|
Euzübillâhimineşşeytanirrâcîm.
Bismillâhirrahmanirahîm.
Elhamdü
lillâhi rabbil alemîn... Vel akıbetü lil müttakîn... Ves salâtü
ves selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihi ecmaîn...

Cenâb-ı
Feyyâz-ı Mutlak ve Rabbül Felak Hazretleri, cümlemizi mağfurîn
zümresine ilhak eylesin... Bu mübarek Ramazan-ı şerifte onun
hürmetine, sevgililerinin hürmetine, Rasûl-i Ekrem'in hürmetine,
hepimizi sevdiği razı olduğu kullarının arasına kabul etsin...
İnsan
olmak çok zor şey... Çok zor ama... Tayyare yapmaktan zor...
Füzeler yapmaktan zor... Hepsinden zor... Allah muînimiz olursa,
oluruz. Muînimiz olmazsa, kendi halimize öyle olgun, kâmil bir
müslüman olmamız çok zor...
Bu
kitabı okuyor insan... Okudukça bakıyor kendine... Nerde?.. Biz
nerde onlar nerde?..
Efendimiz SAV'in şu sözü, çok şayân-ı dikkat:
"İki huy
var ki, ondan daha efdal şey yok: Birisi, Allahu Teala'ya iman;
İkincisi, müslümanlara faydalı olmak."
Müslümanlara faydalı olmak... Çeşitli faydalar var... Meselâ, bir
fakire ev alıverirsin... Yemeğini verirsin, karnını doyurursun...
Üstüne başına bakarsın, para yardımı yaparsın... Çok iyi şeyler;
fakat bu bir fayda temin etmez. E, adam yaşar, ölür gider. Asıl
müslümanlara fayda: Onun imanını kuvvetlendirecek, imanını
sağlamlaştıracak bilgi lazım!..
Onun
için alt tarafta diyor ki: (Aleyküm bimücâlesetil ulemâ')
"Ulemâ meclislerine devam edin!.. Çünkü, sizin imanınızın
kuvvetlenmesi ancak bununla kaimdir." Çünkü;
(Eddînü
en nasîhah) "Din nasihatla kàimdir." Nasihat dinlemeyen
kulaklar anarşist olur. İnsanları yola getirecek şeyler nasihatle
olmuş... Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanlara ne kılıç kullandı,
ne top tüfek kullandı. Onlara yaptığı nasihatlerle, Kur'an
nasihatleriyle hepsi --Allah'a şükür-- kâmil, olgun kimseler
oldular. Seviyelerine erişmeye imkân olmayan, yüksek rütbelere
nail oldular. Sırf Kur'an'ı dinlemeleri dolayısıyla...
Onun da
bugün varisleri, ulemalar... Bize dini öğretecekler, telkin
edecekler. Allah da bizim kalblerimize hidayet ihsan buyurursa,
biz de onlardan istifade ederekten, Allah'ın sevgili kulu olmaya
çalışacağız. Onu için buna çok dikkat etmeli!.. İnsanlara asıl
fayda verecek, insanların kemâline sebep olacak bilgileri
öğretmeli!.. Onun için Kur'an kursu müesseselerine son derece
dikkat etmeli.
Bugün
İstanbul'da aşağı yukarı üç yüz bin çocuk okuyor. Üç yüz bin çocuk
Anadolu'dan geliyor, burda mekteplere gidiyor. Kimisi mühendis
oluyor, kimisi mimar oluyor, kimisi doktor oluyor... Oluyor ama,
dinini bilmedikten sonra bu bilgilerin faydası olmuyor. Dünyada
istifade eder tabii... Dünyada istifade eder amma, öldükten sonra
bir şey yok elinde... Onun için dinini öğrendikten sonra ne
olursan ol; atomcu ol, tayyareci ol, uçucu ol, doktor ol, mühendis
ol... Ne olursan ol ama, dinini bil! İyi bil ama...
