|
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi,
ihsanı, ikrâmı, lütfu dünyada, ahirette üzerinize olsun...
Hayatımızın gayesi Allah'ın sevdiği bir
kul olarak yaşayıp onun rızasına ermektir. Bu rızayı kazanmak tek
bir yolla değildir. Yerine göre hizmet değişir, rızayı kazanma
yolu değişir; başka bir şey yapmak, daha sevablı olabilir. Yerine
göre de umumî hatlarıyla sevab olan bir hareket, yapılış tarzına
veya niyetine bağlı olarak sevab değil, günâh bile olabilir.
Meselâ, bir seferde orduya Peygamber Efendimiz SAV, oruç
tutmamalarını tavsiye buyurdu. Seferî halde iken oruç tutmak farz
değil. Hava sıcak, savaşa gidiyorlar, yorgunlar, su
imkansızlıkları var... İklim --sıcaklığı dolayısıyla-- bir bakıma
sert. Fakat bazıları dediler ki: "Bunu Peygamber Efendimiz bize
acıdığı için, dayanamayız diye söyledi. Biz gene tutabiliriz,
dayanıklıyız." Ve tuttular... Fakat bayıldılar, halsizleştiler,
yığılıp kaldılar. Hizmetleri başkaları yaptı. Ayrıca onlara da
hizmet ettiler, onları da kolladılar. O zaman Peygamber Efendimiz
buyurdu ki: "Bu gün oruç tutmayanlar sevabları aldı götürdü!.."
Normal olarak oruç tutmak sevap ama o gün oruç tutmayanlar
sevabları aldı götürdü. Çünkü oruç tutanlar ötekilere yük oldu.
Hizmet de edemediler, nötr de kalmadılar, negatife düştüler.
Normal olan ibadetler sevabdır. Ama bir
insan, "Ben ibadet yapıyorum!" diye kendisine bir emniyet gelirse,
bir gurur gelirse, bir böbürlenme gelirse, bir rahatlık ve rehavet
gelirse, bir garanti duygusu gelirse, sevab değil günah bile
kazanabilir. Buna ibadette mağrur olmak diyoruz. Mağrur olmak,
kibirli olmak manasına değil de; aldanmak demek. Arabcada, mağrur:
aldanmış; gurur: aldanma demek. Yâni bizdeki gibi, kibirlenmek
burnu büyük olmak manasına gelmiyor. İbadetine mağrur olmak,
ibadetine aldanmak... Niçin aldanıyor insan? Genel olarak
ibadetini sevablı sanıyor da ondan dolayı aldanıyor. Mühim olan
Allah'ın rızasını elde etmek. Allah'ın rızasını elde edemediğin
zaman ibadet dahi telef olabiliyor.
Onun için ibadet eden insan ibadetine
mağrur olmayacak. Yaptığı ibadetleri toplasa, "Bir göz nimetinin
karşılığı olamaz, bir nefeslik sıhhatin karşılığı olamaz!" diye
düşünecek; ve insan içinde yaşadığı anda "Allah'ın rızasını elde
etmenin şekli, yolu acaba nedir?" diye kendisine soracak, daima
onu kollamaya çalışacak. İşte her anda bu şuurda olursa, insan o
zaman sevab kazanıyor. Yâni birisiyle dargın; barışması lâzım,
nefsi istemiyor, barışıyor... Filânca işi yapması lâzım; nefsi
istemiyor, kendisini zorluyor, yapıyor... Önüne çeşitli ihtimaller
çıkmış; bu ihtimallerin içinde kendi keyfine uygun olanını değil
de, "Acaba Allah'ın rızasına hangisi daha uygundur?" diye
düşünüyor, onu yapıyor, işte bu...
Şimdi onun için Allah'ın rızasını
kazanmak, hayatı Allah'ın rızasına uygun geçirmek, sadece camiye
girip çalışmak demek değildir; ya da, eski ümmetlerin âbidlerinin
cemiyetten kaçarak --ki buna ruhbanlık deniliyor-- yaşadıkları
gibi yaşamak değildir. (Rahib: kaçan demek; rehebe: korkup
kaçan manasına gelen bir fiil.) Dağın başına çıkıyor veya
mağaranın içine giriyor.
İyi ama insan, toplum hayatı içinde
yaşamaya müsait. İnsanlar toplum halinde yaşamaya göre yaratılmış
varlıklar. Arılar gibi meselâ. Arı tek başına yaşayamıyor. Arı da,
karınca da, tabiatta daha başka bazı gelişmiş varlıklar da sürüler
halinde ve başkanları var; arıların beyi, karıncaların beyi, filan
gibi. Onun etrafında öyle kümelenerek yaşıyorlar. İnsan toplumları
da böyle. Tek başına yaşadığı zaman başkasına bir faydası olmuyor.
Hayatın bütün ihtiyaçlarını karşılaması mümkün olmadığından, akla
ve mantığa ve ilme, ve sosyal kârlılık ve faydaya da uygun değil
tek başına yaşamak.
