|

4.
DERS
Ezü
billâhi mineş-şeytànir-racîm.
Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Vel-àkıbetü lil-müttakîn... Ves-salâtü
ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihi ecmaîn...
Beraber, bir salâtü
selâm okuyalım:
"Allaaahümme sallî
âlâaa, seyyidinâaa, muhammedinin nebiyyil ümmiyyi ve alâ...
Aaalihî ve sahbihî ve sellim"
Dünkü dersten bir-iki
tanesini tekrar edeyim:
Cebrail
Aleyhisselâm buyuruyor, Sallalahü Aleyhi ve Sellem'e.... Diyor
ki:
1. (Yâ muhammed,
ış ma şi'te) Nasıl istersen öyle yaşa!.. (feinneke meyyit)
Ama, bil ki neticesi ölüm!..
2. (Ve ahbib men
şi'te) Neyi seversen sev!... (feinneke müfârikuh) O
sevdiğinden ayrılacaksın!.. Bu, güzel bir ders...
3. (Va'mel mâ
şi'te) Nasıl istersen öyle amel et!.. İster hayır, ister
şer... (Feinneke mecziyyün bih) O yaptığın amelle
mücazatlanacaksın!... İyiye iyi, kötüye kötü..."
Sallallàhu Aleyhi
ve Sellem buyuruyor:
"Üç kişi var ki,
bunlar gölgenin olmadığı bir günde, arşın gölgesi altında
gölgeleneceklerdir. Üç nefer:
1. Bunlardan birisi:
(elmütevaddaü fil mekârih) Soğuk havalarda abdestini
dikkatle alan, güzel alan... Soğuktan acele eder insan da,
üşümeyeyim diye...
2. (Vel mâşî ilel
mesâcidi fiz zulem) Aydınlıklarda gitmek kolay da, karanlıkta
gitmek zor olduğu için... Karanlık havalarda... O zaman böyle,
elektrik-melektrik yok yollarda filân... Karanlıkta ayın ışığıyla
gidiyor herkes... Ay karanlığı da olur bazan... Bütün karanlık
olur. O karanlıkta bile mescide gidenler... Yâni mescidi
bırakmıyor hiç bir surette... "Karanlık bugün, namazı evde
kılıvereyim!" filân demiyor. İlle mescide gitmeye çalışıyor.
3. Birisi de, (Ve
mut'imül cai') açları it'am edenler.
İbrâhim
Aleyhisselâm'a demişler ki:
"--Ne için Allah seni
halil edindi, dost edindi?.. Allah-u Teâlâ'nın seni dost
edinmesine sebep ne?.." diye sormuşlar.
O da demiş:
"--Üç şeyle... Üç
haslet var bende; o üç hasletten dolayı Cenâb-ı Hak beni kendine
dost edindi:
1. (İhtertü
emrallàhi teâlâ alâ emri gayrihî) Şimdi, iki tane iş çıkar
ortaya: Ezan okunuyor, namaz kılınacak... Bir de dünya işi çıkar
ki, görülmesi lâzım... Yok; Allah'ın emrine evvelâ git! Ondan
sonra da dünya işiyle meşgul ol!.. "Ben Allah emrini ihtiyar
ettim!" diyor İbrâhim Aleyhisselâm...
2. (Ve mâ
ihtememtü bimâ tekeffelallàhu lî) "Allah-u Teâlâ'nın verdiği
rızk için hiç kaygı çekmedim. Biliyorum ki, Allah verecek!..
Rezzak Allah!.. Rezzakın Allah olduğunu bildiğim için, rızık
hususunda hiç kaygım olmadı." Allah da ona, o kadar çok verdi.
3. (Ve mâ
teaşşeytü, ve mâ taaddeytü illâ maad dayf) Bununla beraber, ne
akşam ne de sabah yemeklerini misafirsiz yemedim!.. İllâ
misafîr...
Çıkarmış kapının
önüne... Yolun üstüne yahut... Misafir ararmış. Tabii, şimdiki
gibi kalabalık değildi dünya... Hoşuma gider: Gâvur gelmiş, yoldan
geçiyormuş. Gâvura işaret etmiş:
"--Gel, gel! Yemeğini
ye de öyle git!" demiş.
