynakları inceledim-- onun değil...
6. Makalât:
Hacı Bektâş'ın
elimizde bir tek eseri var... En geniş ve fikirlerini tam
görebildiğimiz eseri Makalât... Makalât-ı Hacı Bektâş-ı Velî
el-Horasânî...
Makalât biliyorsunuz,
makaleler demek... Makale de, filânca gazetenin başyazısı
mânâsına, fikir yazısı mânâsına makale değil; bir konuda söylenmiş
bazı sözler, fikirler demek... Makalât da, Hacı Bektâş-ı Velî'nin
çeşitli konulardaki fikirlerini toplayan bir eser... Ama
kompilasyon değil, toplama değil; eserin bir bütünlüğü var...
Çünkü, bazı bölümlerde diyor ki, "Şimdi şu konuda bunu kısaca
söylüyorum, ilerde anlatacağım." diyor. Demek ki eserin, yazarın
kaleminden çıkmış bir bütünlüğü var...
Makalât'ın aslı Arapça
imiş. Kütüphanelerde incelediğimiz zaman,ÊMakalât'ın Türçe
tercümesinin iki şeklini görüyoruz: Birisi manzum tercüme... O
Denizli'nin Honaz kasabasından gelip, İznik'e yerleşmiş olan
Hatıboğlu Muhammed'in nazma çektiği, manzum olarak, şiir olarak
yazdığı Hacı Bektâş-ı Velî Makalâtı... Bir de, düz yazı halinde,
mensur olan Makalât-ı Hacı Bektâş-ı Velî...
Düz yazı halindeki
Makalât'ın nüshaları çok... Her kütüphanede birkaç tane
bulabilirsiniz ama; hepsi cahil, ümmî, bilgisi az insanlar
tarafından yazılmış ve daha sonraki asırlarda olduğu için
güvenilir durumda değil... Tabii biz hangisi güvenilir durumda,
hangisi ilâveli, hangisi tam, hangisi doğru; onu araştırdık. Dört
beş senemizi harcadık, onu ortaya koymağa çalıştık. Bazı nüshaları
karışmış, sayfaları karışmış vs.
Ord. Prof. İsmail
Hikmet Ertaylan, Bahrül Hakayık diye tutmuş, manzum tercümeyi
bulmuş Manisa kütüphanesinde... Hemen fotokopisini, faksimilesini
çıkarmış, bastırmış... Sayfaları darmadağın... Bir incelememiş
yâni... Kitap çok muntazam, meşin bir cilt içinde... Çok kaliteli
kâğıda yazılmış, yazısı da güzel... Amma, sayfalarını okumağa
başladığın zaman, burdaki konu öteki sayfayı tutmuyor, başka
tarafa atlıyor. Demek ki, güzel yazmış hattat ama; eskilerin bir
sözü vardır --hattatlar bizi affetsin-- :
"Küllü hattâtin
câhilün."
(Her yazan kâtip biraz cahildir.)
O kendisini güzel
yazıya vermiştir, sanatkârdır. Onun için mühim olan güzel
yazmaktır. Ama, eserin iç yapısı o ayrı bir bilimsel iş
olduğundan, onunla uğraşmaz o... Bir oraya bakar, bir buraya
bakar, yazar; gerisini düşünmez.
Ordinaryüs Prof.
İsmail Hikmet de, cildi güzel görünce --meşin, güzel bir cilt--
içindeki yazı da güzel; fotokopisini çekmiş, faksimile etmiş,
basmış. Karma karışık... Canım çıktı sayfaları yerli yerine
getirip, konuları birbirlerine bağlayıncaya kadar... Bütün
sayfaları yırtacaksınız. Ondan sonra arada, hem de sayfa halinde
değil, orta yerde değişiyor konu... Ordan keseceksiniz, öbür
tarafa ekliyeceksiniz. Bunun için de elinizde delil olacak,
havadan yapamazsınız. Yâni, karmakarışık bir şey... Ama onu
düzenledik elhamdü lillâh... Ortaya koyduk, basılması lâzım!..
Bu şiir halindeki
makalâtın basılması lâzım, çünkü önemli bir vesika... Onu
basamadık. Bu bizim vazifemiz, basmamız gerekiyor. Ama düzyazı
olanı, nesir olanı bastık. Çok uğraşarak, çok çeşitli nüshalarını
birbirleriyle karşılaştırarak bastık. İşte elimizde bu var...
Bunun da çok dizgi hataları var... Benim tashih etme imkânı
bulamadığım bir zamanda oldu. Yeniden düzeltilerek basılması
lâzım, ama oldukça güzel..
Şimdi Hacı Bektâş-ı
Velî hakkında kimisi diyor ki: "Bu Hacı Bektâş-ı Velî sarkık
bıyıklı bir şamandı. İçki içerdi, şöyleydi, böyleydi... Tam orta
Asya'nın şamanizmini getirmiş, Kırşehir'de uygulamıştır." Kimisi
de diyor ki: "Hayır, o Hacı Bektâş-ı Velî idi. Hakikaten evliyâdan
bir kimseydi, namazlı niyazlı bir kimseydi." diyor. Senin delilin
ne, senin delilin ne?..