İslâm tabiat dini olduğu için, yâni
hilkate ve fıtrata ve tabiata uygun olduğu için, toplum içinde
olmayı tercih ediyor. Bir kenara çekilip kendi başına, ibadet
hazları içinde, memnun yaşamaktansa; toplumun içine girip toplumun
fertlerinin kendisine ezâ ve cefâ ve zulmüne tahammül etmek, daha
sevaplı olarak gösteriliyor. O bakımdan Allah'a en çok, en
hayırlı, en güzel hizmet eden kimse illâ hoca veya müezzin veya
müftü veya derviş demek değildir. Aslında derviş demektir de, yâni
bizim bugün anlaşılan yozlaşmış manasıyla değildir. Hani:
Dervişlik olaydı tac ile hırka;
Alırdık biz dahi, otuza kırka!
dediği gibi şairin, hicvettiği tarzdaki
şekil; yâni dervişliği potur veya şalvar veya sarık veya misvaktan
ibaret sanan zihniyet...
Onun için, yâni bu bir umumî kaide
olduğu için, çok daha değişik meslekten olan bir kimse, İslâm'a
çok daha büyük bir hizmet sağlayabilir, müslümanlara çok daha
büyük fayda sağlayabilir. Ve bunu iyi bir niyetle yapmışsa, şuurla
yapmışsa belki bir müftüden, bir hocadan, bir müezzinden, bir
âbidden, bir zâhidden daha çok sevab kazanabilir. Çünkü sevabların
ölçülmesinde kriterler, çeşitli ölçüler var. İhlâs ölçüsü var;
yâni, yapılan işin halis niyetle yapılması, ihlâsla yapılması...
Tamam, iki ibadet bunda eşit ise, aynı ihlâsla yapılmış ise; iki
kimse iki iş yapmış, ihlâsları eşit ise, bu sefer başka bir kriter
ortaya çıkıyor: Faydası daha çok olan daha kârlı oluyor.
(Hayrün nâs, enfauhüm linnâs)
"İnsanların en hayırlısı, müslüman halka en çok faydası
dokunandır." Daha az faydası dokunan daha az sevap kazanıyor, daha
çok faydası dokunan daha fazla sevab kazanıyor. Bir fakiri doyuran
bir insan bir birim sevap kazanıyorsa, üç fakiri doyurduğu zaman
elbette, adalet-i ilahiye icabı aynı şartlarda yapmışsa daha fazla
sevap kazanıyor... Veya bir aileye faydalı olacak bir iş yapmışsa
çok daha fazla sevap kazanıyor. Veya bir asra faydası dokunacak
bir iş yapmışsa sevabı daha fazla oluyor... Veyahut bir ümmete
çağlar boyu fayda sağlıyacak bir iş yapmışsa onun faydası en fazla
oluyor.
Bu bakımdan ölçülecek olursa en sevaplı
meslek, irşad mesleği olur. Çünkü insanları irşad ediyorsunuz,
hidayetine vesile oluyorsunuz, hak yola giriyor; ve onun yaptığı
a'mâl-ü saliha, hayrât ü hasenât, onun doğru yola girmesine vesile
olan insana veriliyor. Ondan bir şey eksilmeden misli, sebeb olana
da veriliyor.
(Eddâllü alel hayri kefâilihî)
Hayra delalet eden onu yapmış gibi olduğu sebebinden... Onun için
bazen başka mesleklerden olan insanlar büyük sevaplar
kazanabilirler. Ama iman ve ihlâs, önde gelen ilk vazgeçilmez
temel şart!.. Yarışa katılabilmenin şartı. Yarışa katılmayan bir
kimse hızlı koşsa da derece verilmez kendisine. Onun için, hani
sorarlar ya: "Edison cennete girecek mi, girmeyecek mi?.."
Girmeyecek!.. Mü'minler cennete girecek. Mü'min olmayan girmediği
için, Edison cennete girmeyecek diyebiliriz. Bilmiyoruz,
bilmediğimiz bir zamanda gizli, gizli iman etmişse, namaz
kılmışsa, Hazret-i Peygamberimiz SAV'i peygamber olarak tanımışsa,
o zaman belki cennete girecektir; ama bunu yapmamışsa, girmeyecek.
Yâni ortalığı aydınlatması ona bir fayda sağlamayacak, çünkü ilk
şart iman...
Şimdi ortada bir büyük ümmet var,
Ümmet-i Muhammed... Peygamber SAV' in ümmeti... Hepsi bizim
kardeşimiz. Siyah, sarı veya kızıl; rengi ne olursa olsun mü'min
kardeşimiz. Hangi ırktan ve milliyetten olursa olsun bizim
kardeşimiz. Bu ümmet, organize güçlerin karşısında mağlup ve
mağdur durumda... Bir iki asırdır bu mağlubiyetin ızdırabı içinde
yaşıyoruz. "Bu mağlubiyet neden oldu, neden devam ediyor, niçin
biz ayağa kalkıp toparlanamıyoruz?" diye sorduğumuz zaman, mesele
dinî konulardan beşerî, dünyevî, maddî konulara kayıyor.
Yâni bir ümmetin ayakta durması, sağlam
durması meselesi bahis konusu olunca, iş inançtan, ibadetten;
baraja, elektriğe, elektroniğe, makineye, inşaata kayıyor!.. O
konularda Ümmet-i Muhammed'in bilgilenmesi gerektiği
anlaşıldığından, bizim dinî hizmet gayesiyle çıktığımız yolda
başkaları bizi, dinî olmayan başka işleri yapıyor diye görünce
şaşırıyor. "Allah Allah! Sen hocasın ve sakallısın, bu işlerle
senin ilgin ne?.. Sana ne yönetimden, sana ne falanca işten,
filanca işten?" diyor. Ama tabii o, İslâm'ın ana yapısını
bilmediği için söylüyor. Biz Allah'ın rızasını düşündüğümüzden,
Allah'ın rızasının da nerede olduğu meselesi ince bir mesele
olduğundan; güzel bir bakış, doğru bir muhakeme ve hassas bir
sezgiye bağlı olduğu için, o anlayamıyor. "Allah Allah! Abdestini
al, namazını kıl be adam! Senin caminin dışında işin ne?.. Geçir
başına takkeyi, Kur'anı Kerim oku!" filan diyor. Ama biz de
biliyoruz ki, hizmetin faydası ne kadar şumüllü olursa, o kadar
sevabımız çok olur.Onun için hizmete koşuyoruz.