Gâvur gelmiş. Gâvura:
"--Lâ ilahe illallah
de!" demiş.
Gâvur:
"--Demem!" demiş.
"--Demezsen git!.."
demiş.
Arkadan Cenab-ı Hak
vahyetmiş: --90 yaşındaymış gâvur--
"--Doksan sene ben
ona rızkı verdim de; sen, bir gün ona rızkı vermedin!.." demiş.
Hemen koşmuş
arkasından... Demiş:
"--Gel, gel!.."
"--Neden?.."
"--Allah beni
ayıpladı!"
Demiş:
"--Ne güzel Rabbin
var senin!.. "Lâ ilâhe illallah, ibrâhim halîlullah."
diyerekten müslümanlığını ilân etmiş...
Yâni, koyunlarının
köpeğini söylüyorlar ama hatırımda kalmadı. Koyunlarının köpeği,
köpek sürüsü çok sayıda... O kadar çok koyunu varmış... Cenâb-ı
Hak vermiş. Bu da çok bereketli bir mahlûk...
Salebe isminde
ashabdan bir zat var; çok fakir... Cami güvercini koymuşlar
adını... Camiden çıkmıyor. Fakat fakirlik de var... Demiş:
"--Yâ Rasûlullah,
bana bir dua et de, ne olur ben bu fakirlikten kurtulayım!..
Kurtulayım da mal mülk sahibi olayım!.."
Efendimiz, iki
defasında hiç kulak asmamış. Üçüncüsünde bir dua etmiş. Büyümüş de
büyümüş koyunları... Büyümüş de büyümüş... Salebe her gün camiden
çıkmazken, şimdi haftadan haftaya gelmeye başlamış. Cumadan
cumaya...
--Ne oldu bizim
Salebe?..
--Sürüleri arttı.
Dışarıdaki boş arazilere gidiyor. Onun için gelemiyor.
Sonra diyor ki:
--Cumaya da
gelemiyor; ne oldu bu?..
--Medine havalisi
yetmedi, dış memleketlere gitti.
Derken, zekât ayeti
nazil oldu. "Gidin, isteyin zekâtı ondan!" demişler. O da: "Ben bu
zekâtı veremem; öyle şey olmaz!" demiş en nihayet... Allah
esirgeye...
Hükemâdan bazıları
demişler ki:
"Üç şey vardır ki,
insanlardan gam ve gussayı giderir:
1. Birisi: (Zikrullàhi
teâlâ) Allah-u Teâlâ'nın zikrine başladın mıydı, ne gam kalır
ne kasavet!.. Ama, güzel bir zikrullah yapmak...
2. İkincisi: (Ve
likài evliyâihî) Allah'ın dostlarına mülâki oldu muydu, orda
da gam kasavet kalmaz. O da giderir.
3. Üçüncüsü: (Ve
kelâmül hükemâ') Hükemânın sözlerini dinlersen, o da gam ve
kasaveti dağıtır gider.
Hasan-ı Basrî
Hazretleri diyor ki: --Hasan-ı Basrî, malûm büyük bir zat...--
1. (Men lâ edebe
lehû, lâ ilme lehû) "Edebi olmayanın ilmi olmaz!" Edeb büyük
bir devlet yâni... Edebi olmayanın ilmi olmaz!
--Çok biliyor...
--Ne kadar bilirse
bilsin! Edebi olmayanda lâyıkı gibi ilim bulunmaz. Onun için
büyüklerin sözü var:
Edeb bir tâc imiş
nûr-u Hüdâ'dan,
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan!..
İlim meclisinde aradım, kıldım taleb,
İlim geridedir, illâ edeb, illa edeb!..
Edeb olmayınca olmaz!
2. (Ve men lâ
sabra lehû, lâ dîne lehû) "Sabrı olmayanın da dini olmaz!"
Dininde kemâl olmaz yâni... Kâmil olamaz!..
3. (Ve men lâ
veraa lehû) Vera' denilen, şübuhattan ictinâb... Şüpheli
şeylerden ictinâb ediyor, sakınıyor. Ve takvânın üstü... Takvâ
bundan bir aşağı... Takvâdan bir üstüne vera' diyorlar. O da
olmazsa, (lâ zülfâ lehû) onun da Allah'a yakınlığı
olmaz!...

