|
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve
berekâtühû aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim!..
Yaradanımız, yeri göğü yaradan, bizi
türlü nimetlerine mazhar eden Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı
Kerim'inde:
(Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ
liya'budûn) buyurmuş. Bunun mânâsı: "Ben azîmüş şân Allah-u
Teâlâ, cinleri ve insanları başka bir şey için yaratmadım; ancak
ve sadece bana ibadet etsinler diye yarattım."
Tebâreke Sûresi'nin başında bir başka
ayet-i kerîme var; o da hayâtın gayesini, Allah'ın bizi niçin
yarattığını gösteren bir ifade ihtivâ ediyor. Bismillâhir
rahmânir rahîm:
(Ellezî halakal mevte vel hayâte
liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ) "Allah-u Teâlâ Hazretleri
bizleri, hangimiz daha güzel işler yapacak, ömrünü a'mâl-i sâliha
ile değerlendirip güzel geçirecek; bunu imtihan etmek, görmek ve
denemek için bu hayatı ve ölümü yarattı, insanları yeryüzüne
gönderdi." mânâsına geliyor bu ayet-i kerîme de...
Demek
ki, birinci ayet-i kerimede cin sözü, insanların gözünden gizli
olan, gözle görülemeyen varlıklar; ins sözü de insanlar mânâsına
geliyor. Biz insanları ve bizim göremediğimiz cin denilen diğer
çeşitli görünmez varlıkları, Allah-u Teâlâ Hazretleri sadece
kendisine ibadet etmeleri için yaratmış.
Tabii, ibadet deyince bizim hatırımıza
hemen namaz geliyor, ramazan günü orucu geliyor, haccetmek
geliyor. Halbuki bu ayet-i kerîmede de, "Yaratılışın gayesi ancak
ibadettir." diye anlatılıyor, bildiriliyor.
--Peki, yâni biz hep namazla, oruçla,
bu ibadet diye düşündüğümüz zaman ilk hatırımıza gelen şeylerle mi
meşgul olacağız?..
Hayır! İbadetin mânâsı bizim Türkçede
düşündüğümüzden, hemen aklımıza ilk gelen şekillerden çok daha
geniş. İbadet, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne güzel kulluk yaparak
yaşamak demektir. Hayatın her anı Allah'a itaatle geçiyorsa,
Allah'a bağlı olarak geçiyorsa, Allah'ı hatırlayarak Allah'ın
rızâsını kazanmak yolunda hareket ederek geçiyorsa; bu ibadettir.
Eğer Allah'a itâat etmeden, asî olarak, sözünü dinlemeden
geçiyorsa; bu da ibadet etmemektir.
O bakımdan ibadeti Allah'ı bilerek,
Allah'ı severek, Allah'ın rızâsını düşünerek yaptığımız her
hareket olarak tarif edebiliriz. O halde insanın yemesi içmesi,
hattâ uyuması uyanması dahi niyetine göre ibadet sevabı kazanmaya
sebep olabilir. Dükkânında çalışması dahi sevabı kazanmasına sebep
olabilir.
Demek ki biz yeryüzüne Allah'a itâat
etmek ve bu imtihan olan hayatımızı Allah'ın rızâsına uygun
geçirmek üzere denenmek için indirilmiş varlıklarız.
İbadeti güzel yapmak için, hayatı
Allahın rızâsına uygun geçirmek için de hemen görülüyor ki, bilgi
lâzım!.. "Acaba ne yaparsa Allah'ın rızâsına uygun olur, ne
yaparsa Allah'ın rızâsına aykırı olur?.. Ne yaparsa Allah sever,
ne yaparsa Allah'ın gazabına uğrayabilir?" bunları bilmesi
lâzım!.. O halde hemen karşımıza bilgi --Arapça ilim-- meselesi
çıkıyor.
Peygamber SAS Efendimiz'in çok sevdiğim
ve zihnimde çok derin iz bırakmış olan bir hadis-i şerifini size
nakletmek istiyorum, sevgili dinleyenlerim!.. Peygamber Efendimiz
bir hadis-i şerifinde buyurmuşlar ki:
(El'ilmü hayâtül islâm ve imâdül
îmân) Çok hoşuma gidiyor bu ifadeler... (El'ilmü hayâtül
islâm) "İlim, bilgi, bilmek, öğrenmek İslâm'ın canıdır,
hayatıdır." Yâni, ilim varsa İslâm canlıdır; ilim yoksa İslâm
canını kaybetmiştir, ölüdür, yoktur.