Onun
için dini bize bildirecek müesseselerin başında Kur'an kursları
geliyor. Evvelâ Kur'an okumasını öğreneceğiz... Sonra da Kur'an
bize ne diyor, onu öğreneceğiz... Sonra da, Peygamber SAS'in
buyruklarını öğreneceğiz. Eh kendimizi onlara uydurabilirsek, ne
mutlu bize... Uyduramazsak, o zaman da ne yazık bize!..
Yahyâ
ibn-i Muaz RA'ın sözü kalmıştı, dün okurken:
1. (Mâ
asallàhu kerîmün) Hiç bir kerim insan Allah'a isyan etmez!
Kerim sıfatına nail olan insanın, Allah'a isyan etmesine imkan
yok!..
2.
(Ve mâ âsered dünyâ alel âhireh, hakîmün) Hikmet sahibi olan
bir insan da, dünyayı ahiret üzerine tercih etmez!.. Aklı başında
olan bir insan, dâimâ ahiretini düşünür ve ahireti için
hazırlanır.
A'meş
denilen muhaddîsînden bir zât, RA; o da diyor ki:
1.
(Men kâne re'sü mâlihî ettakvâ) Kimin ki, re'sümâli, sermâyesi
takvâ ise, her hâl ü kârda Allah'tan korku üzerinde ise; (kelletil
elsünü an vasfi ribhu dînihî) onun kazancını vasfetmekten,
söylemekten diller aciz kalır.
2.
(Ve men kâne re'sü mâlihî eddünyâ) Re'sümâli de dünyâ
olursa... Sermâye; bir milyon, iki milyon, beş milyon parası var
adamın... (kelletil elsünü an vasfi husrâni dînihî) Onun da
dininin husrânını tariften diller aciz kalır.
Burda
re'sümâli dünyâ demek, dünyaya tapan adam demek... Öteki takvâ
sahibi; onun milyonları da olsa, o onlarla yine Allah'ın rızâsını
kazanır. Çünkü, gayesi Allah... Gayesi Allah olduğu için, çok para
ona zarar etmez.
Süfyân-ı Sevrî denilen, İmâm-ı Azam'ın ayarında bir müctehid
daha var. Bunun mezhebi yaşamadı. Zamanında yaşadı, sonra
kayboldu. Büyük bir zat... O da diyor ki:
1.
(Küllü ma'sıyetin an şehvetin) Her bir günah ki, işlenir. Ama
bu, şehvetten ileri gelen günahlar... (feinnehû yürcâ gufrânühâ)
Şehvetten nâşı olan her bir günahın mağfiret olunması umulur.
Masiyetler iki kısımdır. Birisi aşikar, birisi gizli. Gizli olan
masiyetlere necaset-i maneviyye diyorlar. Necaset-i maneviyye.
Kibir, gözükmez ortada bir şey... Gurur, hased, kin, şehvet...
Bunlar saklı içerde. Bunların dışarda bir alâmeti yok, görülmez.
Bunlara manevi günahlar diyorlar ki.. Öteki günahlar; pislik,
hamama gidersin, yıkanırsın temiz olur. Ama bunlardan yıkanmakla
temiz olmak mümkün değil. Bunların çaresi tövbe. O tövbeyi de
yapmak kolay bir şey değil... Tövbeyi yapmak kolay da, tövbede
durabilmek hüner...
2.
(Ve küllü ma'siyetin anil kibri) Gururdan, kibirden, hasedden,
gadabdan ve buna benzer sair şeylerden olan ma'siyetler ise; (feinnehû
lâ yürcâ gufrânühâ) onun mağfireti umulmaz.
--Neden?..
İşte
Firavun var ya, o Firavun'un (Ene rabbükümül a'lâ) deyişi
kibrinden dolayı, büyüklendiğinden dolayı... Büyüklenme iyi
değil... Büyüklendi miydi, onun cezası çabuk geliyor. İnsan ondan
da kolaycacık tövbe edemiyor. Tövbe etmek de kolay değil yâni...
Edemiyor.
(Li
enne ma'sıyete iblîs) İblisin ma'siyeti bundan... (kâne
asluhâ minel kibri) Aslı, kibir... Gurur bırakmıyor onu...
Yaptığı günahlardan dolayı bir daha af da dileyemiyor; af
olunamıyor.
