|
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Ves-salâtü
ves-selâmü alâ seyyidil-evvelîne vel-âhirîn, muhammedin ve âlihî
ve sahbihî ecmaîn... Ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmid-dîn...
Emmâ ba'd:
Peygamber Efendimiz'in hadis-i
şeriflerinin bulunduğu bir kitab bu... [Râmûzül-Ehâdîs] Bu
kitabı yazan bizim hocamızın hocasının hocası [Gümüşhaneli Ahmed
Ziyâeddin Efendi Hazretleri], eski zamanda yaşamış çok meşhur bir
hadis alimi... Uluslarası kitaplara ismi geçmiş bir alim.
Süleymaniye'de türbesi var. Allah ruhunu şâd etsin, makàmını a'lâ
etsin... Onun kitabından, açılan sayfadan okuyoruz.
a. Kıyâmetin Bazı Alâmetleri:
Sayfanın birinci hadis-i şerifi:
507/1 (Yetekàrabüz-zamânü ve yukbedul-ilmü
ve yülkaş-şuhhu ve tazherül-fitenü ve yeksürül-hercü. Kîle: Vemel-herc,
yâ rasûlallah? Kàle: Elkatlü)
Bu, mezheb imamı Ahmed ibn-i Hanbel
Hazretleri'nin Müsned'inde var, meşhur hadis alimi İmam
Buhârî'nin Sahih'inde var. Ebû Hüreyre RA'den rivayet
edilmiş bir hadis-i şerif. Kıyamet alâmetlerini anlatan bir
hadis-i şeriftir. Ahir zamanda ne olacak? Bu ümmetin sonuna doğru,
dünyanın bozulmasına yakın ne olacak?..
1. Zamanın Yakınlaşması
(Yetekàrabüz-zamân) "Zaman
yakınlaşır." Yakınlaşmaktan murad acaba ne olabilir?.. Dünle bugün
arası 24 saat... Zamanın yakınlaşması demek, bu aradaki zamanın
sanki hızlı geçiyormuş gibi bereketsiz, insanın bir şey
yapamadığı, olayların hızla geçtiği, tatsız bir zaman olması
olabilir; bu bir. Bu mânevî bir izah...
Maddeten zaman yaklaşabilir mi?.. Meselâ
24 saat olan bir gün 18 saate iner mi?.. Gökte bir olay olur, bir
kuyruklu yıldız geçer, bir tesir olur, dönüş değişir. Meselâ,
kıyamet alâmetlerinden birisi güneş batıdan batacak, üç gün
doğmayacak. Üç gün bekleyecekler, doğudan doğmayacak; sonra
batıdan doğacak. Bu sahih bir hadis-i şeriftir:
(Tatlüaş-şemsi min mağribihâ)
"Güneşin battığı yerden gerisin geri doğması kıyamet
alâmetlerinden birisidir."
O zaman sahabe-i kiram hemen sormuşlar,
demişlerki:
"--Yâ Rasûlallah, biz o zamana yetişirsek,
namazı nasıl kılacağız?"
Peygamber Efendimiz de:
"--Günleri normal olduğu, tabii olduğu
zamana göre kıyas ederek, öyle kılarsınız." buyurmuş.
Burdan ne çıkıyor, bu hadis-i şeriften
çıkan ders nedir: Dünyanın kuzeyine doğru gidildikçe, İsveç'in
kuzeyinde altı ay güneş batmayan yerler var. Altı ay güneş
batmıyor; yükseliyor ufukta, alçalıyor, ama batmıyor. Altı ay da
güneş batıyor, doğmuyor; ortalık bir aydınlanıyor, alacakaranlık
oluyor, biraz daha kararıyor. Böyle güneşin doğmadığı, batmadığı
yerlerde, ya da namaz vakitlerinin teşekkül etmediği yerlerde
nasıl namaz kılınacak?..
Meselâ yatsı ne zaman olur?.. Güneşin
battığı yerde kırmızılığın kaybolup, oranın lâcivert olduğu,
gecenin oraya da çöktüğü zaman olur. Böyle bir olay olmuyorsa,
ordaki kırmızılık hiç geçmeden, güneşin doğma yerinden kırmızılık
başlarsa ne olacak?.. Burda yatsı olmadan sabah olmaya başladı.
Çünkü doğudan kırmızılık, ışık başladı mı, artık imsak olmuştur,
sabahın vakti girmiştir. Yatsının vakti girmeden sabahın vakti
başladı...
--Hocam bu anlattığın şey olur mu?
Oluyor, İsveç'te benim başıma geldi.
Almanya'nın bazı yerlerinde de böyle oluyor, yatsının vakti
teşekkül etmiyor. Böyle namaz vakitlerinin tarif edilen
şartlarının teşekkül etmediği zamanda namazı nasıl kılacağız?..
Peygamber Efendimiz'in bu hadis-i şerife göre... Daha aşağılarda
namaz vakitlerinin teşekkül ettiği hangi şehir varsa, ona
benzeterek kılacağız, bitecek iş...
Namazlarımızı aksatmayacağız. Namaz vakti
teşekkül etmedi diye kılmamak yok da, ona benzeterek kılmak var.
"--Bir keresinde bir imam bize teravihi
de kıldırmadı, yatsı namazını da kıldırmadı." (dedi bir amca.)
Ulemamızın sonuç olarak söylediği bu...
Alimlerimiz bu sonucu nerden çıkartmışlar? Demin söylediğim
kıyamet hadisinden çıkartmışlar. "Mâdem güneş doğmadı, namazı
nasıl kılacağız?" diye sahabe-i kiram sormuşlar; "Evvelki doğduğu
zamanlardaki vakitlerde kılarsınız." buyrulmuş. Demek ki
buralarda, teşekkül etmediği yerlerde de teşekkül eden yere
benzeterek, o saatlerde kılarsak, mesele biter. Bu hükmü hadisten
çıkartmış oluyor alimlerimiz.
Kılmayanın mesnedi yok, mesnedsiz. Beş
vakit namazın bir tanesini kılmamış oldu. Ama alimlerimizin
mesnedi var, hadis-i şerife dayanıyor, doğru olan bu... Biz şimdi
o öyle söylemiş, bu böyle söylemiş dersek, cemaatin aklı karışır.
Öyle demeden, her yerde doğruyu söylemeye karar aldık. İhtilafları
söylemeden, doğruyu söyleriz; olur, biter.