(Ve imâdül îmân) "İlim aynı
zamanda imanın da direğidir." Demek ki, ilim olduğu zaman iyi
müslüman olmak mümkün olabilir, ilim olduğu zaman doğru bir inanca
sahip olunabilir. İlim olmadığı zaman insanın müslümanlığı ölmüş
demektir; çünkü, neyi nasıl yapacağını bilmediği için, artık
İslâmiyet bahis konusu olamaz. İmanı da ilim olmadan hatâlara
sürüklenebilir, batıl inançlara, yanlış inançlara insanlar
saplanabilir.
Hayatta sizler de, biz de her zaman
görüyoruz. Gerçekten ilim olmayan bölgelerde, cahillerin olduğu
yerlerde ve tahsilsiz, görgüsüz insanların arasında iman konusunda
da batıl inançların, hurafelerin yayıldığını görüyoruz.
Kur'an-ı Kerim'de yine çok kesin olarak
bildirilmiş olan bir husus var: Allah-u Teâlâ Hazretleri
Erhamür râhimîn'dir; yâni çok merhametlidir, merhametlilerin
en merhametlisidir. Kul hatasını anladığı zaman, tevbe ve istiğfar
eylediği zaman, kulu affeder. Fakat bir şeyi affetmeyeceğini
Kur'an-ı Kerim'de kesin olarak bildiriyor. İnanç bozuksa, şirk
varsa, müşriklik varsa, kâfirlik varsa; o zaman Allah-u Teâlâ
Hazretleri o insanı affetmiyor.
O halde bizim en çok dikkat etmemiz
gereken husus, inancımızın şirkten, küfürden, yâni müşriklikten,
kâfirlikten uzak olması, pâk olması, temiz olması, sağlam
olması... O halde ilim İslâm'ın hayatıdır, canıdır ve imanın da
direğidir. İslâm'ın canlanması için ilme sarılmamız gerekiyor;
imanın sağlam olması için, ayakta kalması için ilme sarılmamız
gerekiyor.
İlim hakkında Peygamber SAS
Efendimiz'in bize rivayet edilen pek çok hadis-i şerifleri var.
Onlardan bir kısmını, bu vesîle ile size nakletmek istiyorum.
Peygamber Efendimiz buyurumuş ki:
(El'ilmü hayrun minel amel)
"İlim iş yapmaktan, ibadet etmekten, amel eylemekten daha
hayırlıdır."
Başka bir ifadede:
(El'ilmü efdalün minel ibâdeti)
"İlim ibadetten daha üstündür." buyrulmuş. İlim öğrenmek hem
ibadettir, ibadetlerin en sevaplısıdır; hem de doğrudan doğruya
ibadetin kendisinden daha üstündür. Çünkü her şey ilme dayanıyor.
Yine ilim hakkında Peygamber SAS
buyurmuş ki:
(El'ilmü mîrâsî ve mîrâsül enbiyâi
kablî) "İlim benim mîrasımdır ve benden önceki peygamberlerin
mirasıdır." Kim ilim öğrenirse Peygamber Efendimiz'in sahib olduğu
hazinelere, zenginliklere sahib oluyor demektir. Peygamber
Efendimiz'den önce, insanların doğru yolu görmeleri için Allah
tarafından her beldeye gönderilmiş sayısını bilemediğimiz kadar
çok peygamberler, mürseller var; onların varisi olmuş olur. Bu da
çok büyük bir şeref alim için...
O halde ilme, Peygamber Efendimiz'in ve
diğer bütün peygamberlerin mirası olarak sımsıkı sarılmak
gerekiyor. İbadetten önce ve ibadetin, kulluğun, hayatın güzel
tanzim edilmesi için ilme sarılmamız gerekiyor.
Bir başka hadis-i şerifte Peygamber
Efendimiz buyurumuş ki:
(El'ilmü halîlül mü'mini) "İlim
mü'minin halîlidir." Halîl, çok samîmî dost demek... Yâni sırdaş,
birbirinin sırrına âşinâ olan, birbirini çok seven çok samîmî
insanlara halîl derler. İlim mü'minin halîlidir; yâni onun
sırdaşı, onunla haşi neşir olan, onunla çok samîmî olan çok yakın
arkadaşı demektir. Bu da güzel bir vasıf...