Onun için bizim dergâhımızın çok bariz
bir özelliği, ilâhiyat dışındaki pek çok meslekten pek çok
kardeşimiz var; mühendis, doktor... Doktor kardeşlerimiz güzel
organize de oldular; vakıflar kurdular, müesseseler kurdular ve
kendilerini ispat ettiler. Yâni sosyal çalışmalar ile kendi
varlıklarını kabul ettirdiler, dua topladılar, takdir topladılar.
Her halde büyük sevab da topluyorlar, niyetlerine göre...
Mühendis kardeşlerimiz de bizim önemli
bir grubumuzu teşkil ediyor. Ve bugün her şey kompütüre, hesaba,
planlamaya, planlı çalışmaya bağlı olduğu için; kaba bir işçinin
elinde kazma ve küreği olan bir işçinin yaptığı işi; onun gibi 100
tanesinin, 200 tanesinin yapamayacağı işi, teknoloji bir makineye
yaptırtabiliyor... Dağları devirtebiliyor, vadileri
geçirtebiliyor... Denizin dibine, yeryüzünün derinliklerine,
binlerce metre aşağıya, gökyüzünün yüksekliklerine, fezanın içine
doğru insanın atılımları genişleyebiliyor.
Şimdi eğer biz bu çalışmalarda, bizim
hasmımız olan ve bizimle uğraşan, bize haçlı seferleri düzenleyen,
bizi içimizden hançerleyen, İslâm düşmanı, mü'min düşmanı, Allah
düşmanı, Kur'an-ı Kerim düşmanı, Hz. Peygamber SAV'in düşmanı olan
insanlardan geri kalırsak, bu sefer dini hizmetlerde de geri
kalıyoruz. Onlar bizi mağlup edince istediğini yaptırıyor veya
yaşama hakkı tanımıyor, çoluk çocuk katliam ediyor... Ölenler
şehid oluyor, kalanlar o ağır baskının altında dini vazifelerini
yapamıyor... Zaman içinde direttiği zaman kâfir, bizim
evlâtlarımızı raydan çıkartabiliyor, kendisine benzetebiliyor.
Geçen gün gazetede bir haber çok acı
bir tablo çiziyor: Ermeniler Azerbaycan'ı bombalamış, bombalanan
yerlerden birisi de rakı-votka fabrikası... O da yerle bir olmuş.
Büyük zarar olmuş. İnsan hemen anlıyor yâni, "Niye Ermeni
Azerbaycan'da, Nahcıvan'da galip?.. Allah niye mü'min kullara
yardım etmiyor?.. Mü'min kullar niçin mağdur ve müteessir ve
mustaz'af?.." Anlıyor.
Kıbrıs'ı da hatırlıyorum. Kıbrıslı
mücahidler bir kartpostal bastırmışlardı, gazetelerde çıkmıştı.
Gözümün önündedir: Bir meyhanenin önünde silahları almışlar, şöyle
iki sıra, üç sıra dizilmişler, bir kartpostal resmi. Hani, sınıf
resmi filan gibi; okullarda vardır, 20-30 kişi bir arada
çekilir... Tam da yukarıda bir levha var; onun esprisini bile
anlayamamışlar. Yâni, bilmem ne meyhanesinin önünde mücahidler
resim çektirmişler. Kıbrıs Mücahidleri... Yâni mağlubiyet,
arkasından zaafı, arkasından dini bilgilerin öğrenilmemesini,
sonunda da Allah'a iyi kulluk yapma imkânlarının kaybolmasını ve
ümmetin evlatlarının zayıf müslümanlar olmasını; bir zaman sonra
da, dinini imanını unutup başka yerlere ayağının kaymasını intâc
ediyor, o sonucu veriyor.
Meselâ, Avustralya'ya gittik.
Avustralya'da Bosna-Hersek'ten, Yugoslavya'dan I. Cihan Harbi'nde,
II. Cihan Harbi'nde oraya gitmiş insanlar var; namazı, niyazı
unutmuşlar, çocukları İngiliz isimleri almışlar... İç şehirlerde
bazı insanlar var; Asyadan, Afganistan'dan gelmişler. "Efendim,
dedem müslümandı, namaz kılardı!" diyor ama, şimdi kendisi
kiliseye kayıtlı, hristiyan olmuş ve bu işin farkında da değil.
Bizim arkadaşlar oraya gidince "İşte dedemiz de müslümandı. Biz de
müslüman olmak isteriz!" filan diyor ama, acı bile duymuyor. Yâni
"Niye ben hristiyan oldum, niye ben kiliseye gidiyorum?" demiyor.
Çünkü, çevresi hep aynı durumda olduğu için, o da çevreye uymuş,
hristiyanlaşmış ve o tarzda yaşayışı tabii bir yaşayış olarak
görmüş.