(Ve
zelletü âdeme) Adem AS'ın zellesi, hatası, (kâne asluhâ
mineş şehveh) şehvetten neş'et etti. Allah "Yeme!" dedi.
Yemeyin denilen meyvadan yedi, aldandı. O yediğinden dolayıdır ki,
onun affı me'mul...
1.
(Men eznebe zenben ve hüve yadhakü) Bazı cahiller var ya; güle
güle içki içerler, kötü yerlerde bulunurlar... (Feinnallàhe
yüdhilühün nâr, ve hüve yebkî) Bunun akıbeti ağlaya ağlaya
cehenneme girmektir. Güle güle günah işliyordu, fakat ahirette
ağlaya ağlaya cehenneme girmesine vesîle oluyor.
2.
(Ve men etâa) Her kim Allah'a itaat eder. (ve hüve yebkî)
Aynı zamanda da ağlıyor. Hem itaat ediyor, hem de ağlıyor. İmam-ı
Azam gibi... (Feinnallahe yudhilühül cennete ve hüve yedhakü)
Onu da cennete gülerek korlar.
Ne iş
yani... İmam-ı Azam Hazretleri'ni tarif ederler de: "Gece namaz
kılıyor. Camiden çıkmıyor, yatsıdan sonra; namaz kılıyor." Bazı
gözleyiciler, "Bakalım, ne yapıyor?" diye, girerler içeri
saklanırlarmış. Gözlerinden yaşlar şıp, şıp diye hasıra damlıyor.
Ne iş ya Rabbi!.. Ne hikmet!..
Bazı
hukemâ şöyle demiş:
(Lâ
tahkırez zünûbes sığâr) Sakın sen bu günahtır diye hakir görme
ve aldatma kendini!.. "Ufak günahlardır; adam istesem bundan tevbe
ederim, Allah da affediverir." diye kendini aldatma!.. (Fe
innehâ tenşaibü minhez zünûbül kibâr) Sonra onlar birike
birike büyük günahlar olurlar. Ufacık kumlardır; fakat toplaya
toplaya dağ gibi birikiyor.
SAS
Efendimiz buyuruyorlar ki:
1.
(Lâ sagîrete meal ısrâr) "Bir günaha ısrar ediyormusun, o
sağîre olmaz artık, sağîrelikten çıkar." Meselâ, bir sigara içmek
kerahattir derler. Fakat iki, üç, dört, yedi, sekiz olunca büyük
günah oluyor sonunda... Bir yerden okumuştum ki, "Sekiz tane küçük
günah, bir tane büyük günah olur." diyerekten kulağımda kalmış.
Bazı
insanlar ehemmiyetsiz derler, ufak günahlara kıymet vermezler.
"Ufak günah canım!" derler. Efendimiz diyor ki: "Hayır, günahın
ufağı olmaz. Daima yapıyorsun onu, o büyüyor." Bir mısır tanesi,
bir daha ko, bir daha ko... Ohooo, bir yığın oldu o!.. Ufak ama
birikiyor, yığın oluyor.
2.
(Ve lâ kebîrete meal istiğfâr) Ne kadar günahın büyük olsa da,
mâdem ki istiğfar ediyorsun, tevbekâr oluyorsun; o da kalmaz.
Büyük
günahlar da istiğfar ile yok oluyor. Hatâ ediyor insan; arkasından
tövbe ediyor, nedamet diliyor. O da dayanamıyor, yok oluyor
inşallah...
(Hemmül
ârif, essenâü) Ariflerin dertleri Cenâb-ı Hakk'ı senâ
etmektir. (ve hemmüz zâhid, edduâü) Zâhidlerin de işleri
Cenâb-ı Hakk'a yalvarmaktır. (Lienne hemmel ârifü rabbühû)
Arifin gayesi, maksadı Rabbidir. (ve hemmüz zâhid, nefsühû)
Zâhidin kaygısı da nefsidir.
Zâhidliğin bu derecesindoe kalmak zararlı oluyor. Zâhid olsan da,
nefsinden kopup ârif olmağa geçmek lâzım!..
Hakîm
olan kimseler demişler ki:
1.