Bu bakımdan, ilmi bilen bir kimsenin
ilmi öğrenmek isteyen kimseye mutlaka vermesi lâzım!.. Bir talebe
bir hocadan bir şey istediği zaman, onun memnûniyetle ilmini ona
öğretmesi lâzım!..
Bu konuda bizim alimlerimizden rivâyet
edilenler, çok ibret vericidir. Meselâ geçtiğimiz 30 - 40 yıl
önce, İslâmî ilimleri öğretenlerin azaldığı zamanlarda yaşayan
bazı alimleri hatırlıyorum. Kendisinden ders görmüş meşhur
kimseler de var. Bu şahıslar sabah akşam cami köşesinde veyahut
buldukları herhangi bir mekânda, istekli talebelere İslâm'ı
zevkle, hevesle, aşk ile, yorulmadan öğretmişler.
Hattâ anlatmışlardı: Husrev Hoca
denilen bir alim... Tabii, sabahtan akşama kadar çalıştıktan sonra
insan evine yorgun argın döner, biraz da istirahat etmek
isteyebilir. Bazı kızlar gelmişler:
"--Hocam, biz camiye gelemiyoruz,
çalışmalarımız var; acaba bize geceleyin veya sabahleyin şu
vakitte grup halinde gelsek, ders verebilir misiniz?" demişler.
Onların o en müsâit olmayan zamandaki
isteklerini dahi, o alim reddetmemiş ve onlara ilim öğretmiş.
Hakîkaten de çok kıymetli talebeler yetiştirdiğini ve başlı başına
bir ilmî hareket meydana getirdiğini onu tanıyan kimselerden
öğreniyoruz. Allah bu alimlerin sayısını arttırsın... Ahirete
göçmüş olanların kabirlerine nurlar indirsin, ruhlarını şâd
eylesin... Makamlarını a'lâ eylesin...
Alimlerin, ilmin çok büyük sevabı var,
fevkalâde büyük ecir kazanmaya vesîledir. Peygamber SAS buyuruyor
ki:
(El'àlimü vel ilmü vel müteallimü
vel amelü fil cenneh.) "Bilen adam da cennettedir, ilmin
kendisi de cennete sokulacaktır. İlimle yapılan ibadette cennete
girecektir."
Başka bir hadis-i şerifte:
(E'àlimü vel mütallimü şerîkâni fil
hayr.) "İlmi öğreten ve ilmi öğrenen sevapta ortaktır." İkisi
de aynı miktarda sevap alır. Birisi ilim verdiğinden sevap alır,
ötekisi de ilim öğrenmesinden dolayı Allah tarafından sevap alır.
İlim insanı cennete götürür, cennet yoludur. İlim yoluna giren
insan, cennet yolunu tutturmuş bir kimse olur.
Alimler hakkında da bir çok hadis-i
şerifler var. Peygamber SAS Hazretleri buyuruyor ki:
(El'ulemâü veresetil enbiyâ')
"Alimler peygamberlerin varisleridir." Peygamberler arkalarından
mal mülk bırakmazlar, bu mânevî ilimleri, ledünnî ilimleri
bırakırlar. Allah'ın rızâsını gösteren ahkâmı öğretirler. Alimler,
onları bilen kimseler, böylece peygamberlerin varisleridir. Yâni
peygamberlerin makamlarının, vazifelerinin devamı bunlarladır ve
aynı hizmeti peygamberlerden sonra alimler götürürler.
Bir başka ifade var alimlerle ilgili:
(El'ulemâü ümenâür rüsul)
"Alimler rasullerin emin kimseleridir. Bir başka rivâyette de:
(El'ulemâü ümenâül ümmeh)
"Alimler ümmetin emin kişileridir." Burdaki eminden maksat,
kendisine bir şeylerin verilip emanet edildiği kimse demek... Yâni
ümmetin emânet edildiği, peygamberlerin ümmetlerini emanet
ettikleri kimseler demektir alimler... O halde bunların makamının
ne kadar üstün olduğunu, bu hadis-i şeriflerden görülüyor.