Bir rivayet de
yapıyorlar şimdi ki: (Enne racülen) Adamlardan bir adam,
(harace min benî isrâil, ilâ talebil ilmi) Benî İsrail'in
devrinde, Musâ Aleyhisselâm'ın devrinde ilim öğrenmeye çıkmış.
(Febeleğa zâlike nebiyyehüm) O zamanın peygamberine haber
vermişler ki: "Filân adam memleket dışına gidiyor, ilim
öğrenmeğe..." O da demiş ki:
"--Çağırın o adamı!..
Ben ona bir nasihat edeyim, ondan sonra gitsin!"
Gelmiş adam... Demiş
ki:
"--Ey genç! (İnnî
eızuke biselâsi hısàl) Sana üç şeyle nasihat edeceğim, va'z
edeceğim. (fîhâ ilmül evvelîne vel ahirîn) Bütün ilimler bu
üç şeyin içinde:
1. (Haffillâhe fis
sırri vel alâniyeh) Allah'tan her zaman kork! Gizli ve
aşikâr...
Onun için diyorlar
ki: Bazı adam bakar sağına soluna... Bunu insanlardan kimse
görmüyorsa yapacağını yapar. Âlim olan da, Allah'ı arar. Allah
görüyor, biliyor. Onun için insanlara iltifat etmez. İnsan
görsün-görmesin, Allah görüyor ya kâfi der. O da onu arar...
Onun için, "Sen,
gizli ve alenî her yerde, Allah'tan kork!" demiş. Dünkü münciyâtta
da söyledi ya, (Fehaşyetullàh fis sirri vel alâniye) "Gizli
ve âşikâr Allah'tan korkmak..." diye... Her yerde haşyetullah...
Yine o, ikisi de bir... Onun için:
(Re'sül hikmeh)
Hikmetin başı, (mehàfetullah) Allah korkusu!.. Bu Allah
korkusu içeriye sinmedikçe, insanın hakkından gelinmez.
İnsanoğlu çok büyük
bir mahlûk... Acâib mahlûk... Onun için, ya melekleri geçer
insanoğlu; yahut, hayvanlardan aşağı düşer. Melekleri de geçer,
hayvanlardan da aşağı düşer.
(Ülâike kel en'ami
belhüm edal.) En'am, hayvanat... "Bunlar hayvan gibidirler,
hattâ hayvandan da aşağı..." Çünkü, hayvanın etini yersin.
Derisinden, kemiğinden, tüyünden, sütünden istifade edersin. Ama,
insanın neyinden istifade edeceksin?.. Şerden başka bir şey yok...
Onun için, Allah
korkusu her şeyin başında... O da neden oluyor?.. İmanın
kuvvetinden... İman neyle beslenecek?.. İbadetle beslenecek. İman
ibadetle beslenir. Nasıl vücud yemekle besleniyorsa, iman da
amelle, amel-i salihlerle beslenir. Amel-i salihi çok olan, gece
namazlarına devam eden, nafile ibadetlere devam edenlerin
içlerine, Allah tarafından Allah korkusu yerleştirilir.
2. İkincisi: (Ve
emsik lisaneke anil halk) "Dilini tut, halkın aleyhinde
kat'iyyen konuşma!.." Bak, ne güzel: "Dilini tut! Halkın aleyhinde
kat'iyyen kötü bir şey söyleme!"
--E canım, şu fenâ bu
fenâ...
--O fenâ olsun, bu
fenâ olsun; sana ne?.. Sen kendine bak!..
(İllâ bihayrin)
Halkın arkasından konuşurken hayırla konuş!.. Hayırla
konuşacaksan, ne alâ... Konuşmayacaksan, dilini tut!..
(Ve emsik lisâneke)
Dilini tut, (anil halkı) mahlûkata karşı... (lâ
tezkürhüm) Onları anma, (illâ bihayrin) ancak
hayırlarını an!.. Çünkü insan iki şeyden hali değil: İyiliği de
vardır, kötülüğü de vardır. İyiliğini görüp, kötülüğünü görmemek;
büyüklük... Kötülüğünü görüp de, iyiliğini kapamak; o da
fenâlık... Allah esirgeye... Çünkü ikisi de var insanda... Bazan
bakarsın iyidir; bazan da bakarsın, bozulur. E, daima Allah'a
yalvarırız ki, "Yâ Rab, onu da hayırlara ihsan et!" diye.