Ben üniversitede ders
verirken çocuklarla diyaloglu ders anlatırdım. Bir şey yazardım,
bu hususta fikriniz nedir? Şudur. Delilin ne?.. Hayır o değildir,
şudur. O halde senin delilin ne?.. Her şeyde bir delil, kanıt
arardık.
Şimi Hacı Bektâş-ı
Velî hakkında, "Nasıl bir insandır, onu anlamak için bir Makalât'ı
var elimizde... Makalât'ını iyice okursak, iyice tahlil edersek;
Hacı Bektâş-ı Velî'nin nasıl bir insan olduğu ortaya çıkar. Ben de
öyle yaptım. Hattâ ilk başta bunu bazı gazetelerde makale olarak
yazdım.
Komik bir şey
anlatayım size: Hacıbektaş kasabasına gittim. İlkönce bizi
öğretmenler lokaline filan davet ettiler. Sonra baktılar ki,
sakallı filân... Pek şey olmadı. Nihayet ofis müdürü Mehmet Bey
bize yakınlık gösterdi. Ben bir lokantaya gidiyorum, yemek
yiyeceğim; kırmızı şaraplar, beyaz şaraplar, votkalar, rakılar...
Her masada var... Kasketli adam, yamalı elbisesiyle geliyor,
onlardan içiyor. İçki kokusundan boğulacaktım, peynir ekmekten
başka bir şey yiyemedim.
Ofis müdürü geldi
diyor ki, --kulakları çınlasın sağsa, öldüyse Allah rahmet
eylesin-- "Hocam, zâten Bektâşîlerle Hacı Bektâş-ı Velî aynı
değilmiş. Hacı Bektâş-ı Velî içki içmezmiş, içkinin aleyhindeymiş.
Ben Tercüman gazetesinde okudum." diyor. Ben hiç ses çıkarmıyorum,
"O yazıyı yazan benim!" demiyorum. Desem, başkaları da bilse,
belki iyi olmaz diye...
Hacı Bektâş-ı Velî,
bizim sünnî inancımızı sergiliyor bu kitapta... Şiî olduğunu,
Alevî olduğunu gösteren bir şey yok... Namaza saygı var, hacca
saygı var... Haccı çok ballandıra ballandıra anlatıyor. Görmüş bir
insanın canlı anlatımıyla anlatıyor. Zekâtı, cihadı, şeriatin
emirleri neyse onları güzelce anlatıyor. Yâni, şeriatçı...
Bazıları üzülecek ama, Hacı Bektâş-ı Velî şeriatçı... Yunus Emre
nasılsa, Mevlânâ nasılsa, o da öyle bir kimse... Yâni üçü arasında
bir fark yok...
Bazıları şöyle bir
temâyül içinde, davranışları şöyle: Yunus Hacı Bektaş'ın
dervişiydi veya onun yanına gitmişti, gitmemişti... Yok,
gitmemiştir; Yunus başka bir insan!.." Yunus'u Hacı Bektaş'tan
uzaklaştırmak istiyorlar, Bektâşîlikle ilgisi olmadığı için...
Halbuki, Yunus'la Hacı Bektaş arasında çok net bir benzerlik
var... Yunus'un şiirleri, Makalât'taki fikirlerin manzum şekli...
Hele hele Yunus'un olduğu sonundaki imzasından ve tarihinden belli
olan Er-Risâletün Nushiyye'si, tamâmen Makalât'ın bir bölümünün
manzumudur. O kadar... Ve Yunus'un kullandığı terminoloji,
tabirler, terimler tamâmen Makalât'ın aynıdır. Makalât'ı okumayan,
Yunus'u anlayamaz.
Geçen sene Yunus
yılıydı ya, ben Yunus'u anlatanlara bakıyordum, gülüyordum.
Yunus'u anlamak için, Hacı Bektaş'ın kitabını okumak, bilmek
lâzım!.. Dört kapı nedir, kırk makam nedir, üçyüzaltmış menzil
nedir?..
Şeriat, tarikat
yoldur varana,
Ma'rifet, hakîkat andan içeru...
Buyur bakalım anlat
hocaefendi!.. Anlayamaz. Peki, sayın Profesör sen anlat!..
Anlayamaz. Neden?.. Makalât'ı okuyacak, o zaman anlar. Tamâmen bu
kadar bir fikir bağlantısı var... Hacı Bektâş-ı Velî ile Yunus
hakîkaten birbiriyle ilgili...
Hakîkaten gitmiş
olabilir Hacı Bektâş-ı Velî'nin yanına Yunus... Ama Yunus da öyle,
bir fakir oduncu gibi de görünmüyor. Parasız pulsuz, buğdayı da
yok... Bilmem alıç yüklemiş, oraya gitmiş... "Alıcın parasını mı
vereyim, buğday mı vereyim karşılığı olarak; yoksa himmet mi
edeyim?" deyince, "Ben himmeti ne yapayım, buğday ver!" demiş
filân... Öyle bir kimse gibi de görünmüyor. Yunus da tahsilli,
bilgili, görgülü, yüksek, etrafından saygı görmüş bir insan;
şiirlerinden onu anlıyoruz.