Bir başka hadis-i şerifte de:
(El'ulemâü mesâbîhul ard.)
"Alimler yeryüzünün ışıklarıdır, ışık tutan kandilleridir.
Karanlıkları aydınlatan nurlarıdır." buyrulmuş.
O halde Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin
rızâsını kazanmak için, ömrümüzü Allah yolunda, Kur'an-ı Kerim
yolunda, hadis-i şerif yolunda, dinimizin ahkâmı yolunda, Allah-u
Teâlâ Hazretleri'nin sevgisini ve rızâsını kazanma yolunda
geçirmeye gayret edeceğiz. Amacımız bu olacak. Çünkü, dünyaya bir
imtihan için gönderildiğimizi biliyoruz. Bu dâr-ı dünya bir dâr-ı
imtihandır. Burada bu imtihanı gördükten sonra, ahirette bu
imtihanın sonuçlarını alacağız. Allah'ın sevdiği bir kul olarak
yaşamış olan, Allah'ın sevdiği işleri yapmış olan, ahirette çok
büyük mükâfatlarla taltif olunacak, sonsuz, ebedî, hàlidî
nimetlere nâil olacak; cennette büyük nimetler içinde sonsuz
olarak kalacak.
Kötü insanlar, Allah'ın rızâsına uygun
olmayan işler yapanlar, zulmedenler, kâfir olanlar, müşrikler de
ebedî olarak cehennemde kalacaklar ve ettiklerinin cezâsı sonsuz
olarak ahirette devam edecek. O halde, Allah'ın rızâsına uygun
hareket etmek amacımız olmalı!..
Onun için, bizim büyüklerimiz şöyle
bize şöyle bir formül ile bu gerçeği bildirmişler:
(İlâhî ente maksdî ve rıdàke
matlûbî) diyoruz. Bu cümlenin mânâsı: "Yâ Rabbi benim muradım,
gayem, arzum, dileğim sensin. Ben senin rızânı taleb ediyorum,
rızânı istiyorum, her işte rızânı arıyorum. Râzı isen, rızân
varsa, ben o işi yapacağım. Râzı değilsen, memnun olmayacaksan, o
işi yapmayacağım; gayem budur." demiş oluyoruz.
O halde, Allah'ın rızâsına uygun
yaşamak gayemiz... Bunu bu sözlerle de ifade etmiş oluyoruz. Fakat
bunu sağlamak için aracımız, vasıtamız, kaynağımız ilim... Eğer
ilmi bilirsek, bizim müslümanlığımız canlıdır ve Allah'ın rızâsına
uygun olanı, Allah'ın rızâsına uygun olmayandan ayırmak mümkün
olur. Güzel şeyleri yapmamız mümkün olur. Ömrümüzü sevaplı, başka
insanlara faydalı ve güzel şeylerle geçirmemiz mümkün olur.
İmanımız sağlam olur, hurafelerden, batıl inançlardan kendimizi
rahatlıkla korumuş oluruz. Sağlam bir yolda, akıl ve mantık
yürümüş hem dünyamızı hem ahiretimizi ma'mur etmiş oluruz.
Onun için, din büyüklerimizden birisi
diyor ki: "Dünyada izzet ve îtibar isteyen ilme sarılsın!" Yâni,
dünyada bir mevkî makam sahibi olmak istiyorsa birisi, yükselmek
istiyorsa; devlet kademelerinde veya insanların yanında yüksek bir
mertebe kazanmak istiyorsa, ilim öğrensin!.. Dünyada yükselmek
isteyen ilim öğrensin!..
"Ahirette yükselmek isteyen, ahiretin
yüce makamlarını isteyen; o da ilim öğrensin!.." Demek ki hem
dünya hem ahiretin izzet ve îtibarı ilim ile olacaktır. O halde
ilme sımsıkı sarılmamız gerekiyor.
İlme sarıldığımız zaman, devamlı ilimle
meşgul oldukça, ilmi öğrenmeye çalıştıkça ibadet yapmanın sevabını
alacağız ve bunun dışında yapmış olduğumuz ibadetlerimiz, ilmin
ışığında yapıldığı için Allah'ın rızâsına uygun olacak, böylece
sevabımız çok olacak. Çünkü, alimin uykusu bile ibadettir. Onun
namazı, alimâne huşû ile, hudu ile kılınan namaz, cahilin
namazından, orucundan, haccından çok daha fazla sevaplıdır. O
büyük sevapları alacak demektir.