3. Üçüncü nasihat:
(Venzur hubzekellezî te'külühû) "Yediğin ekmeğe bak!..
(Hattâ yekûne minel halâl) Helâlinden olsun lokman!"
(Femteneal fetâ
anil hurûc) Çocuk, uzak memleketlere gidip tahsil-i ilim
etmekten vaz geçti. "Bu üçü yeter bana!" dedi.
Bu üç yeter!..
Neydi?.. Birincisi, Allah korkusu... İkincisi; halka karşı dilini
tut, kimsenin ayıbını söyleme! Yâni, ayıpları sakla!.. Allah
Settâr... Sen de Settar ismine bürün! Örtücü ol... Üçüncüsü de,
lokmana bak; helâl olsun lokman!..
(Ve ruviye enne
racülen min benî isrâil) Yine Benî İsrail devrinden bir adam,
(cemaa semanîne tabuten minel ilmi) seksen sandık ilim,
kitap doldurmuş. Seksen sandık büyük büyük kitap... (Ve lem
yentefi' biilmihî) Bizim gibi, ilminden hiç faydalanamamış
zavallı...
Kitap dolu ama,
merkebin arkasına kitapları doldursan; merkebin o kitaplardan
haberi olur mu?.. Sure-i Cuma'da Cenâb-ı Hak bize diyor:
(Kemeselül hımâru
yahmilü esfârâ) Merkebin arkasına kitapları doldurur gibi,
doldur kitapları!.. O Allah korkusu olmadıktan sonra, halkın
aleyhine konuşursan, bir de lokmana dikkat etmezsen; o bilgiler
sana ne fayda verecek?..
Onun için, şimdi bu
adam seksen sandık kitap toplamış, fakat bir türlü faydalanamamış
da, (Feevhallàhu teâlâ ilâ nebiyyihim) o devrin
peygamberine Cenab-ı Hak vahyetmiş: (En kul lihâzel câmi')
"Bu kadar kitap toplayan adama söyle ey nebî!.. (Lev cema'te
kesîren minel ilmî) Yine bu kadar kitap toplasa, okusa; (lem
yenfeake illâ en ta'mele biselâseh) üç şeyle amel etmedikçe,
ne kadar kitap toplarşa toplasın faydası yok ona!.."
1. (Lâ tuhibbel
dünyâ) "Dünyayı sevme!.." Yâni dünyada günah işleme!.. Dünya,
ahiretin tarlası... Burada ne ekersen, onu biçeceksin. Onun için,
hayırlar yap burada!.. Paralarını günah yerlere harcama!.. Günah
işlerin peşinde koşma!.. Zevk ü sefaya dalma!..
Dünyayı seveceğiz
biz... Niçin?.. Cennete burdan gideceğiz. Kazanacağız, fakirlere
bakacağız, muhtaçlara bakacağız... Talib-i ilmi gözetleyeceğiz,
okutacağız... Derken, cennetin yolunu kazanacağız. Dünyada oluyor
ya bunlar!..
Ama, burdaki dünyayı
sevme; dünyada günah işleme!.. Günah yerlerine, zevk yerlerine
aldanıp da hayatını ifna etme!.. "Çünkü, (feleyset bidâril
mü'minîn) dünya müminlerin yeri değil..." Mü'minlerin yeri,
cennet... Burada cennete gidecek amelleri yapabilirsen, ne mutlu
sana!..
2. (Ve lâ
tüsàhibiş şeytân) "Şeytanla arkadaşlık yapma!.." Şeytanla
arkadaşlık olmaz tabiatıyla; şeytanı bulamayız, göremeyiz. Yâni,
şeytanın sözünü dinleme!.. Şeytan seni sevk eder: "Deniz kıyısına,
plaja git!" der. Şuraya git der, buraya git der... "Televizyonun
karşısından kalkma!" der... "Şimdi ezan okunuyor ama, zararı yok,
onu seyret!" der. Hep o şeytanın arkadaşlığı... (Feleyse
birefîkıl mü'minin) "Şeytan, mü'minlere refik olmaya lâyık
değildir." Yâni, onu ilminle def et, Allah'ın emrine uy!..