FKM'deki konferansımda
misallerle de gösterdim, zamanında saygı görmüş, itibar görmüş
yüksek bir şahsiyet, bilgili bir şahsiyet... O şiirleri, o
mânâları tasavvufu iyice bilmeyen, hadisi tefsiri, dini iyi
bilmeyen bir ümminin, oduncunun söylemesi mümkün değil...
Söyler ama, ben
oduncuların hademelerin --bizim fakültede bazı böyle kimseler
vardı-- şiirlerini biliyorum. Kültürünün azlığı dolayısıyla ya
vezin bozuktur, ya kafiye düşüktür, ya fikirde bir insicamsızlık
vardır, sakatlık vardır. Şıp diye anlaşılır, alimin sözüyle
cahilin sözü bir olmaz.
Yunus alim bir
insan... Yunus'un her sözü bir cevher, oturaklı bir söz...
Bizim profesör vardı,
rahmetli Necâti Lugal Bey... Biz Fuzulî'den dersler verirdik.
Fuzulî'nin bazı şiirlerini yazacağız, talebeye anlatacağız. Koca
profesör, çok şahane, çok derin bilgisi olan bir kimse... Bana
derdi ki, "Aman Esad, dikkat edelim, bu Fuzûlî'den korkulur."
derdi. Yâni, öyle mânâlar kasdeder ki, siz o şiirde onu anlatırken
anlatmazsanız, atlamış olursunuz. Şairin kasdettiği mânâyı
yakalayamamış olabilirsiniz. Ondan korkuyor, koca profesör...
Yaşlı, ak sakallı,
dersiâm olarak, Arapçayı Farsçayı şahâne bilen bir kimse olarak
yetişmiş, Almanya'da 17 yıl kalmış bir profesör titriyor
Fuzulî'den... Neden?.. Çünkü, Fuzûlî bilgili bir insan... Onun her
sözünün, kullandığı her kelimenin bir değeri var... Su gibi
akıyor. Vezin güzel, kafiye güzel, mânâ güzel, her şeyi güzel...
Fuzûlî çok büyük bir şahıs...
Yunus da öyle... Ümmî
olamaz, bilgili bir insan... Onun için Hacı Bektaş'a tabii bir
derviş de değildir; bu da net olarak anlaşılıyor. Ona denk, onunla
fikir yapısı aynı olan bir kimse... Demek ki, aynı yerden feyz
almışlar. Yunus'u da biliyoruz, Yesevî dervişi... Yunus da Ahmed-i
Yesevî'ye bağlı bir insan...
Yunus ve Hacı Bektâş-ı
Velî'nin müşterek tasavvufî anlayışına göre, dinî konuda dört
kademe vardır, dört kategori vardır. Dindarlar dört sınıfta
toplanabilir: Birinci sınıf, ikinci sınıf, üçüncü sınıf, dördüncü
sınıf... Veya bunu ilkokul, ortaokul, lise, üniversite diye
söyleyebiliriz. Dört kapı var, dört kademe var diyor, birincisi
şeriat... Yunus da bunu söylüyor, Hacı Bektaş da bu eserde çok
geniş olarak aynı şeyi söylüyor. Şeriat ehli olan insana, abid
derler. Yâni şeriatın ahkâmına göre ibadet yapıyor, ibadetine
bağlı bir insan...
İkincisi tarikat...
Yâni bir tarikata girmiş, bir şeyhe derviş olmuş, mürid olmuş,
tarikat çalışması yapıyor. Buna da zâhid derler. Zahid de, dünyaya
sırtını dönmüş, fakrı ihtiyar etmiş, ahirete kendini vermiş bir
kimse...
Üçüncüsü ma'rifet...
Veya irfan... Ma'rifet deyince hüner mânâsına filân da geliyor
da, farkları anlayın diye başka kelimeler de söylüyorum. Bunlara
da arifler denilir. Bunlar Allah'ı bilen insanlar, Allah'a ermiş
insanlar...
Dördüncüsü
hakîkat... Hakîkat ehli... Bunlar da aşıklar...Veya Arapçası
muhib... Veya Türkçesi emre... Emremek, sevmek demek, aşık olmak
demek... Yunus Emre demek, aşık Yunus demek...
Demek ki, seviye
olarak abid var, zâhid var, ârif var, muhib var... Onun için,
Yunus kendisine Aşık Yunus diyor. Onun için,
Aşk imiş her ne var
alemde,
İlim bir kîl ü kal imiş ancak!
diyor. Onun için
Fuzûlî,
Aşk derdiyle hoşem,
el çek ilâcımdan tabib,
Kılma dermân kim, helâkim zehri dermânımdadır.
diyor. Aşkı en yüksek
makam olarak söylüyorlar. Hepsi felsefe bakımından aynı... Fuzûlî
de, Yunus'un Osmanlı tipidir. Ötekisi Selçuklu tipi, bu Osmanlı
tipidir. Fikirleri aynı...