Demek ki; mağlubiyet cehaleti
getiriyor, cehalet iman zaafını getiriyor, iman zaafı küfrü davet
ediyor, küfür de felaketlere sebeb oluyor!.. Yâni kâfir olunca da
Allah'ın yardımı, nusreti, avni, inayeti olmuyor. O zaman bombalar
yağıyor, katliamlar oluyor, vs. vs... Ama insan mü'min-i kâmil
olarak kalsa; ölse şehid olur, kalsa gazi olur. Yâni bir mü'min-i
kamilin hayatta karşılaşacağı hiç bir iş onu zarara uğratmaz,
zarar dîde etmez. Neden?.. Her halükârda sevab kazanır. İşte
bundan dolayı dünya gözümüzde olmasa bile, dinimiz ve imanımız
için, dünyada da güçlü ve kuvvetli olmalıyız. Onun için Kur'an-ı
Kerimde Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
(Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min
kuvvetin) "Kâfirlere karşı gücünüzün yettiğince kuvvet
hazırlayın!" Dünkü gazetelerde okudum: Ermenilerin kullandığı
silahların nükleer, biyolojik mahiyette mermileri olduğu
anlaşılmış ve hastaların vücudlarından çıkartılan mermiler tahlil
edildiği zaman, böyle bir silahla mücadele ettikleri görülmüş...
Bugünkü gazetelerde var: Azerbaycan'ın başkanı Ayaz Muttalibov,
meclisi feshetmiş, arkasında KGB desteği; "İcab ederse diktatörlük
kurarım!" diyor, seçimleri yaptırmıyor... Yâni, halkın genel
isteğine uymuyor. Güya, Azerbaycan hürriyetini kazandı; ama KGB
faaliyette, kuklalar sahnede... Yine mağdur olan bizim müslümanlar...
Yâni sosyal konulardaki cahillik, teknik konulardaki cahillik,
savaş konusundaki cahillik, hukuk konusundaki cahillik...
Cahilliğin her türlüsü fena, her türlüsü fena...
Siyasi ilimlerde cahil bizim
kardeşlerimiz. Oyunları anlamıyor; "Kim kukladır, kim gerçek
hizmet ehlidir?" bu gürültüye gitmiş, karambolde. "Yâni dost kim,
düşman kim?" belli değil. Ama biliyoruz ki bazıları
düşmanlarımızın kuklası, onların borusunu öttürüyor, onların
menfaatine çalışıyor, bizim aleyhimize... Fakat bu değerlendirme
normal yapılamamış, her ağızdan bir ses çıkıyor; bu da fena!..
Yâni, her şeyi ehline bırakmak lâzım, o cevap versin; ötekilerin
de ona uyması lâzım.
Adam fen fakültesinde astronomi
doçenti, Risale-i Halidiye'yi tenkid ediyor. Yahu sen gök
yüzündeki yıldızları teleskopunla seyretmeye baksana!.. Yâni senin
konun değil ki Risale-i Halidiye!.. Sen Risale-i Halidiye'yi yazan
Halid-i Bağdadî gibi Arapça bilirmisin, ayet bilirmisin, hadis
bilirmisin?.. Ne bu böyle yâni, yarım yamalak bilginle niye kendi
konunun dışına çıkıyorsun?.. Bırak o zaman astronomi doçentliğini,
ilâhiyata geç; o konularda bir derinleş bakalım ne diyeceksin?..
Bütün ilahiyat doçentlerini,
profesörlerini çağırdık sempozyumda; "Tasavvuf nedir, konuşun!"
dedik. Rüşvet mi verdik kendilerine?.. Hepsi tasavvufun hak yol
olduğunu pasiflik olmadığını, gerçek aktivite olduğunu ve
mutasavvıf büyüklerimizin İslâm'a çok faydalı çalışmalar yaptığını
ispat ettiler. Kitab olarak neşrettik kimse bir şey diyemiyor.
Konuşanlar doçent ve profesörler. Yâni sen ne oluyorsun kenarda,
kaldırım mühendisi!.. Olmadık işle meşgül. Herkes ihtisası dışına
çıktığı için iş belli olmuyor.
Bakın Afganistan'a yardım toplanıyordu
buralarda; ben yardımı şuna veya buna vermedim. Orada bulunan bir
kardeşimiz vardı; Mehmet... Ona götürdüm verdim. Neden?.. Bir
beldenin, bir ülkenin iç şartlarını orada yaşayan insan bilir.
Türkiye'yi düşünün! Türkiye'yi dışardan gören bir insan, hangi
zümreleri ilk başta görür ve kimleri İslâm'a hizmet ediyor sanır;
ama işin iç yüzünde iş nasıldır?.. Kim kimin peşindedir, neyin
peşindedir? Onu ülkenin içindekiler daha iyi bilir. O bakımdan bir
kere hepinizin içinde ihtisasa bir hürmet olmalı. Bir işin kökünü
tam anlama, inceleme, peşine düşme ve mahiyetini ortaya çıkarma
sevgisi, hakikat aşkı olmalı hepinizin içinde!.. Palavralara,
desteksiz konuşmalara, mesnetsiz ifadelere itibar edilmemeli!..
Dönüyorum tekrar sizlerin konusuna...
Sizler bu anlattıklarımın gereği olarak, Allah'ın rızasını çok
büyük ölçüde kazanabilirsiniz. Çok büyük hizmetler verebilirsiniz.