3. (Ve lâ tü'zi
ehaden) "Hiç kimseye eziyet etme!.." Ama ne güzel!.. Yukardaki
nasihatte dedi ki: "Dilini tut!" Burda da diyor ki: "Kimseye ezâ
etme!" Kimsenin aleyhinde konuşma demek... Aleyhinde konuşursan
duyacak insan... Yerin kulağı var diyorlar ya, gelir kulağa...
Sana karşı bir nefret besler, "Vah, vah!.. Benim aleyhimde böyle
konuşuyormuş." der.
İnsanın niyeti bozuk
tabii... Ben de onun aleyhinde konuşurum. Duramam ki... Ben de
konuşunca; ben de günahkâr, o da günahkâr... Derken fitne büyür.
Kavgalara gider. Ölümlere kadar gider... Onun için, (velâ tü'zi
ehaden) "Hiç kimseye eziyet etme" dedi. Kimsenin aleyhinde
konuşma!..
--Ama, kabahati
çok!..
--N'apalım, Allah
Gaffar!..
(Feleyse bi
hirfetil mü'minîn) Çünkü, kimseye eziyet etmek müminlerin işi
değil!.. Müminler kimseye eziyet etmez!..
Ne güzel nasihatlar!..
Yâ Rabbi, affet kusurlarımızı!.. Uçağın ufak bir parçası
bozulursa, düşüyor. Sen de namaz kılar, oruç tutar, bir de
mü'minlere eziyet edersen hâlin ne olacak?..
İnsanın bazısı hilkat
itibariyle sert olur. karadenizliler mısır ekmeği yediklerinden
sert olur derler. Ama İslâmî terbiyeye uyarsan, sertlik kalmaz.
Ebû Süleymân-ı
Dârânî buyurmuşlar:
1. (İlâhî!) Yâ
Rabbi! (Lein talebtenî bizenbî, leatlubenneke biafvike)
Beni günahlarımdan dolayı hesaba çekersen, senden affını isterim!
2. (Ve lein
talebtenî bibuhlî, leatlubenneke bisehàike) Beni bahilliğimden
dolayı hesaba çekersen, sen cömertsin, senden affımı isterim.
3. (Ve lein
edhaltenîyen nâr, leahbertü ehlen nâri biennî uhibbüke) Beni
cehenneme atarsan, ben ehl-i cehenneme haber veririm: "Ben Allah'ı
sevenlerden iken, Allah beni cehenneme attı." derim.
Demişler ki:
(Es'adün nâs)
"Nasın saîdi..." Şimdi Berat gecesi oldu ya; saîd ve şakî diye
ikiye bölündük. Saidlerin eline saadet kâğıdı verildi. Şakilerin
de ellerine şekavet kağıdı verildi. Şimdi bu diyor ki:
(Es'adün nâs)
İnsanların saîdi, mes'ud olanı kim?.. (Men lehü kalbün âlimün)
Gönlü var, ilimle, Hak ilmiyle dolu... (Ve bedenün sàbirün)
Bedeni var, sabırlı... Hastalıklara, rahatsızlıklara, her türlü
şeye karşı sabrediyor. (Ve kanâatün bimâ fil yed) Elinde
olana da kanaat ediyor. Demiyor ki: "Yahu, öteki yaşıyor; ben de
böyle sürüneyim mi?.." Gözü yok başkasının malında...
Allaaah... Hepimize
böyle güzel huylar nasib etsin Mevlâm... Bunları yazmışlar ne
güzel de, ama kulaklarımıza girmiyor işte... Ne yapalım?..
İbrâhim-i Nehaî
denilen bir büyük var; o da şöyle diyor:
(İnnemâ heleke men
heleke kableküm) "Sizden evvel helâk olanlar helâk oldu, (bi
selâsi hısàlin) üç şeyden dolayı... Sizden evvel helâk olan
taife var ya; bir sürü kavimler kaybolmuş gitmiş. Haa, onların
helâki üç şeyden olmuş:
1. (Bifudlil
kelâm) Çok konuştuklarından... Çok konuşuyorlar.