Konya'da büyük bir alim var. Onun namına
şimdi Hacı Veyiszâde Camii diye, Konya'nın merkezinde şâhâne bir
külliye yapıyorlar. Camisi var, her şeyi var, güzel bir külliye
oluyor. O hocanın hocası varmış.
O evliyâullahtan bir kimse, kerametlerini
herkes anlatıyor. Bir kerametini de anlatalım da, ruhu şad olsun,
Allah şefaatine erdirsin:
Kapı Camii, Konya'nın merkezinde meşhur
bir camidir. Birisi Kapı Camii'nde, "Şu hocanın yanına gideyim,
çocuğum olmuyor. Şuna söyleyeyim, bizim için dua etsin, çocuğumuz
olsun!" diye gönlünden geçirmiş. Namazdan sonra hoca kalkmış,
dosdoğru bunun üstüne yürümüş, hızlı hızlı gelmiş:
"--Sen senelerce önce laf arasında,
'Evleneyim de isterse çocuğum olmasın!' demedin mi?.." demiş.
Kerametine bak! Bana dua etsin diye
söylemeye niyetleniyor, o da ona geliyor, hem de senelerce önce
söylediği bir yanlış sözünü hatırlatıyor. Çocuk olmayışının sebebi
odur diye öyle söylüyor. Böyle bir zât...
Bunun hocası da, bunu yetiştiren bir
hoca... Kadının birisi gelmiş:
"--Efendim, kuyunun içine bir hayvan
düştü, ne yapmamız lâzım?" diye sormuş.
O da demiş ki:
"--İkiyüz kova su çekersin kuyudan, dışarı
dökersin. Ama elli kova daha çeksen daha iyi olur." demiş.
Hocası da, "Ne cevap verecek?" diye
bakıyormuş, hemen seslenmiş:
"--Kızım, ikiyüz kova suyu çek,
ikiyüzbirinci kovayı getir bana, içeceğim! Hadi yallah..." demiş.
Kadını gönderdikten sonra da talebesine
demiş ki:
"--Evlâdım, oğlum, halka çatal söz
söyleme, çeşitli söz söyleme! Çünkü doğrusunu unutur, eğrisi
aklında kalır. Unutur, karıştırır; öyle mi dediydi, böyle mi
dediydi... Bir tek doğruyu söyle, doğruyu bilsin, eğrisini hiç
söyleme! Zaten kafasında bir sürü derdi var, sıkıntısı var, fikri
var; sadece doğruyu söyle, ihtilâflı söz söyleme!" demiş.
Çok hoşuma gitti. Çünkü, millete bir söz
söylüyorsun, unutuyor, yanlış hatırında kalıyor; bir de "Hocaefendiden
duydum, şöyle dedi." diyor. Bununla ilgili bir fıkra anlatalım:
İki müslüman konuşuyorlarmış, birisi
ötekisine demiş ki:
"--Eşek anırdığı zaman abdest bozulur."
Ötekisi de demiş ki:
"--Hadi ordan yâ, öyle şey olur mu? Eşek
anırdı diye herkesin abdesti mi gidecek, ne ilgisi var?.. Abdestin
bozulması neden olur, belli: Kanarsa bozulur, küçük abdeste, büyük
abdeste çıkarsa bozulur. Yaslanarak uyursa bozulur. Eşek anırdı
diye abdest bozulması yoktur." demiş.
"--Ben meşhur alim filâncanın vaazında
bunu duydum. Gideceğiz ona soracağız. " demiş.
"--O alim böyle söylemez!"
"--Vallàhi söyledi." demiş.
Kalkmışlar o alime gitmişler.
"--Hocam bu diyor ki: 'Eşek anırdığı zaman
abdest bozulur.' demişsiniz. Ben de inanmadım, size sormağa
geldim."
Alim şöyle başını eğmiş, sakalını
sıvazlamış.
"--Öyle dedim ama, bu senin arkadaşın
vaazın ilk yarısında uyumuş, tam vaazın sonuna geldiği zaman
uyanmış, en son cümleyi duymuş. Ben dedim ki: Çölde bir insan
gidiyor, su kapları hayvanın üzerinde... Namaz vakti geldi de,
ineyim namaz kılayım dedi, hayvandan indi. Abdest bozacak, abdest
alacak, ezan okuyacak, namaz kılacak...
Tam o sırada hayvan ürktü, kaçtı. O tarafa
baktı yok, bu tarafa baktı yok; hayvan gitti. Su da hayvanda,
namaz vakti de geçecek. Su olmadığı için, teyememmüm abdestini
aldı. Namazını kılacaktı ama, eşek anırdı; tamam, su yakında, o
zaman teyemmüm bozulur. Suyu bulunca teyemmüm bozulduğu için
abdesti bozulur." demiş.
Bunlar fıkra ama, güzel şeyler. İnsanın
lafı doğru anlaması lâzım! Herkes de doğru anlasa bile bazan böyle
yanlışlıklar olur. En iyisi, insanın ağzından eğri söz
çıkmaması...
Bizim dört tane dergimiz var, bir
uluslarası radyomuz var, bir bölgesel televizyonumuz var...
Gazetelerde edepsizin birisi, din düşmanının birisi bir laf
söyler... Veya hükümetten tanıdığımız, merhabamız olan birisi bir
laf söyler... Veya paşalardan, ağalardan birisi bir laf söyler.
Ben eğri sözü hiç yazmam, onun doğrusunu yazarım. Eğriyi yazıp da
adamın kulağına eğriyi sokmam, şu meselede işin aslı şöyledir diye
doğruyu yazarım. Benim aldığım karar o...
Gelelim meselemize; namaz vakitleri
teşekkül etmeyen bir beldede, yakında teşekkül eden yere
uydurularak yine beş vakit kılınır. Namazın dört vakte, üç vakte
indirilmesi olmaz.
"--Namazı kıldırmadı, caminin o gün
sonu oldu, cemaat dağıldı." (dedi biraz önceki şahıs.)
Sonuç da iyi olmamış. Zâten sonucun öyle
olacağından dolayı bile öyle dememesi lâzımdı. Tenfir-i cemâat
diye bir mesele var. Tenfir, nefret ettirmek demek...
Hocaların dikkat etmesi gereken işlerden birisi de, cemaati nefret
ettirecek iş yapmamaktır. Cemaati nefret ettirirsen, camiye
gelmez; dağılır cemaat...