Bir toplumun yükselmesi, içindeki fertlerin çeşitli mesleklerinin,
çeşitli aktivitelerinin bileşkesidir. Bizde bu çeşitlenme meydana
gelmiştir Türkiye'de. Türkiye monoton bir tahsil duvarını
yıkmıştır. Türkiye'de ihtisas belirmiştir. Türkiye'nin gelişmiş
sayılmaya başlanması bundan dolayıdır. Kafi miktarda eleman
vardır. Her sahada araştırma yapan insan vardır, eleman vardır. Bu
güzel bir şey... O halde sizler de "Ben kendi mesleğimde Allah'ın
rızasını kazanmak için ne yapabilirim?" diye düşünmek
durumundasınız. "Ne yaparsam ümmet-i Muhammede faydalı olurum?"
diye düşünmek zorundasınız. Bunun için de Ümmet-i Muhammedin
ahvalini çok yakından takip etmek zorundasınız. Bu da vaz geçilmez
görev.
İslâm'ı iyi bilmek zorundasınız. Bira
da içilir, faiz de yenir, güzele bakmak sevaptır... vs. vs. gibi
saçma sapan şeylere aldanmayasınız diye, islâmın özünü tam
öğrenmek zorundasınız.
Ümmet-i Muhammed'in durumunu çok iyi
takip etmek zorundasınız. Çünkü ona hizmet etmek istiyorsunuz.
Dünyanın her yerindeki müslümanların durumunu --bir enstitü
kurmamız lâzım, bülten çıkarmamız lâzım, günü gününe raporları
elinize ulaştırmamız lâzım-- çok iyi bilmelisiniz: Afganistan'da
durum nedir? Hindistan'da nedir, Malezya'da nedir, Endonezya'da
nedir, Somali'de nedir?.. Kim kimin peşindedir, kim kimi
öldürüyor?.. İktidarda kim var?. Şimdi biz bu meseleleri bir ümmet
olarak, ümmetin bütünlüğünü düşünen merkez olarak, çalışan
müesseselerimiz olmadığı için, yıkılmış olduğu için, veya
kurulmamış olduğu için iyi takip edemiyoruz. Bunları iyi takip
edeceğiz. Dinimizi doğru öğreneceğiz. Kalbimizdeki niyetimizin
safiyetini, somluğunu koruyacak, ondan sonra da, "Kendi
ihtisasısımızla bu ümmete nasıl hizmet edebiliriz?" diye
düşüneceksiniz.
Bunun için de tek başınıza yine bir şey
yapamazsınız. Bu gün tek insanların yapacağı işler mahduttur.
Organize olmak zorundasınız. Kendi aranızda organize olacaksınız,
kendi aranızda mühendislik odaları kuracaksınız. Ya mühendislik
odalarını elde edeceksiniz, ya da size ait olmayan organizasyonda
yer almayacaksınız. Kendi organizasyonunuzu kuracaksınız, bir
birinizle irtibatlı olacaksınız. Bilimsel gelişmeleri çok yakından
takip edeceksiniz, icatlar ortaya koyacaksınız. Ben hiç
duymamıştım: "biyolojik-nükleer mermi" İlk defa dün gazetelerde
gördüm. Yâni adamlar çalışıyorlar ve onu bizim karşımızda
kullanıyorlar.
Müslümanların bir stratejisi yok.
Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan ettiği zaman düşmanlarıyla nasıl
mücadele edeceğini düşünmemiş. Nereden ikmalde bulunacağız?.. Hadi
bu salon halkı hepsi Bosna-Hersek'e cihad için gitmeye razı,
nereden gidecek?.. Yugoslavya'dan vize alıp da mı, Sırpların
arasından geçip de mi gidecek Bosna-Hersek'e?.. Hava sahasından mı
geçecek? Mümkün değil. Mutlaka denizden bir yolu olması lâzımdı,
mutlaka bizimle bir hududu olması lâzımdı. Bunların önceden
düşünülmesi gerekirdi. Belki Türkiye'nin hudutları çizilirken,
Dedeağaç'tan değil de Vardar Suyu'nun yanından çizilip,
Yugoslavya'ya hududumuzun olması ısrarla istenebilirdi. Çünkü
Yunanistan'ı yenmiştik, bunu rahatlıkla yapacak hakkımız vardı.
Ama bunlar düşünülmemiştir. Yugoslavya'yla doğrudan doğruya
bağımız yoktur, arada başka ülkeler vardır. Yardım edemiyoruz,
abluka altına almışlardır. Sırplar, hiç bir şey yapmasalar, ikmali
engelledikleri zaman onların açlıktan ölmelerine yol açarlar. Bu
kadar basit...
Ama aynı durum Ermenistan'da da vardır.
Ermenistan'ın etrafı kendilerinden olmayan insanlarla
çevrilmiştir. Onlar İran'la bağlantı kurmak için Nahcıvan'la büyük
Azerbaycan arasında bir hortumu aşağıya kadar sağlamışlar. Yâni
doğrudan doğruya İran'la hudutları var ve çok organize çalışmaları
dolayısıyla bugün bir kara devleti durumunda olmalarına rağmen
etrafa sataşabiliyorlar. Bizim hudutlara da kavga arar gibi omuz
atabiliyorlar. Tabii yarın öbürgün biz zayıf olduğumuz zaman
Kars'ı, Ardahan'ı, Van'ı, Güneydoğu Anadoluyu, milyarlar
harcayarak yaptırdığımız Atatürk Barajı'nı, santrallarını, Harran
Ovası'nı, Antep'i İskenderun'a kadar alıp, Akdeniz'e ulaşmayı da
isterler. Bunlar birer plândır ve meçhul değildir, bilinmeyen
plânlar değildir. Ama biz bilmiyoruz ve bunun karşısında da ne
yapmamız gerektiğini düşünmüyoruz.