2. (Ve fudlit
taâm) Çok yemek yiyorlar.
3. (Ve fudlil
menâm) Çok uyuyorlar."
Üç şey: Çok konuşmak,
çok yemek ve çok da uyumak... İyi bir şey değilmiş ki, sizden
evvel helâk olanlar bu üç şeyden dolayı helâk oldular.
Çünkü, fazla söz
senin gönlünü karartır. Allah'ı zikretmeye vakit kalmaz. Halbuki,
o lisan Allah'ı zikredecektir. Sen onu, boşu boşuna fazla sözlerle
vaktini geçirirsin.
Çok taam, fazla taam;
o da öyledir. Vücudlarımıza ağırlık veriyor, çeşitli hastalıklar
getiriyor. Peygamberin yediği gibi: İki öğün yer... Bir gün yer,
bir gün yemez... Pazartesi perşembeyi bırakmaz, oruç tutar...
Bazan üç-beş gün birden tutar...
Ve bir de, çok
uyku!.. Uykuyu üçe bölmüşler: Dört saat, altı saat, sekiz saat...
Dört saat, büyüklerin; altı saat, orta insanların; sekiz saat de,
bizim gibi gafillerin... Ondan fazlası, fazla!..
Yahyâ ibn-i Muaz
da diyor ki:
1. (Tbâ limen
tereked dünyâ kable en tetrükehû) Dünya seni terketmeden, sen
dünyayı terkedebilirsen ne mutlu sana!.. Dünya seni nasıl olsa bir
gün bırakacak. İş bitmez!.. Bugün bir Şamlı geldi de öyle diyor:
"İş bitmez, ölünce biter... İşler, ölünce biter." Binaenaleyh,
"Sen dünyayı terket, o seni terketmeden!.." Çünkü, bir gün
bırakacak seni... Ölüm gelecek, bırakacak... O seni bırakmadan,
sen onu bırak...
2. İkincisi: (Ve
benâ kabrehû kable en yedhulehû) "Kabrini yapar, oraya
girmeden evvel..."
--E, altınla filan mı
yaptıracağız?..
--Yok, öyle değil!
Amel-i salihlerle kabrini tezyin et!.. O, çok paralar harcayıp da,
o kabri yaptıranlara yazık... Allah merhamet versin... O tenin
toprak oldu, çürüdün gitti. Senin üstündeki mermerin, zînetin ne
kıymeti var?.. Ama, saltanatlara meraklı, insanlar...
3. (Ve erdà
rabbehû kable en yelkàhu) "Rabbini de râzı eder, ona mülâkî
olmadan evvel.." Dünyada hayatta iken, Rabbini râzı edecek ameller
işler.
Ne mutlu bunlara!..
Hazret-i Ali RA
de diyor ki:
(Men lem yekün
indehu sünnetullah ve sünneti rasûlihî ve sünneti evliyaihî
feleyse fi yedihî şey'ün) "Şu üç sünnet; Allah'ın sünneti,
Peygamber'in sünneti, evliyânın sünneti bir kimsede olmazsa, o
kimsenin elinde hiç bir şey yok!.."
Demişler ki:
--(Mâ sünnetullah)
"Allah'ın sünneti nedir?"
Demiş:
--(Kitmânüs sirri)
Sırları saklamak... Sırları saklamak Allah'ın sünneti. Birisi sana
bir şey söyler. Onu kimseye söyleme! Sen de onu sakla!.. Bu,
Allah'ın sünneti...
--(Mâ sünnetür
rasûl) "Sünnet-i Rasûlullah nedir?" demişler.
Sünnet-i Rasûlullah...
Bak; namazın, öğlenin sünneti var. Akşamın sünneti var. Sabahın
sünneti var... Bu sünnetlere sünnet deriz. Abdestin sünneti var...
Bunu hep biliyoruz.
Demiş:
--(Elmudàrâtü
beynen nâs) "İnsanlar arasında gayet hoş geçinmek, sünnet-i
Rasûlullahtır."