(Men tevehheme enne lehû veliyyen evlâ minallàh) Dünya
büyüklerinden bir büyüğü kendisine velî ediyor da, Allah-u
Teâlâ'yı unutuyor. "Filân adam benim velîmdir!" diyor. Büyük
adam... Ona arkasını dayıyor. (kallet ma'rifetühû billâh)
Bu adamın Allah'a ma'rifeti yok demektir. Çok az... Allah'ı
bırakmış, başkasına dayamış arkasını... Ondan dolayı gururlanıyor.
Bunun ma'rifeti azdır diyor.
2.
(Ve men tevehheme enne lehü adüvven a'da min nefsihî, kallet
ma'rifetühû binefsihî) Kendisinin nefsinden daha kötü bir
düşmanı vardır diyen de, nefsini bilmediğinden böyle söylüyor. En
büyük düşmanı insanın kendi nefsidir ki, cehenneme o sürüklüyor.
"Asıl
senin düşmanın nefsindir. Nefsinden daha başka düşman arıyorsun;
senin de nefsine bilgin az... Nefsine bilgin sağlam olsa, asıl
düşman senin nefsin olduğunu bilirsin. Seni kemâle ulaştırmaya
mani oluyor. Hayırlarına mâni oluyor, bir çok iyiliklere mâni
oluyor. Binaenaleyh, asıl düşman senin kendi nefsin!.." diyor.
Bir de
Ebûbekr-i Sıddîk RA, (Zaherel fesâd fil berri vel bahri)
"Karada ve denizde fesad zâhir oldu." ayet-i kerimesi için diyor
ki:
(Elber
hüvel lisan) "Kara, dildir. (vel bahr, hüvel kalb)
Deniz de kalbdir." diyor. Kur'an'daki mânâya bak!.. Orda karadan,
denizden bahsederken; "Karadan murad dildir, denizden murad
kalbdir." diyor. Fesad bu ikisinde de var...
Denizde
ne fesad olacak, deniz Allah'ın suyu... Kara da Allah'ın
toprağı... Toprağın ne kabahati var?.. Denizin ne kabahati var?
Fesad asıl dil ile gönülde... Bu ikisini kaybettin mi elden,
felaket...
1. (Fe
izâ fesedel lisân) "Dil yalan söylüyor, fenâ söz söylüyor...
Hatır kırıyor, gönül yıkıyor... (beket aleyhin nüfûs) Buna,
insanlar ağlar. Bu, hatır kırıcı, gönül kırıcı adama ağlar
insanlar...
2.
(Ve izâ fesedel kalb) Bu sefer gönül fesad... Kendi kendine,
kötü kötü şeyler besliyor gönlünde... (beket aleyhil melâikeh)
Ona da melekler ağlar.
Bunu bir
yerde okudum bugün de, diyor ki: Kâbe-i Muazzama'da oturma!..
Çünkü burada, günahı işlemedikçe, içinden gelir bir şeyler ya...
Şu fenalığı yapayım, bu fenalığı yapayım. Fakat aklın başına
gelir. Tövbe edersin, yapmazsın. Günah yazılmaz. Fakat, Kâbe'de
içinden böyle bir şey geçirdin miydi, derhal o yüzbin günah
yazılır. Onun için diyor ki: "Hazreti İbni Abbas, Mekke'de
oturmadı, Taif'e kaçtı." Bu günahdan dolayı, orda barınmak zor...
Gayet kendini şey tutacaksın.
Denilmiş ki:
1. (İnneş
şehvete tüsayyirul mülûke abîden) Şehvet çok fena şey; Allah
muhafaza etsin... İşte hayvanlarda görüyoruz ya... Şehvetleri
geldiği vakitte nasıl birbirlerine hücum ediyorlar, vurup
kırıyorlar, koparıyorlar. Bu insanda da aynı şey mevcut... Onun
için, bunu yenmek, pehlivanları yenmekten daha zor!.. Pehlivanları
yenmek mümkün de, bu insanın şehvetini yenmesi çok zor... Onun
için şehvet, (tüsayyirül müluke abîden) melikleri köle
eder, Şah'ı köle ettiği gibi...