Bizim de Orta Asya ile bağlantı
kurmamız lâzım. Afganistan'da müslüman kardeşlerimiz vardır. Orta
Asya'da ırkdaşlarımız ve dindaşlarımız vardır. İran'ı mutlaka
halletmemiz gerekir. İran bizim aramıza konulmuş bir duvardır. Ama
İran'ı tahlil edersek İran'ın içinde yüzde kırk - yüzde kırkbeş
Türk vardır, sünnî vardır. Bunları önceden düşünmemiz gerekirdi.
Irak'ın içinde ne yapabiliriz? Onları düşünmemiz gerekirdi.
Suriye bugün ermenilerin elindedir.
Evet bir İslâm ülkesi diye söyleniyor ama, Suriye'de Halep'ten
kalkıyor uçaklar... Ermenistan'a ikmal Halep'ten yapılıyor. Çünkü
Suriye ermeni ülkesidir. Halep'te çok ermeni vardır. Lübnan bir
ermeni ülkesidir. Çarşısında pazarında dolaştığınız zaman, oteline
girdiğiniz zaman size suikast bile yapabilirler. O kadar böyle
azılı militan yetiştirilmiş insanlardır. Milletin ondan haberi
yoktur. Suriye islâm ülkesi diye biliniyor. İçinden hacc için kaç
defa geçtiysek, evet mazlum müslümanlar var ama söz onların elinde
değil ki!.. Söz onların elinde değil.
O bakımdan bu politik oyunları, siyasî
dalavereleri, plânları, stratejileri bilmemiz lâzım. Bunların
karşısında, politik ilimlerle uğraşan kardeşlerimiz karşı plânlar,
stratejiler kurmalı!.. Teknik konularla ilgili olan kardeşlerimiz
hayatını bunların karşısında, bunların oyunlarını bozacak
hizmetlere yönlendirmeli!.. Yâni çalışma alanı ile, gönül ve fikir
alanını bir birine mutabık hale getirmeli müslüman.
Onun için biz sizi sadece okulda okuyup
da diploma alan insanlar olarak görmüyoruz. Öyle olmanızı hiç
temenni etmiyoruz. Fruko şişesi gibi sıradan fabrikasyon çıkmış
insanlar... Böyle insanları herkes ister. Kuzu kuzu sevk
edilirler... Almanya'da madenlerde çalışırsınız, fabrikada
çalışırsınız; İngiltere çağırabilir, Fransa da çağırabilir sizi...
Veyahut da, yabancı sermaye ortaklı bir fabrikada çevreyi
kirleterek, her türlü tehlike içinde üretim yapmak için size
burada iş gösterebilirler. Kendi ülkelerini her bakımdan korumaya
çalışırlar. Ağır sanayiyi kendi ülkelerinde geliştirmiyorlar.
Şimdi sermayeyi götürüyor, Afrika'nın zavallı fakir ülkesine,
Ortadoğu'nun zavallı fakir ülkesine... Kendisi bir fabrika
kuruyor, çevre orada kirleniyor; mamül temiz olarak Almanya'ya,
Fransa'ya, İsviçre'ye gidiyor. Orada daha mamül hale getirilip
dünyaya büyük fiyatlarla satılıyor. Kendi ülkeleri güllük,
gülistan, güneşli; bizim ülkeler perişan.
Nükleer artıkları, kimyasal artıkları
gemilere dolduruyorlar, ya Marmara'ya, ya Karadeniz'e, ya
Akdeniz'e boşaltmaya geliyorlar. Kendilerine böyle bir şey yapmak
isteseniz hop oturur, hop kalkarlar. Biz getirdik böyle artık
taşıyan bir gemiyi, Yeni Kapı'nın karşısında aylarca günlerce
beklettik... Adam Karadeniz'e çıktı; ne yaptı, ne etti ondan sonra
bilmiyoruz. Sineye çektik yâni. Bizim hudutlarımızın dışında
dedik, Karadenize gitti fıçılar... Ondan sonra bir kısmı kenarlara
vurdu.
O bakımdan, İslâm'a hizmet bilimsel
seviyenin yükselmesinden geçiyor! Biz bu sebeple hepinizin
mümkünse üniversitede doktora yapmanızı, profesör olmanızı
istiyoruz. En son bilimsel yayınları takip etmenizi istiyoruz,
yabancı dil öğrenmenizi istiyoruz; temenni ediyoruz. Yâni, bizim
şahsen hiç bir beklentimiz yok; sizin böyle bir seviyeye
geldiğinizi ya görürüz ya göremeyiz. Ama ümmetin menfaati burda!..
Yâni eğer ümmet olacaksa...
Bakın bugün Azerbaycan hürriyetini ilân
etti ama, hâlâ hür değildir. Hudutlar açılmıştır, gelip gidiyoruz
ama, başında komünistler vardır. Ve Rus amâline hizmet eden bir
kadro vardır. O şey gibi yukardan inmiyor bir türlü... Halk
Cephesi, millet aşağıdan baskı yapıyor, şöyle yapıyor, böyle
yapıyor; o, "İcabında diktatörlük ilân ederim!" diyor. Hani
diktatörlükten kurtulmuştu, hani komünizm zulmünden kurtulmuştu bu
ülkeler?.. Oyunların karşısında artık bu uyuyan arslan uyanmalı,
ne yapması gerekiyorsa onu yapmalı...