Adamın birisi --işte
cahil adam-- gelmiş, Efendimiz'in yakasına yapışmış. Biraz da
tartmış şöyle... İz etmiş boynuna mübareğin... Tabii etrafında bir
sürü ashab var... Buna, bir tane tokat patlatabilirdi. Ashabına,
"Tutun şu adamı!" diyebilirdi. Yooook, hiç onları yapmadı... Ne
etti ya?.. Para istiyormuş. "Verin şunu!" dediler. Koyverdiler,
aldı, gitti. (Müdàrâtün beynen nâs) İnsanlar arasında tatlı
geçim!... Herkesin mizacına göre...
Şimdi onu da diyordum
ya... Bir doktor gitmiş köye... Köylüyü toplamış. "İşte, hastalık
şöyle olur... Bu mikrop burdan gelir, şu mikrop burdan çıkar..."
Köylü... Hiç kulağına bile gitmez onun... Mikroptan filan ne
anlayacak?... Bir mühendis gider. "Köprü böyle yapılır. Bina böyle
yapılır..." filân... Köylü anlar mı?... Ona diyeceksin: "Ekin
böyle ekilir, tarla bu zaman sürülür..." Ondan anlar. Herkesin
haline göre söyleyeceksin! Haline göre...
--(Mâ sünneti
evliyâihî?) "Sünnet-i evliyâ nedir?" demişler.
Evliyânın da sünneti
var! Büyüklerin sünnetleri vardır. Bunları da hoş görmek lâzım!..
Bunun yeri yok kitapta filan deyip de, atlatmamağa çalışmak
lâzım!.. Büyüklerin sünnetleri vardır. O sünnetlere de dikkat
etmek lâzım!.. Neymiş o?..
--(İhtimâlül ezâ
anin nâs) "İnsanlardan gelen ezâlara sabretmektir." demiş.
Gördün mü, bak
yukarda, "Hiç kimseye ezâ etme!" dedi; "Hiç kimsenin aleyhinde
konuşma!" dedi. Şimdi burda da "Gelen ezâlara sabret!" diyor.
Beşer bu... Herkeste bir türlü hilkat var... Kimisi acı söyler,
kimisi sert söyler... Bunların hepsine ne yapacaksın?.. (İhtimâlül
ezâ anin nâs) Sabredeceksin!.. Allah, cümlemizi bu sabırlı
kullarından etsin...
Bunlar dilde kolay...
Ama, bunlar tatbikat ister. Meselâ pehlivan... "İşte şöyle
vuracaksın, böyle vuracaksın!" demekle olur mu?.. Olmaz!
Çalışacaksın, kuvvetleneceksin de onu yapacaksın. Diğeri doktor...
Mektepte okuyor ama, çıkınca olmuyor. "Üç sene daha çalış da,
tatbikat gör de ondan sonra!.." diyorlar.
Diyor ki:
Bizden evvelki
insanlar, üç şeyle insanlara nasihat ederlerdi. (Yetevâsavne
biselâsi hısâl) Hep birbirlerine üç şeyden vasiyet ediyorlar.
(ve yetekâtebüne bihâ) Yazıyor altına: "Şu üç şeyi yap, şu
üç şeyden kaç!"
1. (Men amile
liâhiretihî kefâhullàhu emre dînihî ve dünyâhu) "Her kim
amel-i ahireti işlerse, Allah'ın emirlerine itaat eder de onun
emrettiklerini yaparsa; Allah onun dünyasına da, ahiretine de
kâfidir!" Dünyada da, ahirette de sıkıntı çekmez. Dünyada
sıkıntıya gelmez, ahirette de gelmez.
2. (Ve men ahsene
serîretehû) "Her kim içini temiz ederse, güzel ederse; (ahsenallahu
alâniyetehû) onun dışını da, Allah güzel eder."
3. (Ve men eslaha
mâ beynehû ve beynallah) Kim kendisi ile Allah arasını islah
eder, düzeltirse; (eslahallahu mâ beynehû ve beynen nâs)
Allah da insanlarla onun arasını ıslah eder." Herkes onu sever,
herkes ona saygı gösterir.
Dünya işlerimizin
düzelmesi, Allah ile olan işlerimizin düzelmesine bağlı... Biz
Allah ile olan işleri düzeltmedikçe, dünya işlerimiz de düzelmez
bizim... Kabahati şuna buna buluruz.