Hacı Bektâş-ı Velî
diyor ki: Kul Allah'a kırk makamda erer. Bu kırk makamın onu
şeriattedir, yâni ilkokul... Onu tarikattadır, yâni ortaokul...
Onu ma'rifettedir, yâni lise... Siz anlayasınız diye, onlar liseyi
filân bilmezlerdi; siz biliyorsunuz. Onu da hakikattedir, yâni
üniversite, yüksek tahsil... Diyor ki, "Bu kırk makamın birisi
eksik olsa, iş tamam olmaz. Kırkının da eksiksiz, tam takım mevcut
olması lâzım!.." Buna bastırarak söylüyor Hacı Bektâş-ı Velî...
Ve misal veriyor: "Bir
insan bir farzı inkâr etse olmaz!" diyor. "Haccı kabul etmese
olmaz!" diyor. "Namaz kılmasa, oruç tutmasa olmaz!" diyor. Şimdi
sen buna nasıl şaman diyebilirsin?.. Bu fikirleri böyle bastıra
bastıra söyleyen bir insanı, nasıl başka bir yafta ile
lekeleyebilirsin?..
--Efendim, Bektâşîler
içki içiyorlar...
Hacı Bektâş-ı Velî'yi
anma gününde kupalar yetmiyor, kova ile şarap dağıtılıyor. Kırmızı
şarap mı istersiniz, beyaz şarap mı istersiniz?.. Kova kova,
maşrabayı daldır, küp küp...
Ben bakkaldan peynir
alacağım. Bakkalın arka tarafında iki tane küp var; kırmızı şarap
küpü, beyaz şarap küpü... Çocuk geliyor, "Amca şarap ver!" diyor.
Hangisini isterse onu dolduruyor. Böyle bir yer...
Hacı Bektaş diyor ki
bu kitabında, "Bir kuyunun içine bir damla süçi damlasa..." Süçi
ne demek?.. İçki demek, eski Türkçe... Eskiler süçi içip,
esirirlerdi. Esrimek, sarhoş olmak demek... Osmanlılar da şarap
içip, sarhoş oluyorlardı. Kimisi küfelik olmak üzere... Tabii
hepsi değil de... Kelimeler devirlere göre değişiyor.
"Bir kuyunun içine bir
damla içki damlasa, kuyunun bütün suyunu murdar eder; çünkü
haramdır." diyor Hacı Bektâş-ı Velî... Ne yapmak lâzım?.. Kuyunun
suyunu dışarıya çıkartmak lâzım!.. Kova kova dökeceksin dışarıya,
kuyunun suyunu boşaltacaksın. "Ve..." diyor, bakın içki hakkındaki
kanaatine: "Ve bu suların dışarıya döküldüğü yer yeşerse, çimen
bitse ordan ıslak olduğu için... Ve o çimenden koyun yese, takva
ehli insanlar o koyunun etini bile yemezler!" diyor. Ben
demiyorum, Hacı Bektâş-ı Velî diyor. Ben desem normal, sakallıyım
ben... Ama, Hacı Bektâş-ı Velî diyor!..
Aslında hangi otu
otlarsa otlasın, --başkasının tarlasından otlamamak şartıyla,
haram olmamak şartıyla-- koyunun eti helâl olur. Ama takvânın
mübalağasını söylüyor, haramlığını net olarak ifade ediyor.
Sonra Hacı Bektâş-ı
Velî'nin çok üzerinde durduğu şey, güzel ahlâk... "İnsan ahlâklı
olmalı!" diyor. Güzel ahlâkı da; tevâzudur, sabırdır, şükürdür ve
sâiredir diye sayıyor. "İnsanın içinde güzel ahlâk olmalı, kötü
huylar insanın içinden çıkmalı!" diyor. "Hased gibi, buhul gibi,
cimrilik gibi, gazab gibi --hani sinirlilik, asabîlik, hop inmek,
hop binmek, patlamak, tabakları çanakları havada uçurup kırmak
vs.-- huylar da kötü huylardır. Bunlar insanın içinde olsa, dışını
kaç defa abdest alıp yıkarsa yıkasın temiz olmaz, yine murdardır."
diyor Hacı Bektâş-ı Velî...
"Bu kötü huyların
insanın içinden çıkması lâzım!.. Murdar olur bunlar çıkmazsa..."
diyor. "Çünkü," diyor, misal veriyor okuyucuları anlasınlar diye:
"Bir şişenin içine içki koysalar, ağzını berkitseler, --berkitmek,
sımsıkı kapatmak demek-- sımsıkı kapatsalar, deryanın kenarına
götürseler yıkasalar, yıkasalar, yıkasalar... İsterse on yıl
yıkasınlar, yine temiz olmaz. Çünkü içi içkidir, murdardır."
diyor. İçki hakkındaki görüşü bu... Yâni, en önemli şeylerden
birisi...