Neden olur?.. Hoca iyi niyetli, mübarek,
ak sakallı, iyi bir hoca ama, çok uzun namaz kıldırıyor.
"--Hadi o camiye gidelim!"
"--O çok uzun kıldırıyor namazı, şu camiye
gidelim..."
Bak, uzun kıldırıyor diye gelmedi
camiye.... Ne yapacak? Kısa kıldıracak.
Allah razı olsun olsun, hocaefendi bugün
cumada hem güzel konuştu, hem tam kıldırdı, hem kısa kıldırdı. İşe
giden de gitti. Çok hoşuma gitti, Allah razı olsun...
Uzun uzun konuşursun, işçi kıvranmaya
başlar. karnına sancı saplanmış gibi kıvranır. Neden?.. İş yerine
gidecek, ikiye yirmi kala teslim olacak. Beş dakika park işi var,
iki otuzbeşte orda olması lâzım! "Tamam be hocam, Allah razı olsun
ama, ben de işe gideceğim! Yönetici kızar, üç defa, beş defa bunu
yaparsak ceza olur." diye düşünür. Tabii, onların hepsine dikkat
etmek lâzım.
Peygamber Efendimiz bir gün sabah namazını
Kul ezü birabbil-felak ve Kul ezü birabbin-nâs ile
çabuk kıldırdı. Halbuki sabah namazında uzunca sûreleri okurdu
Peygamber Efendimiz. En kısa sûreleri okudu, selâm verdi.
Sahabe-i kiram sordular:
"--Yâ Rasûlallah, bu sefer namazı çabuk
kıldırdınız, neden?.."
"--Arkada kadınlar kısmında çocuk ağladı.
Annesi huzursuz olmasın diye çabuk kıldırdım." dedi.
Cemaatin ihtiyacını düşünmek gerekiyor.
Diyor ki Peygamber Efendimiz:
"--Sizden biriniz kendisi namaz kılacağı
zaman, istediği kadar uzatsın, istediği sûreleri okusun! Ama
cemaate namaz kıldıracağı zaman, kısaca kıldırsın! Çünkü içlerinde
zayıf vardır, yaşlı vardır, hasta vardır."
Allah rahmet eylesin, bir hocaefendi
cumaya gitmiş. Nur içinde yatsın, meşhur bir hocaefendi... İmama
demişler ki:
"--Hutbeyi kısa tut, hocamız var hasta,
dayanamıyor." diye bildirmiş, hocayı camiye getiren şahıs.
Bu da müftülük filân yapmış, Türkiye'nin
tanınmış bir alimi, sevdiğimiz büyük bir alim, ciddî bir alim...
İmam hutbeyi uzatmış, o yaşlı alim de altını ıslatmış. Neden?..
İhtiyar, tutamıyor. Onu getiren, yardımcısı genç başından söyledi
hocaya, "Çok uzatma!" dedi. Bak işte bu namazı kılamadı şimdi!..
Altını ıslatmış, ihtiyar; Allah etmesin insan sağlıklı iken bir
şey değil de, hasta oldu mu neler oluyor. Yâni, cemaati düşünmek
lâzım.
Gelelim hadis-i şerife: Zaman
yakınlaşırdan maksat, bereketsizleşir, hızlı geçer, bir şey
yapamaz.
--Hay Allah, akşam olmuş yâ, bugün hiç bir
şey yapamadım!
--Yapamazsın ya, bereketsizleşti zaman...
Bu mânâya olabilir. Bir de yirmidört saat
kısalabilir. Neden?.. Bak işte güneş batacakmış da, üç gün sonra
batıdan doğacakmış.
--O nasıl olur?..
Dünyanın ekseni, bir olay olup alt üst
olursa, o zaman güneş batıdan doğar. Demek ki dünya, yanından bir
kuyruklu yıldız mı geçecek, manyetik bir tesir mi olacak, ne
olacaksa; ekseni alt üst olup yine aynı dönmesine devam ederken,
güneş batıdan doğar. Benim aklıma gelen bu...
Hadis-i şerif sahih, Peygamber Efendimiz
öyle buyuruyor. Kim bilir ne olacak o zaman da, öyle olacak.
Hakîkaten zaman kısalmış da olabilir ihtimalini anlatmak için
söylüyorum.
(Yetekàrabüz-zemân) "Zaman
yakınlaşır." Bir cümlede kelimelerin ilk manâsı yüklendiği zaman,
bir mânâ çıkıyorsa, o zaman o ilk mânâsı düşünülür. İlk mânâsının
akla mantığa uymaması durumunda; o zaman mecâzî mânâsı vardır, bir
başka türlü mânâsı vardır denilir.
Misal veriyorum:
"--Bizim arslanlar Galatasaray'a dokuz
tane gol atmışlar."
Düşünelim: Arslanlar top oynamaz.
Arslanları görünce zaten ne Galatasaray kalır, ne kale kalır.
Demek ki burda arslan kelimesinin hakîkî mânâsı yok, mecâzî mânâsı
var, benzetme var. Bu tuttuğu takımı seviyor, takımın mensublarını
arslan gibi görüyor. "Arslan gibi olan bizim takımın oyuncuları,
öbür tarafa dokuz tane gol attı." demek isteniyor.
Asıl mânâ mümkün olmazsa, mecâzî mânâya
geçilir, ama sözlerde aslolan asıl mânâdır. Asıl mânâ mümkünse,
asıl mânâ düşünülür, öbür tarafa kayılmaz. Kur'an-ı Kerim'de
böyledir, hadis-i şeriflerde böyledir.
Edebiyatta kelimeler hep aynı mânâsına
kullanılmaz. Burda olduğu gibi teşbih maksadıyla başka anlamlarda
kullanabilir. Meselâ:
"--Sobayı yaktım."
Soba yanıcı şey mi ki yaktın, soba yanmaz
ki... Sobanın içinde odun yanar, kömür yanar, yakıt yanar...
"Sobayı yaktım." ne demek, "Sobanın içindeki yakıtı yaktım."
demek. Dilimizde böyle çok kelimeler vardır, bilmeden kullanırız.
Aslında derin düşünürsen yanlıştır veya böyle izahı vardır.
(Yetekàrabüz-zemân) "Zaman
yakınlaşır." Hakîkaten de olabilir bu, bereketsizliğinden kinâye
böyle söylenmiş de olabilir.
2. İlmin Kaldırılması
(Ve yukbedul-ilm) "İlim tutulup
alınır insanlardan..."