Fakat, ilmin de bir şartı vardır. İlmin
şartı, ilmiyle insanın amel etmesidir, ilmini uygulamasıdır. Yâni,
sadece bilmek insana sevap kazandırmıyor, bildiğini uygulamak
sevap kazandırıyor. Şöyle söyleyelim meselâ, bir insan gıybet
etmenin günah olduğunu dinî kitaplardan okumuş, öğrenmiş olabilir.
Bir müslüman kardeşinin olmadığı bir yerde, onun arkasından onun
mevcut olan bir kusurunu söylemek gıybet oluyor. Günahtır,
söylememesi lâzım, onu çekiştirmemek lâzım; o toplulukta o yok
iken onun aleyhinde konuşmamak lâzım!.. Bunun günah olduğunu
biliyor bir kimse... Tamam bu ilimdir, bilgidir; fakat kâfi
değil... Bu bilgiyi insanın uygulaması lâzım!.. Yâni fiilen bir
başkasının aleyhinde konuşmaması lâzım, konuşmayan bir insan
olması lâzım! Gıybetin günah olduğunu bilen bir insanın bu günahı
işlememesi lâzım!..
Günah olduğunu biliyor da yine
işliyorsa, bu sefer tabii bundan dolayı ayrıca cezâsı olacak. Hem
biliyorsun, hem de bildiğin halde yapıyorsun diye, bundan dolayı
cezası olacaktır.
O halde ilmin şartı, bildiğini
uygulamasıdır. Onun için Peygamber SAS Efendimiz'in bir hadis-i
şerifi vardır bu konuda: "Alim, az bile olsa bildiğiyle amel
eyleyendir." Yâni, bildiğini uyguluyorsa, onunla mucibince amel
ediyorsa, alimdir. Amma, mucibince amel etmiyorsa, o alim
sayılmaz. Yüzlerce kitabı ezbere bilse, kütüphaneden kitabı
çekmeden, gözlüğünü takmadan içindekileri bilen bir kimse bile
olsa, bildiğini uygulamadığı için alim vasfına sahib olmuyor.
Yâni, o yeryüzünün kandili olan şerefli insanlardan sayılmıyor.
Peygamber Efendimiz'in varisleri olan o şerefli insanlardan
sayılmıyor. Ümmetin kendisine emanet edildiği kimselerden
sayılmıyor.
O halde güzel kulluk, iyi kulluk yapmak
için, Allah'ın rızâsını kazanmak için ilim öğreneceğiz ve böylece
islâmımızı ve imanımızı sağlamlaştıracağız, güzel yapacağız.
Bildiğimizi uygulayacağız.
Bir hadis-i şerifinde Peygamber SAS
buyuruyor ki:
(El'ilmü ilmân) "İlim iki
tiptir, iki çeşittir. (Fe ilmün sâbitün fil kalb) Bunlardan
birisi, insanın gönlüne yerleşmiş ve orada sebat bulmuş, sabit
olmuş, yer tutmuş olan ilimdir. (fezâke ilmün nâfi') İşte
bu faydalı ilimdir. İstenen, arzu edilen ilim budur.
(Ve ilmün fil lisân) Birisi de,
gönle girmemiş, sadece dilinde kalmış insanın... (fezâke
hüccetullàhi alâ ibâdihî) Bu ilim de Allah'ın kulları
aleyhinde ahirette, Mahkeme-i Kübrâ'da kullanacağı bir delilidir.
'Bak sen dilinle bunu söylemişsin ama, onun mûcebince amel
etmemişsin!' diye Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin onun aleyhinde
delil olarak göstereceği ilimdir." Yâni, eğer ilim sadece dilinde
ise, gönlüne yerleşmemişse, içine te'sir etmemişse, kendisine
hakim olmamışsa, sadece dilde kalması kıymetli değil...
Yine bir başka hadis-i şerifte --bu
konuyu açıklayan bir hadis-i şeriftir bu da-- Peygamber Efendimiz
alimleri üçe ayırıyor:
(El'ulemâü selâsetün) "Alimler
üç çeşittir. (Racülün âşe bihin nâsü ve âşe biilmihî) Bir
alim ki insanlar onun ilminden istifade ediyor ve kendisi de
ilmini uyguluyor, ilmiyle amel ediyor, sevaplar kazanıyor." İdeal
alim tipi bu...