İşte Hacı Bektâş-ı
Velî'nin tasavvuf anlayışı bu... "Sadece namazı, orucu, haccı,
zekâtı yapmak yetmez; sadece dünyaya sırt çevirip, ahirete rağbet
edip, tarikatta zikir çekip ibadet tâat yapmak yetmez; insanın
ma'rifet ehli olması lâzım!.. Allah'ı tanıması, Allah'ı tanıyan
bir insan olması lâzım; ondan sonra da Allah'ı seven, Allah aşıkı
bir kimse olması lâzım!" diyor. tamâmen Yunus'un dediği şeyi
söylüyor, tamâmen Mevlânâ'nın dediği şeyi söylüyor. Ve aşkı
tasavvufî makamların en yükseği olarak zikrediyor.
Tabii fikirleri
hakkında daha söylenecek çok şeyler var ama, ben galibâ zamanı
yavaş yavaş doldurdum, harcadım. Sizin de sorularınız olabilir.
Bir de benzetmesi
var... İnsan çok muhterem bir varlıktır demek istiyor. Hazret-i
Ali'den gelir bu söz... "İnsan küçük alemdir." diyor. "Her bir
insan bir alemdir, bir kâinattır. Senin vücudun, bedenin bir
kâinattır. Dış alemde ne varsa, o da vardır. İşte dışarda şunlar,
şunlar var; senin vücudunda bu var... Bu var... Bu var..." filân
diyor. Meselâ, "Yeryüzünde Kâbe var, senin de içinde kalbin var. O
da Kâbe gibidir." diyor.
Bu benzetmenin nerden
başladığını biraz araştırdım. Tâ, Muhiddin ibnil Arabî
Hazretleri'nin eserlerinde görüyoruz bu benzetmeyi... O şeyleri
aynen almış.
İnsanın çok muhterem
bir varlık olduğunu, kalbinin çok önemli olduğunu, kimsenin
kırılmaması, üzülmemesi gerektiğini, toprak kadar mütevazi olmak
gerektiğini, yetmişiki millete hor bakmamak gerektiğini güzel
ifadelerle anlatıyor.
Bizim bu Makalât'tan
faydalanarak Kültür Bakanlığı bir kitap hazırladı; Makalât'ı
vulgarize etti, halkın anlayacağı şekle getirdi. Birisi çıktı
Makalât'ın fikirlerini sizin anlayacağınız bir dille neşretti.
Bilmiyorum piyasada mevcudu var mı?..
Sadeleştirdi güyâ ama,
Makalâtı bilmek için çok şeyler lâzım, kolay değil... Arapça
bilmek lâzım, Farsça bilmek lâzım, Osmanlıca bilmek lâzım... İslâm
dinini bilmek lâzım, hadis-i şerifleri bilmek lâzım... Ve
tasavvufu çok iyi bilmek lâzım!.. Bir kelimeyi yanlış
kullanırsanız, çok yanlış noktalara gidebilir. Oralardan
okuyabilirsiniz Hacı Bektâş-ı Velî'nin fikirlerini...
Özetlemek gerekirse,
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin çağdaşı olan, Horasan'dan gelmiş,
Nişâpur'lu, Peygamber Efendimiz'in sülâlesinden bir seyyid olması
kuvvetle muhtemel olan --ben onu kabul ediyorum-- bir sâde,
gösterişsiz, mütevâzi, mübârek zâttır Hacı Bektâş-ı Velî... Sizin
İslâm ve din anlayışınız, Kur'an ve sünnet anlayışınız gibi, bizim
anlayışımız gibi anlayışa yakın görüşleri olan ve ahlâka çok büyük
önem veren ama, ibadetleri hor görmeyen, ibadetleri küçümsemeyen,
ibadetleri ihmal etmeyen bir gerçek mübârek zâttır. Hakîkaten velî
lakabı isabetle verilmiştir kendisine; Hacı Bektâş-ı Velî'dir.
Tabii o öyleyken ondan
sonra bu uygulamalar niye onun ana zihniyetinden farklıdır?..
Çünkü Bektâşî tarikatının asıl kurucusu Hacı Bektâş-ı Velî
değildir de, Balım Sultan'dan sonra gelişen başka zihniyette
insanların katkılarıyla oluşan bir tarikattır. Umumiyetle böyle
dinî bilgileri kuvvetli olmayan kimseler oldukları için, işin
gerçeğini dinde ve Kur'an-ı Kerim'de olduğu şekilde anlayamayıp,
an'anevî olarak işi götürdükleri için, bizim bugün garipsediğimiz
bazı şeyler olabilir.
Soru:
Peygamberimiz'in
devrinde şeriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu. Tasavvufla
siyaset iç içeydi. Bizde ise ehl-i tarik dünyadan soyutlanmayı
hedef almıştır. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?
"Peygamberimiz'in
devrinde şeriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu." Doğru,
katılıyorum. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Yâni dinle siyaset, her
şey beraberdi. "Günümüzde ise ehl-i tarik, dünyadan soyutlanmayı
hedef almıştır. Tasavvuf erbabı dünyadan el etek çekmiştir,
soyutlanmıştır." diyor; hiç öyle bir şey yoktur. Bu söz doğru
değildir, bu görüntü doğru değildir. İslâm tasavvufunda bu yoktur.
Dünyadan soyutlanmak
İslâm'dan önceki Hristiyan tasavvufunda, yahudilikte vardır.