Başka bir hadis-i şerifte Peygamber SAS
Efendimiz, ashabına bildiriyor ki:
"--Allah ilmi kullarına verdikten sonra
onlardan almaz, toplumun içinden ilmi çekip almaz; alimleri alır."
Ölür alimler... Falanca öldü, filânca
öldü... Ah neydi o alimler, derya gibi adamlardı. Ne mübarek
adamlardı, ne alim adamlardı. Alimler ölür, geriye cahil insanlar
kalır. İnsanlar onlara mesele sorarlar. Onlar da kendi sivri
akıllarına göre, kafadan atma, işkembeden atma cevap verirler. Hem
kendileri dalâlete düşerler, hem de kendilerine soru soranı da
şaşırtıp saptırırlar, dalâlete düşürürler.
Ne olacak şimdi bunların ahirette
cezası?.. Dalâlete düşen de cehenneme gidecek, dalâlete düşüren de
cehenneme gidecek. Cehennemde bu ikisi kavga edecek. Cehennem
ehlinin birbirleriyle cehennemde kavgalaşması haktır. Diyecekler
ki: "Siz olmasaydınız, biz doğru yola gidecektik, siz bizi
saptırdınız. Sizin yüzünüzden biz böyle saptık, dalâlete düştük."
diyecekler, onlar da cevap verecekler, böyle kavga edecekler.
Birbirlerine atacaklar kabahati ama, bir insanın birisi tarafından
kandırılması mâzeret olmuyor.
--Yâ Rabbi, o beni kandırdı!..
Kanmasaydın! Allah insanlar kanmasın diye
peygamber gönderiyor, kitap indiriyor, hak yolu öğretiyor; hak
yolu öğrenseydin!..
Allah cahili iki defa azablandırıyor. Bir
yaptığı günahlı işten dolayı azablandırıyor, bir de niye bu
cahillikten kurtulmak için ilim öğrenmeğe çalışmadın diye
azablandırıyor. Bu da hadis-i şerifte bildiriliyor.
İlim alınır mı, ilim nasıl alınır?..
Alimler gider, toplumda birtakım cahiller kalır. Onlara millet
mesele sorar, yanlış cevap verirler. Bu devirde çok oluyor bu;
televizyonlarda çok oluyor, gazetelerde çok oluyor. Adam bilmiyor
dini, itiraz ediyor, olmaz böyle şey diyor.
Kardeşim itiraz etme, hakkında hadis var
bu senin beğenmediğin şeyin... Peygamber SAS Efendimiz söylemiş.
Sen dar aklınla bunu doğru görmüyorsun ama, bunun hikmetleri var,
faydası var, doğru, güzel...
Müftü çıkmış bir yerde, senelerce önce,
bizim sarık saran kardeşlerimize:
"--Bırakın şu bid'at işleri!.." demiş.
Bid'at işi değil! Bid'at, açık başla namaz
kılmak... Normali başın sarıklı olmasıdır. Müftü bid'at der mi
sünnete?.. Hadis-i şerifler var bu hususta... Ona itiraz olur mu,
müftü der mi bunu?..
Camide musafaha yapıyorsun;
"--Ne biçim tokalaşma bu, öyle şey olur
mu? Böyle yapsana!" diyor.
Öyle tokalaşma batıdan geldi. Ama eskiden
böyle tokalaşılırdı, müslümanın musafahalaşması böyleydi. Sen öyle
yapmayı tabii görüyorsun ama, aslında o tabii değil; sen şimdi
İngiliz usûlüne göre tokalaşıyorsun.
Peygamber Efendimiz:
(Hàlifül-yehûde ven-nasàrâ)
"Yahudilere, hristiyanlara uymayın, onlara muhalefet edin!"
buyuruyor. "Onların selâmlaşması avuçladır, öyle selâmlamayın!"
diyor. Genellikle öyle oluyor. Biz şimdi öyle yapmıyor muyuz?..
Senin dediğin gibi tokalaşma kurban
bayramında, koyun pazarlığında olur. Kurban bayramında koyunu
beğenirsin, sahibi ver elini der; elini alır, bir sallar, bir
sallar, kolun çıkacak zannedersin.
Kalmayınca böyle, doğrular yanlış
sayılıyor. Zâten kıyamet alâmetlerinden birisi; doğruların yanlış
sayılması, eğrilerin doğru sayılması, iyi insanların cemiyette
kötü sayılması, kötü insanların başa geçmesi... Toplumda çok kötü
değişmeler olur, ilim alınır. Nasıl alındığını başka hadis-i
şeriflerden biliyoruz; alimler gider. Din ilmi öğretilmiyor, yeni
alim de yetişmiyor; cahiller kalır.
Din hürriyetinin en temel sonucu, insanın
dinini çoluğuna çocuğuna serbestçe öğretebilmesidir. Bunu
engelleyen zalimdir. Din ilmini engelleyen dinle savaş ediyor
demektir. Öyle şey olmaz.
--İmam-hatip okulları azaltılsın, Kur'an
kursları kapatılsın!..
Sana ne? Sen mi verdin harcını, temelini
sen mi attın? Ben halk olarak yapıyorum, sana ne oluyor?.. Deniz
kuvvetleri komutanının imam-hatip okuluyla ilgisi ne? İrtica
denizden mi çıkıyor?..
Sonra sen ne anlarsın? Paşa olmuşsun ama,
sen ne anlarsın dinden?.. Diyanet İşleri Başkanı'na sorsana,
müftülere sorsana, İstanbul müftüsüne sorsana...
--İmam-hatip okulları azaltılsın, Kur'an
kursları azaltılsın, tarikatların radyo televizyon yayınları
kapatılsın...
Niye kapatılsın, usûlüne uygun açılmış.
Herkesin müstehcen yayın yapan televizyonu devam ederken, bizimki
niye kapanıyor?..
...............
Susarsan başarırlar. Adam laiklik diyor,
laikliği din düşmanlığı olarak kullanıyor, şeriatı düşman ilan
ediyor, "Şeriat kahrolsun!" diye yürüyüş yapıyor. Şeriat İslâm
şeriatı...
Sen de gereken çalışmayı göstermezsen,
"Bak biz altmışbeş milyon insan müslümanız!" demezsen, üç beş tane
homoseksüel veya lezbiyen, lûtî veya bilmem ne, "Kahrolsun
şeriat!.. Bizim cinsel özgürlüğümüzü engelleyen şeriat kahrolsun!"
diyor.