2. (Ves
sabru yüsayyirul abîde mülûken) Sabır da, köleleri melik
yapar. (Elâ terâ ilâ kıssati yusuf, ve züleyhâ) Görmüyor
musun Yusuf AS ve Züleyhâ'nın kıssasını?.. Yusuf köle oldu, fakat
sonra Mısır'a melik oldu. Ne sebebiyle?.. Sabrı sebebiyle... Öteki
Şah idi. Şahlık gitti elden, oldu şimdi bir köle...
Denilmiş ki:
1.
(Tbâ limen kâne aklühû emîren) İnsanın aklı emiri olursa, o
insana müjdeler olsun!.. Çok iyi.. Aklını kullanabiliyor. (ve
hevâhü esîrâ) Hevâsına da uymuyor. Hevâsına uymayan adam, aklı
kendisine emir... Ooo, ne mutlu o adama!..
2.
(Ve veylün limen kâne hevâhü emîren) Eğer arzusu emirse...
Hevası, arzusu, isteği onun emiri...
--Şunu
yapalım bu akşam!
--Yapalım...
--Bunu
yapalım!
--Yapalım...
Bugün
akşam dinledim de: Yedi-sekiz tane eşkiya delikanlı bir evi
basmışlar.. Yedi tane delikanlıyı kesmişler. O delikanlılarla da
hiç bir ilgileri yokmuş. Yalnız onların örgütüne girmediklerinden
dolayı, onlara kin beslemişler. Basmışlar yakalamışlar; yedisini
de kesmişler adamların... Bir kısmını, Eskişehir yoluna götürüp
kesmişler... Bir kısmını evlerinde kesmişler. Hakim, idamlarını
istiyordu onların...
Yâni,
bunların şimdi hiç bir kabahatleri yok... Kabahatleri olmadığı
halde, insan bu kadar canavar oluyor yani. Emeline nail olmak
için... E, aptal insan! Sen elde bir maşasın, seni arkadan oynatan
var!.. Hacivat'la Karagöz vardı, vaktiyle bizim çocukluğumuzda...
Perdenin arkasında oynar, biz de onları seyrederdik... O, oyunda
değil ki, onu oynatan var... Şimdi, bu oynatanlara aklı ermiyor
çocukların... Canlarını da feda ediyorlar. Allah esirgeye...
Denilmiş ki:
1.
(Men terekez zünûb, rakka kalbühû) Günahları terkeden
insanların kalbleri yumuşak olur. Mahzun olur. Ağlar, sızlar,
yalvarır Allah'a...
2.
(Ve men terekel haram) Haram da günah ya, onu da ayrıca
yazmış. Haramı terkederse, (ve ekelel halâl) helalı da
yerse, (saffet fikretehû) kafası çok güzel, temiz olur...
İyi düşünür. İyi düşünceli insan olur.
Denilmiş ki:
(İkmâlül
akl) "Aklın kemali..." Herkeste bir akıl var ya şimdi. Bunun
hangisi olgun akıl, kâmil akıl?.. (İttibâu rıdvânillahi teâlâ)
"Allah-u Teâlâ'nın rızâsına ittiba etmek..." Allah-u Teâlâ
kimlerden memnun, nelerden memnûn; bunları yapıyor. Allah-u
Teâlâ'nın râzı olmadığı şeyleri de terk ediyor. (Vectinâbü
sehatıhî) "Emrine itâat ve gazabından ictinâb!.."
Onun
için demişler ki:
1.
(Lâ gurbete lil fâdıl) Fâzıl adama gurbet yoktur. Dünyayı
dolaşsa, hiç gariplik çekmez. Her yerde dost bulur.
2.
(Ve lâ vatane lil câhil) Cahil, vatanında da gariptir.
Kimseyle geçinemez çünkü... Önüne gelenle kavga eder. Vatanında da
rahatı olmaz.
Denilmiş ki:
(Hareketüt
tâati delîlül ma'rifeh) Şimdi namaz kılıyoruz ya, yatıyoruz
kalkıyoruz. Bu bir hareket... Bu hareket, o kimsenin Allah'ı
bilgisinin alâmetidir, demiş. Nitekim, (Hareketül cismi delîlül
hayâh) vücudun hareketi, ölmediğine alamettir. Ölü olsa,
kımıldayamayacak...