Ruhbanlıktır bu... Yâni, dünyadan soyutlanmak, bir kenara
çekilmek, ibadetle meşgul olmak, mağarada yaşamak, dağın başında
yaşamak, dağa keşiş dağı adını vermek... vs. Bu hristiyanlıktadır.
İslâmlıkta yoktur; çünkü, İslâm ve Kur'an-ı Kerim ruhbanlığı
yasaklamıştır. Ayet-i kerime vardır hakkında...
Peygamber Efendimiz
hadis-i şerifte:
(Lâ rahbâniyyete
fil islâm.) "İslâm'da ruhbanlık yoktur."demiştir.
Onun için, böyle
dünyayı terketmiş bir İslâm mutasavvıfı yoktur! İddialı
söylüyorum. Mutasavvıfların hepsi dünya ile ilgilenmişlerdir; ama,
dinî bir vazife olarak ilgilenmişlerdir. Dünyaya değer verdikleri
için değil, dünyalık için değil...
Dünyevî şeylerle
meşgul olmuşlardır. Hayır hasenat yapmışlardır. Mutfak
çalıştırmışlardır, kazanlarla yemek pişirmişlerdir. fukaraya kendi
elleriyle dağıtmışlardır.
Savaş olduğu zaman
davullarla, bayraklarla şeyhlerinin arkasından cihada
gitmişlerdir. Her türlü aksiyonun içinde capcanlı, dipdiri
çalışmışlardır. Düşman geldiği zaman, en çok onlar mücadele
etmiştir. Kafkasya'da Şeyh Şâmil meşhurdur. Orta Asya'daki
tasavvufî tarikatların Rus emperyalizmine karşı nasıl direndiğini,
Rus araştırmacılar kitaplar halinde yazıyorlar. Çevrilmiştir
Türkçe'ye...
Bugün Bosna-Hersek'te
çarpışan kimselerin çoğu tasavvuf erbabıdır, tarikat erbabıdır.
Kazeruniyye tarikatı vardır; bayraklarıyla savaşa gitmişlerdir.
Meselâ, Haçova Meydan
Muharebesi'ne Semseddin-i Sivasî Hazretleri dervişleriyle beraber
iştirak etmiştir. Savaşın kazanılmasında büyük payı vardır; tarih
kitapları yazıyor. Padişah atına binmiş, gitmek isterken, atının
üzengisini tutmuşlar, demişlerdir ki: "Gidemezsin padişahım! Merak
etme, biraz sonra zafer olacak; şimdi hezimet gibi görünen şey
dönecek, korkma!" demişlerdir ve zafer öyle kazanılmıştır. Yâni,
dünyadan soyutlanma yoktur.
Ama şöyle bir durum
vardır: Eğitim için bir müddet bir yere çekilmek vardır; buna
halvet derler. Erbaîn derler, kırk gün sürdüğü için... Bu da
Kur'an-ı kerim'den alınmadır. Hadis-i şeriflerde vardır. Eğitim
için kırk gün bir tarafa çekilecek.
Siz dört yıl burda
öğrencilik yapıyorsunuz, babanızın kesesinden yiyorsunuz; sizi
kimse suçluyor mu, çalışmıyorsunuz diye?.. Siz beleşçimisiniz,
soyutlanmış mısınız?.. Hayır... Siz ilerdeki mesleğinizi
hazırlıyorsunuz şu anda... Müsaade edin de kırk gün bir dinî
eğitim yapsın bu adamcağız... Girsin hücrenin işine, çalışsın.
İbrahim ibn-i Edhem
Hazretleri gündüz çalışırmış; akşam kazandığını getirir
arkadaşlarına yedirirmiş.
Abdullah İbni Mübârek
Hazretleri bir sene hac yaparmış, bir sene ticaret yaparmış, bir
sene cihada gidermiş. Yok öyle pasiflik...
Halen bugün de öyle...
Ben şahsen bir mutasavvıfım; gece uyku uyumuyorum, feleğimi
şaşırıyorum, namaza zor kalkıyorum. Dört gün felanca yerde eğitim,
beş gün falanca yerde bilmem ne... İflahımız kesiliyor. "Hangi
arkadaşımızın davetine icabet edeceğiz, hangi faaliyeti yapacağız
diye, zaman yetiştiremiyoruz yâni...
Hristiyanlıkta vardır
öyle bir kenara çekilme, müslümanlıkta yoktur. Müslümanlıkta başka
insanlara faydalı olmak, en önemli şeydir. Tasavvufta da böyledir.
Kuşların kanatlarını sarmışlardır. Uyuz kedilere, köpeklere
merhamet edip, merhem sürüp bakmışlardır. Hayvanlara hizmet
etmişlerdir, insanlara hizmet etmişlerdir. Ondan sonra, Allah'ın
rızasını kazanmışlardır. Çalışmaları hep böyledir. Hiç boş
durmamışlardır. kendi elinin emeğini yemişlerdir.