3. Cimriliğin Artması
(Ve yülkaş-şuhhu) "İnsanların
gönlüne cimrilik sokulur." Şuhh, cimrilik demek. Hayır
yapmıyor, hasenat yapmıyor, cimri, pinti, nekes, bahil... Eli
hayra açılmıyor. Yâni, o zamanın insanları artık hayır hasenat
yapmıyor, hayra para vermiyor. O hale gelir, bir alâmeti de bu...
Cimri insana Arapçada şahîh derler veya bahil
derler.
Peygamber Efendimiz diyor ki bir hadis-i
şerifinde:
(En tesaddaka ve ente sahîhun şahîhun)
"Sen sıhhatliyken, sağlamken, cimriyken tasadduk et!
Fakirlikten korkarken, parayı severken, hayattayken, uzun yaşamayı
umarken, ölüm uzakta diye düşünürken hayrını yap! Tasadduk etmeyi
tâ ömrünün sonuna gelip de yatağa düştüğün zamana, öleceğin zamana
kadar tehir etme!.." buyuruyor.
Yatağa yatmış, son nefesini verecek:
"--Falanca yerdeki tarlayı imam-hatip
okuluna verin! Dükkânı Kur'an kursuna bağışladım..."
Zâten artık onlar senin değil ki,
ölüyorsun, mirasçılara kalıyor. "O zamana tehir etme! Sıhhatliyken
ve içinde cimrilik duyguları varken hayrını yap!" diyor.
Herkesin kalbinde cimrilik duygusu vardır.
Herkes parayı vereceği zaman hesap eder:
--Ben bunu verirsem, sonra akşama ne
yiyeceğim. Oğlanı nasıl evlendireceğim, arabayı nasıl alacağım,
kirayı nasıl ödeyeceğim; en iyisi vermeyeyim!..
Bunu kim diyor? Şeytan... Bir insan bilmem
kaç tane şeytanın itirazlarını yenerek hayır yaparmış. Öyle kolay
hayır yapılmıyor. İçinden türlü türlü laf geçiyor, itiraz çıkıyor,
bilmem ne; olmuyor.
Biz bizim Çanakkale'de bir yere gittik.
Babam ordaki medresede okumuş, babamın okuduğu medreseyi göreyim
diye gittik. Medreseyi yerle bir etmişler. Babamın hocası müderris
efendi, [Çırpılarlı Hacı Ali Efendi] kendi parasıyla, belki
halkın, akrabasının da yardımıyla çok güzel, geniş, çatılı bir
cami yapmış. Sizin bu camiden büyük cami yapmış, yanına da 24
odalı medrese yapmış. Babam gitmiş orda okumuş. Ne kadar okumuş?..
Medreselerin kapatılması kararı çıkıncaya kadar okumuş.
Şu babamın okuduğu medreseyi göreyim diye
gittim; medrese yok, cami var... Camide namazı kıldık. Dedim:
"--Burda medrese olacakmış, nerde bu
medrese?.."
Dediler:
"--Yıkıldı."
"--Bu bina ne?.."
"--Tarım Bakanlığının toprak mahsulleri
ofisinin mahsul toplama barakası...
"--Medresenin yerini kim verdi buna?..
"--Muhtar..."
"--Öyle şey olur mu? Tarım Bakanlığının
açlıktan nefesi mi kokuyor? Tarım Bakanlığına yer mi bulunmadı da
medresenin yerini götürmüşsünüz vermişsiniz; bu vebal... Kazmayı
küreği getirin!" dedim.
Böyle birbirlerine bakıyorlar, ben de
biraz şakacıyım.
"--Ne olacak hocam?.." dediler.
"--Şu otları temizleyeceğim, medreseyi
yeniden kuracağım. Yıkmışsınız siz, yeniden kuracağız." dedim.
"--Hocam, biz buranın tapusunu Tarım
Bakanlığına verdik." dediler.
"--Hapı yutmuşsunuz siz, ahirette hesabını
vereceksiniz. Birisinin malını sen nasıl olur da başka yere
verirsin? Ali'nin Veli'nin malını Ahmed'e Mehmed'e vermeğe hakkın
yok ki, sen nasıl verirsin?.. Hele bu ilim yuvası ise, caminin
kenarında caminin malıysa, sen bunu nasıl verirsin?.. Çok büyük
vebal... Hadi biz size yardım edelim, böyle bir Kur'an kursu, bu
hocaefendinin ruhunu şad edecek; yaptığı işin yıkılmadığını,
yaşadığını, devam ettiğini gösterecek bir müessese kuralım!"
dedik.
Orda hemen hallolacak bir şey değil. Sonra
bizim arkadaşlar gitmişler. Ordan bir hacıefendi, "Tamam, ben size
bir yer vereyim!" demiş. Arkadaşlar da gitmişler, yeri görmüşler,
bana sabahleyin telefon ettiler. Dediler ki:
"--Hocam yeri gördük."
Dedim:
"--Büyük mü?.. Ufacık tefecik bir şey
olmasın, anlı şanlı olsun, geniş olsun! Beşyüz milyon lira
cebimizde, hayrın ilk başlangıcı tamam, arkası da gelecek, köye
hayır yapacağız."
Akşam bir telefon daha: Hacı baba eve
gitmiş, evdekiler hacıbabayı kandırmışlar, hayrından vaz geçmiş.
"Bizim hanımlarımız razı olmuyor, hayır yapamayacağız!" demiş.
İşte gönüllere cimriliğin sokulması da
kıyamet alâmetlerinden birisidir. Halbuki mü'min cömerttir, Allah
yoluna malını da verir, canını da verir.
4. Fitne ve Karışıklığın Artması
İlim alınır, cimrilik kalplere sokulur.
(Ve tazherül-fiten) "Fitneler zuhur eder." Fitne ne demek...
Kargaşa, karışıklık... Ahir zamanda çok büyük fitneler olacak.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
(İnne yedeyis-sâatü fitenen kekıt'ail-leylil-muzlim)
"Karanlık gece parçaları gibi büyük fitneler olacak." İnsan
sabahleyin mü'min olarak kalkacak, sabah namazını kılacak, akşama
kâfir olacak, dinden çıkacak. Karşılaştığı olaylardan, söylediği
laflardan, kafasına saplanan fikirlerden akşama kâfir olacak.