Ali RA,
buyuruyor ki:
1. (Kün indallahi
hayran nâs) Allah-u Celle ve A'lâ'nın indinde nasın hayırlısı
ol!
(Hayrun nâs, men
yenfeun nâs) "Nasın hayırlısı, insanlara hayrı dokunandır."
Hayırların en büyüğü, en iyisi; insanlara imanı telkin eden, imanı
aşılayan, imanı onda tekemmül ettirmeye çalışan faaliyetlerdir.
2. (Ve kün inden
nefsi şerren nâs) "Nefsine göre de, en şerli bir mahlûk bil
kendini!.." En şerli bir mahlûk...
3. (Ve kün inden
nâs, raculen minen nâs) "İnsanlar arasında da, kendine hiç
paye verme! İnsanlardan bir insan ol!.." "Ben alimim, ben fazılım,
ben şöyleyim, ben böyleyim..." deme; "Herkes nasılsa, ben de
öyleyim" de!.. İnsanlar nasıl yaşıyorlarsa, sen de onlar gibi
yaşa!..
Onun için, Nakşî
dervişlerinin kılığı kıyafeti yoktur. Halk nasıl giyiniyorsa, öyle
giyinirler. Bazan latifeler yaparlar, bazan kendilerini setredici
şeyler icad ederler ki, halk arasında bir temâyüz edilmesin.
Üzeyr Aleyhisselâm
var... Cenâb-ı Hak ona vahyediyor, diyor ki:
1. (Yâ üzeyr, iza
eznebte zenben sağiren) "Ufak bir günah işlediğin zaman..."
Günahın büyüğü var, küçüğü var... Meselâ, gözlerle harama bakmak
küçük bir günah... Ama, bu büyük günahları çeker diyor. Büyük
günahları çekici... Bu, kendisi ufak, ama büyük günahlara vesile
olur. (fe lâ tenzur ile sığarihi) "Onun ufaklığına bakma
sen!.. Sen ufak günah işledin ama, onun ufaklığına bakma; (venzur
ilâ menillezî eznebte lehû) onu kime karşı yaptığına bak!" Bu
günahı kime karşı yaptığına bak, ufaklığına bakma!..
2. (Ve izâ esàbeke
hayrun) Eğer bir hayır isabet ederse sana... (yesîrun)
Ama az bir şey, az bir hayır geldi. (Ve lâ tenzur ilâ sığarihî)
Onun da azlığına bakma!.. Meselâ, bugün birisi beş kuruş verdi.
Bugünün çocuğu da almıyor ya onu-Onun azlığına bakma. Onu sana
gönderene bak!.. Onu sana gönderen, onu münasib görmüş göndermiş.
Hiç sesini çıkarma!..
(Venzur ilâ
menillezî rezakake) Onu, o rızkı sana gönderene bak!.. Az
gelmiş... Ama gönderen az vermiş, ne yapalım?.. Çok gelince
sevinirsin ama, gönderen çok da gönderir az da gönderir. O da onun
bir hikmeti...
3. (Ve izâ esâbeke
beliyyetün) Eğer sana bir belâ, bir musibet gelirse; (ve lâ
teşkünî îlâ halkî) halka karşı beni şikayet etme!.. "Allah
bana şunu verdi, bunu verdi... Şöyle sıkıntıdayım, böyle
sıkıntıdayım..." diye halka karşı şikayetçi olma.. Vay vay diye
bağırıp da, ortalıkta tellallık yapma...
(Kemâ lâ eşkûke
ilâ melâiketî izâ saidet ileyye mesâvik) Senin günahların bana
geliyor. Senin günahların bana gelince ben de, "Kulum ne
fenalıklar yapıyor!" diye meleklere şikâyet etmiyorum ki!.. Ben
seni nasıl şikayet etmiyorsam, sen de halka beni şikayet etme!..
Allah cümlemizi
affetsin...
Allahümme innâ
nes'elüke tamâmen ni'meh... Ve devâmel afiyeh... Ve hüsnel hàtimeh...
Bihürmetil fâtiha!..
Mehmed Zahid Kotku (Rh.A)
2. 8. 1979 / 5
Ramazan 1399
(+ Ekim1974 /
Ramazan 1394)
|