İki sene önce Bahâadin-i
Nakşıbend Hazretleri'nin Buhara yakınında Kasr-ı Arifan'daki
makamını ziyarete gittik. Orda hocaefendi ile konuştuk. Diyor ki,
"Bizim Nakşî tarikatında büyüklerimizin prensibi, herkes bir
meslek sahibi olacak, kendi elinin emeğini yiyecek; başkasına
faydası olacak, başkasına yük olmayacak!"
Tasavvufun güzel
tariflerinden birisi vardır, yazın:
Tasavvuf yâr olup
bâr olmamaktır,
Gül-i güzâr olup hâr olmamaktır.
Bâr, yük demek...
Bâr-ı girân, ağır yük demek... Bârgir, yük taşıyan demek... Beygir
olmuş zamanla; yük taşıyan at demek...
Tasavvuf dost olmaktır
ama, kimseye yük olmamaktır. Bilakis herkese iyilik yapmaktır.
Gül-i gülzâr olup, gül bahçesinin gülü olup, hâr olmamaktır, diken
olmamaktır.
Bir insan eğer
çalışmadan bir köşede durursa, vebal altındadır. Başkasının
sırtından geçinirse, vebal altındadır. Dinî görevlerini yapmazsa,
vebal altındadır.
Hacı Bektâş-ı Velî
yazıyor: "Cihad da vazifelerin arasındadır, onu yapmazsa olmaz!"
diyor.
Emr-i ma'ruf nehy-i
münker farzdır müslümana... Mutasavvıf da iyi bir derviş olduğuna
göre, emr-i ma'ruf nehy-i münker de yapacak; sağa sola hakkı
söyleyecek, hakkı tavsiyede bulunacak.
Cihad farzdır, malıyla
canıyla çarpışacak. Kesb ü ticaret helâldir, sevabdır.
Ahmed-i Yesevî
Hazretleri ne yapardı, mesleği neydi?.. Kaşık yontardı. Tahtaları
alırdı, kaşık yontardı, sepete koyardı. Kendisi çarşıya gitmeğe
tenezzül etmezdi. Eşeğini yollardı çarşıya...
Eşek de, o zâtın
eşeği; uzun kulaklı ama sıradan eşek değil... Çarşıya giderdi.
Herkes elini sepetin içine daldırıp, beğendiği kaşığı alırdı,
parayı oraya koyardı. Parayı vermezse, eşek o adamın yanından
ayrılmazmış. Belki de anırıyordu, ısırıyordu...
Soyutlanma yok
muhterem kardeşlerim! Bu bir müdafaa da değil... Gerçekleri
inceleyin, tarihten misaller de böyledir. Fiilen çalışan, iş
yapan, başka insanlara faydalı olan insanların inceleyin kim
olduğunu... Hepsinin, her taşın altından tasavvuf çıkar.
Eğer has müslümana,
çalışkan müslümana bakarsanız, göreceksiniz ki, tasavvuf erbabı...
Kimi tembel gördüyseniz, bakın ki tasavvuftan nasibi yoktur da
ondandır.
Soru:
Düzene karşı
alternatifiniz nedir?
Düzene karşı
alternatifimiz düzgün düzendir. Her şeyin hakkaniyetle, adaletle
olmasıdır. İstismarın, sömürmenin, aldatmanın, haksız kazancın
olmamasıdır. Hayalî ihracatın olmamasıdır. Fâizin olmamasıdır.
Durduğu yerden sermâyedarın daha fazla para sahibi olması yerine,
menfaatin yaygınlaşmasıdır. Çalışanın hakkını almasıdır.
Ahlâkın yerleşmesidir.
Ahlâksızlığın olmamasıdır. Ceyar gibi heriflerin televizyon
oyunlarında çıkıp da milletin ahlâkını bozacak misal olarak arz-ı
endâm etmemesidir.
Her şeyin Allah'ın
emrine uygun olmasıdır. Kulların Allah'a asi olmamasıdır. Siz
herhangi bir kimseye muhalefet edersiniz ama, kâinâtın
yaratıcısına nasıl muhalefet edersiniz?.. Nasıl karşı
çıkarsınız?.. Nasıl asi olursunuz?.. Mümkün mü?..
Bacılarımızın
başörtüsüne karışılmamasıdır. Erkeklerin sakalına
karışılmamasıdır. Hürriyetin lafta değil, özde olmasıdır; kalde
değil halde olmasıdır.
Alternatifimiz budur,
alternatifimiz tasavvuftur.
Soru:
Siyasete atılmayı
düşünüyor musunuz?
Siyasetin ta
içindeyiz, ta önündeyiz. Bütün siyasilerle ilgimiz, irtibatımız
vardır. Hepsiyle hakkı söylemek ahdimiz vardır. Allah'a sözümüz
vardır ki,
(Efdalül cihâdi
kelimetü hakkın inde sultânin câir.) "Cihadın en üstünü, zâlim
bir kimsenin karşısında hak sözü söylemektir." diye düşünüyoruz.
Onu herkese söyleriz. Siyasetimiz budur.
Soru:
Hacı Bektâş-ı Velî'yi
isnad edilen diğer eserleri yalanlıyorsunuz; Makalât'ın ona ait
olduğunu nasıl isbat edeceksiniz?