Akşama mü'min olarak gelecek, sabaha kâfir
çıkacak. Neden?.. Geceleyin de işte radyolar, televizyonlar harıl
harıl çalışıyor, neler olacaksa, ne fikirler gelecekse, sabaha
kâfir olacak. Fitneye bak!..
"İnsanlar dinlerini az bir dünyalık
menfaat uğruna satacaklar." diyor Peygamber Efendimiz. Az bir
dünyalık menfaat için dinlerini satacaklar, ahiretlerini
mahvedecek insanlar. Ahir zamanın dininde fitne olacak, imanında
karışıklık olacak, mü'min sabahlayan, akşama kâfir olacak duruma
düşecek.
(Ve yeksürül-herc) "Herc ü merc
olacak, herc ü merc çoğalacak." Herc kelimesini bilememiş dinleyen
sahabe rıdvânullàhi aleyhim ecmaîn; (Vemel-hercü yâ rasûlallah?)
"Herc nedir yâ Rasûlallah?.. Herc ü mercden muradınız nedir yâ
Rasûlallah?.." diye sordular. (Kàle: Elkatl) "Öldürmek çok
olacak!" buyurdular. Aşağı yukarı her aileye isabet edecek
fitneler... Çocuklar ölecek, adamlar ölecek, öldürme çok olacak.
Bunların hepsi kötü şeyler tabii; Allah
cahillikten korusun, cimrilikten korusun, fitnelerden korusun...
Böyle tecavüze uğrayıp da canımızı, malımızı zarara uğratmasın...
Bazan düşünüyorum, ben Çeçenistan'da
oturan bir hoca olsaydım ne yapardım, Ruslar bombaladığı zaman?..
Kardeşlerime yardımcı olmasam, dinimin gereğini yapmamış olurum.
Yardımcı olsan da, olmasan da Rus ayırım yapmıyor ki, basıyor
bombayı... Kurunun yanında yaş da yanıyor; Ruslarla çarpışan da
ölüyor, çarpışmayanların da evi, barkı, canı gidiyor yine; ölen
ölüyor. Ruslarla savaşmaya kalkmadı diye canını kurtaramıyor.
Bosna-Hersek... "Komşuyduk, komşularımız
bize saldırdı, komşularımız bizi yağmaladı, komşularımız bizi
öldürdü. Beraber yaşıyorduk, hiç tahmin etmiyorduk, hiç ummuyorduk
böyle bir şey..." diyorlar. Hattâ Yugoslavya dağıldıktan sonra,
Bosna-Hersek ilk kurulduğu zaman, Boşnak-Hırvat federasyonu
değildi o zaman, bir İslâm devletiydi. Bosna-Hersek kuruldu, Aliya
İzzetbegoviç seçildi. O zaman demişler ki: "Bu eski Yugoslav
ordusundan kalma silahları ne yapacağız biz; burda artık lâzım
olmaz, Türkiye'ye gönderelim!" demişler. Akıllarına gelmemiş,
"Böyle harbler darplar olup da, çoluk çocuk perişan olur, canımız
gider, malımız gider, evimiz diyarımız elimizden gider." diye
tahmin bile etmemişler.
Uyanık olsana biraz, tahmin etsene,
etrafındakileri takip etsene, niyetlerini yoklasana! İhtimallere
karşı tedbirlerini alsana mübarek!.. Alınmamış yâni...
Biz olsaydık ne yapardık?.. Toplumu bir
insan çekip götüremez. Toplum uyanıksa uyanır. Toplum uyanık
değilse, birisi hakkı söyler söyler, ötekiler dinlemez, yine
bildiğini okur. Allah söyleyeni kurtarır, ötekileri helâk eder.
İbrâhim AS Nemrud'un şerrinden kurtuldu, kavmi helâk oldu. Lût AS
kurtuldu, kavmi helâk oldu. Lût AS'ın karısı inanmamışlardandı, o
da helâk oldu. Nuh AS'ın kavmi inanmadı; Allah Nuh AS'ı kurtardı,
kavmi helâk oldu. Nuh AS'ın oğlu da inanmayanlardandı, o da helâk
oldu.
Allah yolunda çalışacaksın, Allah çalışanı
koruyor. Çalışmayan, ben kurtulurum sanan, yine belasını buluyor,
cezasını çekiyor, hayatını kaybediyor, malını kaybediyor. Allah'ın
imtihanı...
Malın için mi cihada gitmedin; aldım
malını... Canın için mi cihada gitmedin; buldun belânı...
Afganistan'da böyle, Suriye'de böyle... Çeçenistan'da, Bosna-Hersek'te,
dünyanın her yerinde böyle...
Ne yapması lâzım müslümanın?.. Allah'ın
emrini tutmağa çalışması lâzım!.. Daha ne yapması lâzım ilk
başta?..
İlk başta müslümanın İslâm'ı korumak için,
müslümanlığı yaymak için çalışması lâzım! Her şey rahatken, evi
barkı tamken, bir sıkıntı yokken, İslâm için çalışması lâzım
insanın...
--Şu anda rahat mıyız hepimiz?..
--Rahatız.
--Karnımız tok mu?..
--Elhamdü lillâh...
--Sıcak suyumuz, soğuk suyumuz var mı,
arabamız var mı, maaşımız var mı, iyi miyiz?.
--Elhamdü lillâh, Türkiye'den çok daha
rahatız, iyiyiz, her şeyimiz var...
Şimdi İslâm için çalışacaksın!..
Çalışmadın... Çalışmadığın zaman işler daha berbada gidiyor, o
zaman çok büyük zahmetlerle, çok büyük paralarla düzelecek duruma
geliyor.
O zaman da çalışmadın, paraları da
vermedin... O zaman iş daha büyük felâkete dönüşüyor, bu sefer
savaşa dönüşüyor; veremediğin, kıyamadığın para da gidiyor, can da
gidiyor. Allah'ın imtihanı böyle...
Benim etrafıma baktığım zaman, dünya
üzerindeki İslâm ülkelerinde cereyan eden olaylardan gördüğüm
bu...
Afganistan meselâ... Afganistan, Kur'an-ı
Kerim'e göre, şeriat kanunlarına göre yönetilen bir ülke idi,
başlarında şahlar varken... O zaman bizim Mehmed Zâhid Kotku
Hocamız sağdı. Bir gün bana dedi ki:
"--Es'ad kalk, Afganistan'a gidelim, oraya
yerleşelim! Çünkü şeriatla idare oluyor."
Afganistan o durumda iken, Afganistan'daki
müslümanların ne yapması lâzımdı?.. İslâm için çalışması lâzımdı.