Geçen gün bir konferans dinledik. Eski
dışişleri bakanlarından birisi konuştu. Çok enteresen cümleler
vardı konuşmasının içinde. Diyordu ki: "Amerika, Amerika olduktan
sonra hiç harple ülke almamıştır, ülke genişletmemiştir; parayla
satın almıştır!" diyor. Alaska'yı Rusya'dan satın almış, parayı
vermiş parayla satın almış, paraya kuvvet... Ondan sonra
Fransızların bütün parlamenterlerini rüşvetle doyurmuş,
Fransızlar'dan da filânca yeri satın almış... Kan dökmüyor. Bir
uçak şu kadar milyar; ne diye o zahmeti çeksin?.. O milyarı
dağıttığı zaman şu kadar insana, onun istediği kararı
çıkartıyorlar; işleri oluyor... Bizim ülkede de bunun misalini,
parlamenter satın alma olayını gördük.
Doğramacı'yı hatırlıyorum: Hacettepe
Çocuk Hastanesi'ni kurdu. Ondan sonra fakülte olmak istedi. Bizim
Ankara Üniversitesi'nin Tıp Fakültesi varken, ikinci bir fakülte
nasıl olacak?.. Üniversitede biraz istemedi bu işi ama, Doğramacı
hızlı bir insan; gitti ilgililerle konuştu. Kendi doktorlarına
dedi ki: "Her biriniz bir milletvekilini markaja alıp, marke edip
işinizi halledin!.." Tıp fakültesini çıkarttı, aynı üniversite
içerisinde iki tane tıp fakültesi oldu. O merhalede de durmadı,
onun için yeterli değildi. Bu sefer yine milletvekillerinin
hepsini ikna etti. Hepsini ikna ettikten sonra da bu sefer
Hacettepe Üniversitesi'ni kurdu. Çatır çatır hem de... İtiraz
edenler baktılar kaldılar. Hacettepe Üniversitesi'ni kurdu; o da
ona yetmedi. Ondan sonra, bütün üniversitelere sahip olan bir
mekanizma YÖK' ü kurdu. Bütün ülkeye, onun bilimsel hayatına hakim
olacak bir makama oturdu.
Yâni Amerika böyle çalışıyor, parayla
her işini hallediyor. Japonya onun istilası altında... Filânca yer
onun hegemonyası altında... Ama parayla, teknik şeylerle işini
hallediyor. Onun için yapılacak şeyleri siz de düşünün,
tedbirlerini düşünün, çaresini düşünün; nasıl yapmak gerekiyorsa
öyle yapın!..
Almanya da Doğu Almanya'yı Ruslardan
satın almıştır. Harpsiz satın almıştır. Çalışmıştır, ekonomisini
güçlendirmiştir; nefesi açlıktan kokan Ruslara, şu kadar milyarı
köpeğe yem atar gibi, et atar gibi, leş atar gibi atmıştır; "Hadi
bakalım, siz buradan çekilin!" demiştir. Ve o kadar parayı alan
Rusya, Doğu Almanya'yı bırakıp gitmiştir. Gözümüzün önünde cereyan
eden bir olay... Daha başka bir olay, --belki dikkatinizi
çekmiştir belki duymadınız-- Urallar'da bir Alman Cumhuriyeti var,
şu anda Rusya'nın içinde. Müstakil bir cumhuriyet... Almanya,
zamanında oraya esir olarak gitmiş başka Almanları yine organize
etti ve hristiyanlık propagandası yapıyor onlar oralarda... Ayrıca
da bir devlet kurdular ve bizimkiler gibi yarım yamalak hür filân
değil, Almanya takipçisi... Gayet serbest bir şekilde Rusya'nın
içinde bir ada daha kazandı. Yâni Almanya, geçtiğimiz şu üç beş
yıl içinde Doğu Almanya'yı kazandı, Rusya içinde bir devlet daha
kazandı. Yâni, iki büyük adım atmış durumda... Ayrıca AT içinde
durumunu çok kuvvetlendirdi. Komşu ülkeleri de yutmak üzere...
Yâni, Alman imparatorluğunu kurma çalışması içerisinde.
Şimdi zaten politikacılar diyor ki: Bu
asır, eski politik dengelere dönme teâmülü gösteriyor. Eskiden bir
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vardı. Şimdi gene öyle bir
imparatorluk kurulacak. Türkiye'nin üzerine de, "Sen de eski
Osmanlı İmparatorluğu'nu kur!" diye şartlar öyle geliyorlar. Yâni
çevre şartları bize, "Sen de Osmanlı İmparatorluğu'nu kur!" diye
geliyor. Ama bizimkiler o kadar hazırlıksız yakalandılar ki: "Estağfirullah
istemem!" falan diye diretiyorlar. Böyle utangaç bir gelin gibi,
kız gibi. "Hayır istemem, teşekkür ederim sizin olsun!" filân
gibilerden... Olmaz!.. Yâni önümüze gelen bu fırsat, aynı zamanda
dinimize bir hizmet fırsatıdır. İmanımızın gereği olan çalışmaları
yapma fırsatıdır. Elimizdeki bu fırsatı değerlendirmeliyiz.