Vücudun
hareketi ölmediğine alâmet olduğu gibi; gönüllerin de hareketi,
taatlerin yapılışıdır. O da ma'rifet-i ilâhiyyenin kendisinde
mevcud olduğuna alâmettir.
Şimdi
burda bir hadis var, bunu herkes de bilir:
Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuş:
1. (Aslü
cemiil hatàyâ hubbüd dünyâ) Günahlar çok ya; yüzlerce... İşte
550 tane günah yazmışlar, mâlûm... Fakat bunların bir başı var...
Başı hubbüd dünya, dünya sevgisi...
E, bu
dünyada oturduğumuz için, sevmemek de mümkün değil... Ev
yapacaksın, çoluk çocuk evlendireceksin... Kendin de
harcayacaksın, yaşayacaksın bu dünyada... Bir iş lâzım!.. Biz öyle
eski zamanın kâmilleri gibi, bir lokmayla, bir hırkayla
geçinemeyiz ki...
2. (Aslü
cemiil fiten) Şimdi, hataların başı dünya sevgisi olduğu gibi;
bütün fitnelerin başı da... O anarşiler-manarşiler... Bunların hep
başı da, (men'ul uşri vez zekât) öşür ve zekâtı vermemek...
Öşürle zekât kalktı mı, fitneler de kalkacak ayağa, ayaklanacak...
Şimdi
ilk şeyde, köylüden öşrü kaldırdık. Köylüye dedik ki, öşür kalktı,
rahat et... Oh dedi, sevindi. Çünkü öşrü vermek de zor bir işti.
Öşür kalkınca, zekât da artık müslümanların keyfine kaldı. İsteyen
müslüman verir, isteyen de vermez...
Şâir
demiş ki:
(Yâ
men bidünyâhü iştegal) "Ey dünyasıyla meşgul olan kimse!..
(Kad garrahu tlil emel) Seni uzun emel aldatıp duruyor." Şu
kadar sene yaşarım... Şu da lazım, bu da lazım.. Birçok emel var
insanda... Şimdi bu emeller seni aldattı.
(Evelem
yezel fî gafletin) "Sen bu uykuda ne kadar uyuyacaksın daha?..
(Hattâ denâ minhül ecel) Bakıyorsun ki bir gün, ecel
geliverdi." Ondan sonra senin emellerin filan hepsi suya düşüyor.
Bir şeyler yapacaksın ama, bir türlü nail olamıyorsun...
(Elmevtü
ye'tî bağteten) "Ölüm ansızın gelir." Ansızın gelir ama,
evvela bir elçisi de vardır. Belin ağrır, bacağın ağrır... Karnın
ağrır, başın ağrır... O ölümün elçisi onlar... Aklını başına al,
diyor. Sonra ölüm ansızın gelir vesselâm... (Vel kabrü sandukul
amel) "Kabir, amellerin sandığı..." Kızların çeyiz sandığı
olduğu gibi... Oraya doldururlar. Kabir de senin amellerinin
sandığı.. Neleri götürdüysen burdan oraya amel olaraktan, onlar
senin karşına çıkacak... İyilikler götürdüysen, ne mutlu sana!..
Onun
için kabir:
(Elkabrü
ravzatün min riyadıl cenneh, ev hufratün min huferin nîrân)
"Ya cennet bahçesi, ya cehennem çukuru..."
--Nasıl?..
--Canım
bugün önümüzde bak, televizyon var! Şöyle karşıdan bakıyoruz: Oooo,
her yeri seyrediyoruz... Ne gördük, ne ettik, ama gözümüzün
önünde, bir çok yerleri seyrediyoruz işte... İşte, mezar da
böyle... Oraya gireceğiz. Girdikten sonra eğer cennetliksek, o
cennetteki yerimiz böyle, televizyondaki gibi bize gösterilecek.
Orda bakacaksın: "Ooo, ne mutlu bana... Köşkler benim. Bu saraylar
benim. Bu cennetler benim... Oooh!.." diyeceksin. Unutacaksın
ölümü...