Mektepler açması lâzımdı, kolejler açması lâzımdı. Evlâtlarını
İslâm'a göre yetiştirmeğe çalışması lâzımdı, uğraşması, didişmesi
lâzımdı.
Fırsat müsait, hükümet taraftar,
destekliyor. Onlar yapılmadı. Afganlıların yetiştirdiği adamlar
Rusya'ya gitti, Rusya'da tahsil gördü. Babrak Karmal gibi, bilmem
ne gibi hain olarak geldi, komünist olarak geldi. Müslümanlar iyi
çalışmadığı için evlâtlar gayrimüslim zihniyette yetiştiler,
memleketlerine zararlı mahlûklar olarak geldiler. Derece derece iş
kötüye gitti, çalışmadıkça daha betere gitti, çalışmadıkça daha
betere gitti... Sonunda Afganistan'ın yarısı mahvoldu. Evler
mahvoldu, canlar gitti, üç-dört milyon insan öldü. Hâlâ da
oturmadı. Çünkü, İslâm için rahat zamanında iyi çalışılmadı.
Şimdi bizim çok çalışmamız lâzım! Rahatız
ya, rahat zamanımızda çok çalışmamız lâzım!.. Gayet huzurlu, tatlı
gider bu işler, çok kolay hem de sevabı çok... Ama bunu yapmazsak,
iş kötüleşir, kötüleşir, felâkete dönüşür. Dünya üzerinde hep
böyle olmuş.
Onun için Allah bize olanlardan ibret
almayı nasib etsin, istenmeyen duruma düşmemeyi nasib eylesin...
b. Şeytanın Yanıltması
İkinci hadis-i şerife geçiyorum:
507/2 (Yetelâabü bikümüş-şeytànü fî
salâtiküm men sallâ felem yedri e şef'un ev vitrün felyescüd
secdeteyni feinnehümâ temâmü salâtihî) Buhârî'den,
Tayâlisî'den, İbn-i Asâkir'den Osman RA'ın rivayet ettiği bir
hadis-i şerif...
(Yetelâabü bikümüş-şeytànü fî salâtiküm)
"Siz namazda iken, şeytan gelir, sizinle dalga geçer, oynar.
(felem yedri e şef'un ev vitrün) Onun için namazı kılan ikinci
rekâtta mı, üçüncü rekâtta mı olduğunu bilmez." Şaşırdı, şeytan
aklını çeldi, oynadı, oyaladı. Öyle olduğu zaman ne yapacak? Gàlib
kanaatine göre namazını kılacak. "Sonra, (felyescüd secdeteyn)
sehiv secdesi gibi iki secde yapsın! (feinnehümâ temâmü
salâtihî) Bu iki secde, namazın tamamlanmasıdır." diye
Efendimiz böyle buyurmuş.
Şeytan, insanı aldatmakla uğraşan bir
mahluktur. Ateşten yaratılmıştır. Allah salâhiyetvermiş, bizim
tarafımızdan görülmüyor, o bizi görüyor. Tehlikeli tarafı bu...
Görmüyoruz düşmanı, o bizi görüyor. Hem dışımızda var, hem
içimizde var. İçimize de girebiliyor, kalbimize de, kafamıza da
girebiliyor.
Şeytan ne yapıyor?.. Vesvese veriyor
insana, öyle mi, böyle mi diye aklını karıştırıyor. Başka?.. Başka
bir şey yapmaz, sadece vesvese verir. yapabildiği o kadar...
Şeytan, ezan okunduğu zaman ezanın
duyulmayacağı yere kadar gider. Ezan bittikten sonra namaz kılanın
yanına gelir, aklını karıştırıp rekâtlarını şaşırttırır.
Bazen abdest alanın yanına gelir, abdesti
kaçmış gibi bir duygu verir ona; yeniden abdest aldırtır. Ellerini
yıkarken bir daha abdest kaçmış gibi olur; hadi yeniden abdest
alır.
--Ne oldu?..
Abdest kaçtı gibi geliyor.
--Olmaz öyle şey, kaçtı gibi gelmek yok!..
"Yakîn şek ile zâil olmaz." demiş kitaplarımız. Öyle şüphe ile
bozulmaz. Nasıl bozuldu gibi?..
--Yellendim filân gibi sanıyorum.
--Olmaz; sesini duyduysan, kokusunu
duyduysan, yellendin. Aksi takdirde, orası kıpırdadı gibi oldu
diye bozulmaz.
Çünkü şeytan aldatıyor, vesvese veriyor.
Abdestinde şaşırttırır, vesvese verir; oldu mu olmadı mı, kaçtı mı
kaçmadı mı dedirtir. Namazında rekâtları şaşırttırır, aklına başka
şeyler getirtir. Hayır yapacağı zaman, hayır yaptırmaz. "Deli mi
oldun sen, bu kadar mark verilir mi, çoluk çocuğun ne yiyecek?
Fakir olursun, sakın ha verme, benden sana nasihat..." der. Hep
yaptığı şeyler bunlar...
Hattâ fırsat bulursa gelir;
(İz kàle lil-insânikfür) insana,
"Kâfir ol!" der. (felemmâ kefera) Kâfir olduğu zaman,
(kàle innî berîün minke innî ehàfullàhe rabbil-àlemîn) 'Ben
bir şey yapmadım, benim seninle ilgim yok, sen kendin yaptın, ben
Allah'tan korkarım!' der."
Mendebur, az önce sen söyledin ya...
Aldatır, ondan sonra kenara çekilir, alay eder. Karıyı kocayı
birbirine düşürür, saç saça, baş başa; tabaklar kırılır,
sandalyeler kırılır, camlar kırılır... Şeytan öbür tarafta, "Bak
aldattım bunları, birbirlerine nasıl düşürdüm, nasıl kavga
ettirdim." diye güler. Kardeşi kardeşe kavga ettirtir.
Şimdi tabii, Allah şerrinden korusun,
şeytanın böyle bir sessiz sedasız içimize girip, aklımıza girip
bizi şaşırttığı unutmayacağız, onun düşman olduğunu bileceğiz.
Çünkü Allah diyor ki:
(İnneş-şeytàne leküm adüvvün
fettahizûhü adüvvâ) Şeytan sizin düşmanınızdır, onu düşman
belleyin, gaflete düşmeyin!" buyuruyor.