(Ve racülün âşe bihin nâsü ve ehleke
nefsehû) İnsanlar bu ikinci tip alimin ilminden
faydalanıyorlar. Çünkü bilgi veriyor, ders veriyor, okutuyor,
üniversitede hocalık yapıyor, yazılar yazıyor diyelim misal
olarak; insanlar istifade ediyorlar. Fakat, (ehleke nefsehû)
kendisini helak ediyor. Niye?.. Çünkü, bilgisini uygulamıyor,
Allah yolunda yürümüyor ve Allah'ın emirlerini tutmuyor. Demek ki,
başkasına faydalı oluyor ama, kendisini helâk ediyor. Hani
büyüklerimizin söylediği gibi, mum gibi... Kendisi yanıyor,
eriyor, yok oluyor, fakat başkalarını aydınlatıyor. Bu ikinci tip
alim...
(Ve racülün âşe biilmihî ve lem yaiş
bihî gayruhû) Üçüncü tip de; alim, biliyor Allah'ın neleri
sevdiğini ve uyguluyor. Fakat başkasına bir faydası yok, kendi
halinde, içine kapanık yaşıyor ve böylece sevap kazanıyor.
Tabii bu üç tipten en faydalısı,
ilminden kendisinin de faydalandığı, başkalarını da
faydalandırdığı alim tipidir. O halde biz de böyle olmağa gayret
etmeliyiz.
Özetlememiz gerekirse bu cuma
sohbetimizi, sevgili Akradyo dinleyenlerim: Allah'a güzel ibadet
etmekle vazifeliyiz. İbadetlerimiz hayat tarzımız demektir.
Hayatımızdaki her hareketimiz, davranışımız ibadet sayılabilir,
niyetimiz halis olduğu zaman... Fakat davranışlarımızı, hayatımızı
ilmin ışığında düzenlemeli ve seçeneklerimizi ilme göre
seçmeliyiz, tercihlerimizi ona göre yapmalıyız. Onun için de
İslâmî ilimleri öğrenmemiz gerekiyor.
Peygamber SAS, ilmin kaynakları olarak
buyurumuş ki: "İlim üç tanedir ana olarak: Birisi Allah-u Teâlâ
Hazretleri'nin Kur'anındaki muhkem ayetler; ikincisi Peygamber SAS
Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi; üçüncüsü bunlardan çıkartılmış
olan hükümler... Bundan sonrası artık ilâvedir.
Demek ki ana kaynaklarımız Kur'an-ı
Kerim, hadis-i şerifler ve bunlardan çıkartılmış olan dinî
hükümler olmuş oluyor. Bunları bileceğiz ve bunları hayatımıza
uygulayacağız. İlmimizle amel edeceğiz. Eğer sadece kendimiz
hayatımızda tatbik ederse, bunun sevabını alırız. Fakat daha
sevaplı olan ve benim herkese tavsiye ettiğim nokta, tercih
ettiğim husus, hem bileceğiz hem de bildiğimizi başkasına
öğreteceğiz. Yâni bir tek bilgi bile bilsek, bunu çocuğumuza
söyleyebiliriz, hanımımıza söyleyebiliriz, komşumuza
söyleyebiliriz, yolda arkadaşımıza söyleyebiliriz.
Peygamber Efendimiz SAS, bir hadis-i
şerifinde buyuruyor ki: "Bir toplantı yapılıp da, o toplantıdan
insanlar bana salât ü selâm getirmeden, Allah'ın emirlerinden
bahsetmeden kalkarlarsa, sanki bir leşin etrafına toplanıp kalkan
hayvanlar gibi olurlar." buyuruyor. Demek ki, özel sohbetlerimizi
bile ilimle zinetlendirmeliyiz. Allah'ın emirlerini herkese
anlatmağa çalışmalıyız.
Hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz'in
sahabesi çok kıymetli insanlardı ve ümmetin Peygamber
Efendimiz'den sonra sıralamada ikinci tabakada gelen en üstün
tabakasıydı sahabe-i kiram... Bunların hepsi bizim bugünkü bilim
seviyemizi düşünecek olursak, bu seviyemize muhakkak sahip
değillerdi. Bizim onlardan bazı konularda daha fazla şeyler
bildiğimiz muhakkaktır. Fakat onların üstünlüğü;
1. Peygamber Efendimiz'in sohbetine
nâil olmuşlar ve dini en sağlam kaynağından, en yakından, en güzel
tarzda öğrenmiş idiler. Bu idi üstünlükleri...
2. Bildiklerini kendileri uyguladıkları
gibi, başkalarına da anlatıyorlardı. Hattâ doğdukları yerde
durmadılar, dünyanın her yerine yayılarak İslâm'ı yaymağa gayret
ettiler ve Allah'ın emirlerini başkalarına öğretmeğe gayret
ettiler.
Bizler de aynı sahabe-i kiram
zihniyetiyle hareket etmeliyiz. Onların yaptığı gibi yapmağa
çalışmalıyız. İlmi öğrenmeliyiz, kendimiz uygulamalıyız. Az da
olsa, bu bildiğimizi başkalarına anlatmağa ve İslâm'ın
güzelliklerini insanlara öğretmeğe gayret etmeliyiz.
Bu insanlar en yakınlarımızdan
başlayarak halka halka hayatta karşılaştığımız, çeşitli
münasebetlerde bulunduğumuz insanlar olabilir. Önce çoluk
çocuğumuzu İslâm'a göre yetiştirmek vazifemiz oluyor, hanımımızı
yönlendirmek vazifemiz oluyor; bu birinci vazifemiz... Ondan sonra
akrabamıza, yakınlarımıza, dostlarımıza İslâm'ı anlatmalı, her
fırsatta İslâm'ı başkalarına bir parça daha öğretmeye gayret
etmeli!..
Hukuk fakültesini birincilikle bitirmiş
bir kardeşim vardı. Çok başarılı bir öğrenciydi, hayatta da şimdi
başarılı oldu; Allah selâmet versin... O üniversitede iken sohbet
ettiğimizde demişti ki: "Ben her fırsatta fırsatı ganimet bilirim,
İslâm'la ilgili birkaç söz söyleyerek etrafıma faydalı olmağa
çalışırım." demişti. Misâl de vermişti. Birisi gelmiş yanına demiş
ki:
"--Sana hayranım, çok çalışıyorsun ve
hukuk fakültesi gibi zor bir fakültede de birinci olmuşsun. Nasıl
sağladın bunu?.."
Tabii, bir insanın yüzüne karşı
öğülmesi onu şımartabilir. Kardeşimiz düşünmüş. "Estağfirullah!"
demiş. Tevâzu duygularına kendisini çekmeğe çalışmış ama,
hemen karşısındakine demiş ki:
"--Benim bu çalışmalarımın kaynağı
imanımdır. Ben müslüman olduğum için, mü'min olduğum için
başarılıyım. Bu başarıyı imanıma ve müslümanlığıma borçluyum."
demiş.
Bu fırsattan dahi istifade ederek,
karşısındakinin kendisine olan hayranlığını, İslâm'a olan
hayranlığa döndürmeğe gayret etmiş. Biz de hayatımızda böyle
yaparsak, sahabenin --rıdvânullahi aleyhim ecmaîn--
davranışı gibi davranmış oluruz. Böylece İslâm'ın yayılmasına
karınca kararınca hizmet etmiş oluruz.
Sevgili dinleyenlerim! Cumanız mübarek
olsun... Allah size, ömrünüzü rızâsına uygun geçirmeyi nasib
eylesin... çok hayırlı ilimler öğrenmeyi, faydasız ilimlerden uzak
durmayı, ömrünüzün her anını, her saniyesini güzel değerlendirmeyi
nasib eylesin...
Gönlünüzce, temenni ettiğiniz gibi,
hoş, mutlu ve bahtiyar bir ömür sürmenizi ve Allah-u Teâlâ
Hazretleri'nin huzuruna sevdiği, râzı olduğu bir kul olarak
varmayı; ahirette her türlü nimetlerine, mutluluklarına cennette
nail olmayı nasîb ve müyesser eylesin...
Hepinize dünya ve ahiretin hayırlarını
dilerim. Aziz ve sevgili dinleyenlerim!..
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve
berekâtüh!..
26 Ocak 1996 - AKRA
|