E,
maazallah, imandan, amel-i salihten mahrum olaraktan, dinsiz
olaraktan gittiyse; ona da cehennemdeki yeri gösterilir. Onu
görecek. Yılanlar, çıyanlar, akrepler; çeşitli azap şeyleri... O,
orda artık eriyecek mi eriyecek, işte artık... Vayy... Nedâmet...
"Tekrar beni dünyaya çıkar da ya Rabbi, bak yapar mıyım?" diyecek
amma, bir daha çıkar mı ya?..
Onun
için, (Isbir alâ ehvâlihâ); bundan sonra sen, o kabrin
hâline razı olacaksın, başka çaren yok... (Lâ mevte illâ
bil'ecel) Ölüm de gelmez, ancak ecelle gelir. Ecel... Nefes
var bizde ya, alıp veriyoruz. Bu alınan nefesler bizim
sermayemizdir. Bin mi, yüzbin mi, beşyüzbin mi?.. Adama nefes
verilmiştir. Bu nefesler bitmeyince, insan ölmez. İnsanın ölümü bu
nefeslerin bitişine bağlı...
Binaenaleyh, sen bu nefesleri mümkün mertebe boşa kaçırmamağa
çalış!.. Öyle hevâ ü heves, zevk ü sefâ peşinde bu nefesler
kaybolunca, Cenâb-ı Hak soracak kıyamette:
--Bu
sana verdiğim ömrü nereye harcadın?
--Zevk ü
sefâ peşinde, şurda burda erittim...
E, olur
mu?.. Allah kusurlarımızı affetsin.
Şimdi bu
ikişerli kısımdı. Gelecek ders de babüs selâsi'ye, üçer üçer
cümlelere geleceğiz. Allah cümlemizi affetsin...
Bugün
bir efendi geldi. Bir caminin müezziniymiş. Bizim Doktor Mazhar'a
gitmiş:
"--Ben
zayıfım, korkuyorum! Orucu kışa bıraksam da kışın tutsam olmaz
mı?" demiş.
O da
bana yollamış, "Git hocama sor!" diye... Dedim: "Ben senden çok
zayıf idim vaktiyle... Bugün de yesem, câizdir. Bize Allah-u Teâlâ
izin de veriyor; tutsak da olur, tutmasak da... Çünkü bundan sonra
gençleşeceğimiz yok..." Hasta tutmaz orucu ama, iyi olduktan sonra
tutacak... Bizde bundan sonra iyi olma vakti gayri geçmiş. Onun
için dedim ki:
"--Sen
ölmezsin korkma!.. Daha sağlam olursun, iyi olursun!" dedim.
"--Şöyle
hastalığım var, böyle hastalığım var..." dedi.
"--Onlar
da geçer inşaallah!.. Müezzinmişin; biraz da yat uyu, fazlaca...
Öylece geçir vaktini, ama orucu bırakma!.."
"--E
şöyle, böyle..." dedi.
Dedim
ki:
"--Senin
bugün bıraktığın bir günlük orucun yerine, bir sene oruç tutsan
onu ödeyemezsin!.. Bir sene hiç bozmadan oruç tutsan, ramazanda
yediğin bir günün orucunu ödeyemezsin. Mükâfatını kazanamazsın...
Bir rivayette de, ömrün boyunca oruç tutsan... Ömrün boyunca oruç
tutsan, Ramazanda bir gün yediğin orucun yerini tutamaz!.."
Onun
için, Allah hepimizi affetsin de, bu mübarek günlerde şöyle lâyıkı
vechiyle, Hakk'ın istediği gibi oruç tutmak nasib etsin...
Kimsenin gönlünü kırmadan, kimseyi incitmeden; elimizden geldiği
kadar herkese iyilik, güzellik, tatlı dil güler yüzle muamele
ederekten, hoş sohbetlerle mübarek ramazanımızı geçirmek cümlemize
nasib ü müyesser etsin inşallah!..
El-Fâtiha!..
30.
7. 1979 / 2 Ramazan 1399
(+ 2.
10. 1974 / Ramazan 1394)
|