Kafanıza bir fikir geldi mi, "Hadi ordan,
ben seni dinlemiyorum!" diyeceksiniz, şeytana yüz vermeyeceksiniz.
--Başka bir çare yok mu hocam?..
Şeytanın vesvesesinden kurtulmak için, bir
çare de abdestli gezmektir. Abdestli oldu mu, şeytanın sesi
kısılır, uzaktan uzağa sinek vızıltısı gibi kalır; insan o zaman
şeytana uymaz. Abdestsiz olduğu zaman, sanki kulağının dibinde
hoparlörü sonuna kadar açmış da bağırıyormuş gibi tesiri çok olur.
Abdestliyken mânevî bir zırh içindeymiş gibi oluyor, tesiri az
oluyor. Onun için, abdestli gezmenizi tavsiye ederiz. Bu
diyarlarda abdestsiz yere basmazsanız, şeytanın şerrinden
korunursunuz.
Bir de evden çıkarken Allah'a sığının,
"Ezü billâhi mineş-şeytànir-racîm. Bismillâhir-rahmânir-rahîm."
deyin! Her fırsatta Allah'a sığının! "Ezü billâh,
tevekkeltü alellàh, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" deyip
evden öyle çıkın!
Allah'a tevekkül edene şeytanın dişi
geçmez.
(İnnehhû leyse lehû sültànün alellezîne
âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn) Rabbine tevekkül edenlere
şeytanın tesiri olmuyor. (Tevekkeltü alellàh) "Yâ Rabbi,
ben sana tevekkül ettim." diyerek evden çıkarsan, tesir edemez.
Abdestli gezersen, tesir edemiyor. Allah'a sığınırsan, tesir
edemiyor.
Aksi takdirde tesir eder ve kandırır. Çok
kandırır. Abdestsizken gelir, kandırır, günahı işlettirir.
Abdestli olsaydın kandıramayacaktı, günahı işlemeyecektin.
Abdestsizken yaptırır; günah olduğunu bile bile, yapmayayım diye
diye, geri geri gide gide yaptırır. Sen yapmak istemez gibiyken
yaptırır. Neden?.. Abdestsizken tesiri güçlü oluyor, abdestliyken
tesiri az oluyor; bunu bilin!
c. Cehennemin Getirilişi
Üçüncü hadis-i şerife geldik. Bu hadis-i
şerif de cehennemle ilgili. Taberânî İbn-i Mes'ud RA'den rivayet
etmiş. Cehennemi anlatıyor Peygamber Efendimiz, diyor ki:
(Yücâu bicehennem) "Cehennem
getirilir." Nerden nereye getirilir?.. Mahşer günü, olduğu yerden
mahşer halkının yakınına getirilir. Nasıl getirilir?.. (Tükàdü
biseb'îne elfi zimâmin) "Yetmişbin dizginle cehennem çekilerek
getirilir mahşer halkının yanına... (Mea külli zimâmin seb'ûne
elfe melekin yecürrûnehâ) Yetmişbin dizgin, ip, zincir; her
birini yetmişbiner melek tutuyor. O vaziyette cehennem getirilir
mahşer halkının yanına..."
Bu hadis-i şerif bu kadar da, ben burda
olmayan kısmını size birazcık anlatayım:
Kükrer cehennem, o tarafa o tarafa
alevleri saldırır. Hani bazan ahşap evler filân yanar, alevleri
böyle saldırır. Böyle saldıracağı hadis-i şeriflerde bildiriliyor.
Ve Allah-u Teàlâ Hazretleri cehenneme kâfirleri atar. Kur'an-ı
Kerim'de bildiriliyor ki, attıkça;
--(Hel imtele'ti) "Tamam mı, doldun
mu, için tıklım tıklım doldu mu yâ cehennem?.." diye sorar.
(Veteklü) O da:
--(Hel min mezîd) "Var mı daha yâ
Rabbi? Daha varsa gönder yâ Rabbi!" der.
Her insanın --şu odada oturanlar
dahil--cehennemde yeri vardır. Her insanın cennette de yeri
vardır; kâfirler dahil, Alman Hans dahil... Cennetlik olursa
cennettteki yerine gider, cehennemlikse cehennemdeki yerine gider.
Hiç eksiklik, fazlalık yok...
Onun için hepimizin aklımızı başımıza
toplamamız lâzım! Biz mü'miniz. Amentü billâhi ve melâiketihî
ve kütübühî ve rusülihî, vel-yevmil-âhiri... Ahirete
inanmışız. Ondan sonra ahirette ne var?.. Cennet haktır, sırat
haktır, cehennem de haktır, hesap da haktır, hesap da olacak. Din
gününün sahibi Allah... Mizan haktır. Ölçülecek. Nasıl
ölçülecek?.. Ahirette amellerin tartılacağı öyle bir terazi olacak
ki, yedi kat semavât kefesine konulsa alacak kadar büyük olacak. O
mizanın azametini görünce, melekler kenarda titreyecek
Oraya ameller konulacak, konulacak;
sevaplar, günahlar tartılacak. Sevapların, günahların tartılması
haktır.
(Vel-veznü yevmeizinil-hakku)
"Rahman olan Allah'ın ahirette kullarının amellerini tartması
haktır."
(Femen ya'mel miskàle zerretin hayran
yerah) "Güneşin ışığında görülen bir uçuşan tozun ağırlığı
kadar hayır işleyen, hayrın karşılığını görecek ahirette... O
kadar, bir toz zerresi ağırlığı kadar şer işleyen, şerrin
karşılığını görecek." Yâni hayrının karşılığını, şerrinin
karşılığını ahirette bulacak.
Zerre kadar havada uçuşan, güneş vurduğu
zaman perdenin arasında havada uçuşan, o tozun ağırlığı miktarı
hayır işleyenin o hayrı da hesaba girecek. O kadar ince... Tozu
tozuna, incesi incesine hesap olacak; zerre kadar hayır işleyen
hayrının karşılığını görecek, zerre kadar şer işleyen şerrinin
karşılığını çekecek.
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi bunları
unutmayan, bunlara göre hayatını düzenli yaşayan, cenneti
kazanmağa çalışan, cehennemden korunmağa çok dikkat eden akıllı
müslümanlardan eylesin...
Eğer bir insan kendisini cehennemden
koruyamıyorsa, o adam akılsızdır, aptaldır, beyinsizdir, sefihtir,
gàfildir, cahildir.
25. 03. 1997 - Hamburg / ALMANYA
|