Değerlendirmek kadro ile olur. Kadroların şuurlu, bilgin insanlar
olmasıyla olur.
Onun için kendi aranızda organize
olun!.. İstikbale bu gözle bakın, çevrenize bu gözle bakın!..
Projelerinizi Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde küçük
projeler olarak düşünmeyin!.. Ortadoğu sizindir, Kuzey Afrika
sizindir, hatta Afrika'nın tamamı sizindir... Asya'nın büyük bir
kısmı sizindir... Güneydoğu Asya sizindir, Endonezya sizindir...
Avrupa'nın bir kısmı sizindir. Ve eğer biz Allah'ın razı olduğu,
Allah'ın dinini yayma --i'lâyı kelimetullah-- için çalışmayı güzel
yapabilirsek, Amerika da bizimdir... Dünya hakimiyeti
müslümanlarındır!..
O bakımdan lütfen üç kuruşluk maaş için
çalışan basit insanlar olmayın!.. Bu idealleri unutmayın!.. Bundan
belki daha güzellerini siz düşünebilirsiniz. Hayallerinizi bir
kere de serbest çalıştırın!.. Yâni bir sanatkâr gibi, bir ressam
gibi, çizeceğiniz tablolara bir kayıt tanımadan, içinizi,
arzularınızı dışarıya bir kere çizgilerle bir dökün!.. Nasıl bir
dünya istiyorsunuz?..
Ben benim çalışma odama koca bir Dünya
haritası astım. Yâni, üç adam boyunda eni olan, iki adam boyunda
yüksekliği olan koca bir Dünya haritası... Kusura bakmayın,
şimdilik Dünya haritası asıyorum, feza haritası asamıyorum.
İnşaallah beş on sene geçerse, artık Dünya haritasını indirip feza
haritasını koyarız inşaallah oraya... Fezaya uygun hedeflerle
düşünmeliyiz, düşünebiliriz. Veya ona göre inşaallah düşünecek
şartları Allah bize ihsan eder.
Bir palavracı şair demiş, güyâ
kahramanlık yapıyor:
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı
hürriyyet;
Çalış idraki kaldır muktedirsen, âdemiyetten!..
"Zulmederek, zalimlik yaparak hürriyeti
imha etmek mümkün değildir. Ne mümkün, mümkün olur mu hiç? Mümkün
değildir. Eğer sen yapabilirsen çalış da, düşünme kabiliyetini
insanların kafalarından al bakalım!.. Alamazsın, onun için
hürriyetini imha edemezsin!" diye palavra atıyor. Güya hürriyet
için mücadele ederken, devleti yıkma çalışması yaptığının farkında
olmayan bir sarhoş... Madem idraki durdurmak mümkün değil,
kaldırmak mümkün değil; o halde idrakinizi, hayalinizi İslâm için
olabildiğine genişliğine çalıştırın!..
İnsanın kıymeti, himmeti kadardır. Yâni
hayalinden, arzusundan geçen hizmet alanı kadardır. Ne kadar yere
hizmet etmek istiyorsanız, kıymetiniz o kadardır. Ne kadar büyük
işler yapmak istiyorsanız, büyüklüğünüz o kadardır.
Allah himmetinizi alî eylesin...
Zihninizi açık eylesin. Pazunuzu kuvvetli eylesin... Birlik ve
beraberliğinizi sağlam eylesin... Hayırlı hizmetler yapmayı nasib
eylesin... Rızasını kazanmayı nasib eylesin... İki cihan saadetine
ermenizi nasib eylesin...
Bu kadar söz zaten arife çoktan yeter
de artar bile. Fakat kısaca özetlemek gerekirse:
1-İslâm'ı öğrenin!..
2-Müslümanların hal-i pür melâlini iyi
öğrenin, tedkik edin!..
3-Müslümanların halini daha iyiye
getirmek için neler yapabileceğinizi, projelerinizi zihninizde
serbest olarak oluşturun; kâğıtlara, kitaplara, satırlara dökün!..
4-Tek başınıza yapamayacağınız işleri
beraber yapmak için organizasyonlar kurun, dernekler kurun!.
5-Mâlî bakımdan güçlü olmak için küçük
sermayelerinizi birleştirin, şirketler kurun!.. Meselâ Deva
Holding; doktor, eczacı, veterinerler böyle bir şey kurmuşlar,
küçük paralarla. Batsa bile, bundan büyük bir zarar görmezler.
Böyle müesseseler kurun!..
6-Parayı Allah yolunda kullanın!..
Parayla ülke alınabiliyor, cihadda zafer kazanılabiliyor, güzel
sonuçlar alınabiliyor, fakirlerin yüzü güldürülebiliyor.
(Zâlike fadlullahi yü'tîhî men yeşâ')
"Allah'ın insanlara verdiği bir özel ikrâm!" Yâni, hem ibadet
eder, hem zengin olur, hem çalışırsa ötekilerinin erişemeyeceği
kadar yüksek sevaplar kazanması mümkün oluyor.
Allah hayırlara muvaffak eylesin...
Hakkı, hak olarak görüp uymayı; bâtılı, bâtıl olarak görüp ondan
korunmayı, ömrünüzü verimli geçirmeyi, hayırlı uzun ömürle muammer
olmayı, iki cihanda bahtiyar olmayı nasib eylesin...
Bi hürmet-i esrar-i Sûretil Fâtiha!.
15 Mayıs 1992 İSTANBUL
|