Yalanlamıyorum,
kimseyi yalanlamak istemem. Ben doçentlik tezim olan Makalât'ın
çalışmasını yaparken, beş sene Türkiye'nin her yerindeki yazma
eser kütüphanelerinde araştırma yaptım. Bir çok kimsenin bulmadığı
şeyi buldum. Benim doçentlik deneme dersinde, en önde oturan
cübbeli profesörler, sıra altından not alıyorlardı. Çünkü, benim
malzemem başka kitaplarda yoktu. Kendi çalışmamın mahsulüydü.
Ben delilsiz hiç bir
şey söylememeğe çalıştım. Bir hakim gibi kim haklı diye düşündüm,
kararımı ona göre verdim. Sübjektif karar vermemeğe, belgeleri
konuşturmağa gayret ettim.
Makalât'ın ona ait
olduğuna dair deliller burada vardır, malzememiz de vardır; ama,
zamanımız yoktur.
Soru:
Süleyman Uludağ'ın
Marifet Yayınları arasında çıkan "Tasavvuf Terimleri Sözlüğü"
hakkındaki mülâhazalarınız nelerdir?
Görmedim. Alayım,
inceleyeyim inşallah... Ama, liseden beri bildiğim bir şey var:
Tasavvuf hakkında söz söyleyen o edebiyatlar, o edebiyat
kitaplarındaki laflar, vahdet-i vücudu anlatımlar, ve sâireler
mide bulandırıcıdır, iğrençdir. Bilmeyen insan konuya girmesin!..
Çok yalan yanlış şeyler söylüyorlar, çok abuk sabuk şeyler
söylüyorlar. İnsan bilince çok üzülüyor. Bir şeyi tatmayan
anlatamaz bilemez. O işin içinde olan bir insan yaşamalı ki, o
işleri görmüş geçirmiş olmalı ki, söyleyebilsin...
Soru:
Yunus Emre'nin
okuma yazma bildiğini söylediniz. Ama, o bazı beyitlerinde, "Ne
elif okudum, ne cim!" gibi ifadeler kullanmış.
O şahısların buna
benzer ifadeleri vardır da, yalnız başka ifadeleri de vardır.
Başka ifadelerinde elifi de cimi de çok iyi bildiği vardır. Belki
ordaki eliften cimden maksadı başkadır.
Sonra bir de şöyle
derler meselâ bu mübârekler: "Hiç Allah'a güzel kulluk edemedim.
Çok günahkârım, pür hatayım. Dün gece çok fena idi durumum... Ne
olacak halim?. Sermayesiz, eli boş, yüzü kara kulunum yâ Rabbi!"
filân der. Yapamadığı, o gece teheccüd namazına kalkamamıştır.
Yanıp yakıldığı budur.
Onlar, olduklarından
çok daha aşağıda, bizim onları değerlendirmelerimizden çok daha
aşağı seviyelerde görürler kendilerini...
İmâm-ı Rabbânî
Hazretleri'nin bir sözü var; hayretler içinde kaldım. "Kendimi
herkesten aşağıda görüyorum. Çok fenâyım ben..." diyor,
Mektûbât'ında var... "Hattâ, kendimi frenk kâfirlerinden bile
aşağı görüyorum." diyor. Mü'min kâfirden aşağı olur mu?.. Neden?..
Sebebi var mutlaka, böyle söylemesinin...
Ne olabilir?.. Ben
düşünüyorum ki, belki diyor ki, "Şu frenk kâfirleri kalkmışlar,
Hindistan'a gelmişler. Uğraşıyorlar, misyonerlik faaliyetleri
yapıyorlar. Müslümanları hristiyan yapmağa çalışıyorlar. Batıl bir
yolda ne kadar büyük bir azimle, gayretle çalışıyorlar.... Nasıl
paraları ortaya döküyorlar... Nasıl misyoner memleketinden kalkıp
Afrika'ya giderken vali uğurluyor, başkan uğurluyor, elini
öpüyor... vs. Nasıl böyle bir gayret içindeler. Biz hak yoldayız,
niye böyle gayret içinde değiliz. Onlardan aşağı bir durumdayız.
Böyle düşünmüş olabilir.
Sözü iyi yorumlamak
lâzım, sözün arkasında yatan mânânın ne olduğunu iyi anlamak
lâzım!.. Bir sözle değil de, bütünüyle...
Bazan bir olayda
fikirler karşı karşıya gelir. Birisi kapı kapalıdır der, birisi
açıktır der. Yâni birbirleriyle uyum sağlaması mümkün olan
haberler gelirse, onları uydurursunuz birbirine; te'lifü
muhtelifül hadis dedikleri gibi... Kolay... Bazan rivayetler
çatışır birbiriyle... O zaman ilim adamı çok daha büyük zorluk
çeker; haklıyı haksızdan ayırmak konusunda...
Hakim katili alır
karşısına... Katil der ki: "Ben öldürmedim! Vallahi ben mâsumum!"
der. Der ama, hakim onu inceler, mahkûm eder. Bilimsel çalışma da
böyledir.
Hepinize sevgiler...
Esselâmü aleyküm ve
rahmetullah!..
27. 4. 1993 -
Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
|