ANADOLU'DA ERMENİ ZULMÜ
Dr. Abdüllatif DUYGULU
Her yıl nisan ayı gelince, Ermeniler geniş propagandalarla
soykırım iddialarında bulunurlar. Pek çok ülkede destekleyici bir
kararlar alınmaktadır. Bu konuda maalesef yetkililer ve kamuoyu
bilinçsizdir. Ermeniler ve yaptıkları hakkında kısaca tarihe bir
göz atmak ve birkaç çarpıcı örnekle meselenin hakîkatını
okuyucularımıza arzetmek istiyoruz. Daha geniş bilgi için mutlaka
kitaplara müracaat edilmelidir.
A. Ermeniler Hakkında Genel Bilgi
Osmanlılar döneminde Ermeniler Adana'dan Kafkaslara kadar uzanan
bir bölgede dağınık olarak ve azınlık olarak yaşıyorlardı.
Kendilerinin Nuh AS'ın oğlu Ya'fes'in oğlu Hayk'ın soyundan
geldiklerine ve bölgenin yerli halkı olduklarına inanıyorlardı.
Tarihî belgeler ise onların M.Ö. 6. Yüzyıl'da Balkanlardan bölgeye
geldiklerini, Trak-Frig kökenli olduklarını gösteriyor.
Ermeniler M. Ö. 521 yılından itibaren İranlıların, M. Ö. 331
yılından sonra Makedonya'nın, M. Ö. 66 yılından sonra Romalıların
egemenliği altında yaşamışlardır. Zaman zaman el değiştiren bölge
642 yılında Emevilerin yönetimine geçmiştir. 970'te tekrar
Bizanslıların eline geçen bölge 1071 tarihinden itibaren
Selçuklular tarafından ele geçirilmiştir. Selçuklulardan sonra
İlhanlıların, Akkoyunluların, daha sonra da Osmanlıların
yönetimine girmişlerdir. (1473 - 1555) Osmanlı devleti yıkılıncaya
kadar da azınlık statüsünde yaşamışlardır.
Osmanlı devleti yönetimi altındaki Asya topraklarının hiçbir
bölümünde Ermeni yoğunluğu olmadığı için, hiçbir yer Ermenistan
adıyla isimlendirilmemiştir. Birinci Dünya Savaşından önce Anadolu
bölgesinde, 1.193.394 Ermeni yaşıyordu. Bu toplam nüfusun % 7'si
civarındaydı. Ermenilerin en kalabalık olduğu Bitlis ilinde bile,
toplam nüfusa oranları %25'i geçmiyordu.
Bugün Türkiye'de 1960 sayımına göre Ermenice konuşan halkın
toplamı 53.173'tür. bunun 41.311'i İstanbul'da, 11.862'si diğer
illerde bulunmaktadır. (1)
Ermenilerin Ermenice denilen bir dili vardı ve bu dil çok
gelişmemişti. Soylular ve şehirliler, idaresi altında bulundukları
milletin dilini konuşurlardı. Hattâ Osmanlı yönetiminde iken 18.
Asır ortalarına kadar Türkçeden başka dil konuşmazlardı. Kilisede
bile İncil'in Türkçesi okunurdu. Kültürlerinde, folklör ve
edebiyatlarında Türklerin geniş tesiri vardı.
Ermeniler de ilk zamanlarda İranlılar gibi ateşperest idiler; aya,
güneşe, yanardağlara taparlardı. 301 yılında Kirkor Lusaroviç
denilen bir rahibin çalışmalarıyla hristiyan oldular. Hristiyan
olunca, Kirkoriye (Gregorien) ismiyle kendilerine mahsus
bir kilise kurdular. İnaçları ve ibadetleri katolik ve
ortodokslardan farklıydı. Kiliseye yalnız erkekler devam ediyordu.
Dînî liderlerine katagigos deniliyordu. En büyük dînî liderleri
Erivan yakınındaki Eçmiyazin'de bulunuyordu. Fatih İstanbul'u
fethettikten sonra 1461 yılında, Bursa'daki Ermeni dînî lideri
Hovakim'i İstanbul'a getirtti. Yayınladığı bir fermanla Ermeni
Patrikhanesini kurarak, onu ilk patrik ilân etti.
İranlılar Ermenileri tekrar ateşperest yapmak için, Bizanslılar da
kendi mezheplerine çevirmek, ortodoks yapmak için çeşitli baskılar
yaparlardı. Müslümanların idaresi altında, yâni Emevî, Abbasî,
Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Ermeniler serbestçe dînî
faaliyetlerini yapabildiler. Askerlikten muaf oldukları için
sanat, ticaret ve tarımla uğraştılar. Her bakımdan mutlu ve
müreffeh bir hayat yaşıyorlardı.
İkinci Viyana bozgunundan sonra Osmanlı devleti gerileme sürecine
girince, devleti yıkmak için batılı büyük devletler planlar
hazırladılar, iç işlerine karışmaya başladılar. Azınlıkları
devlete karşı ayaklandırmak için çeşitli çalışmalar yaptılar.
Başta Rusya olmak üzere, İngiltere, Fransa ve ABD, konsoloslukları
vasıtasıyla, açtıkları kolejler vasıtasıyla, Ermeniler arasında
milliyetçilik ve ayrılık fikirlerinin gelişmesini sağladılar.
Tanzimat ve ıslahat fermanlarıyla azınlıklara tanınan haklar,
Ermenileri iyice şımarttı.
1877-1878 Osmanlı Rus savaşı kaybedilip Ayastefanos antlaşması
imzalanırken, Ruslarla görüştüler. Daha sonra 1878'de Berlin
konferansında Doğu Anadolu'da Ermeni azınlığın olduğu bölgelerde
ıslahat yapılacaktır diye bir madde konulmasını sağladılar.
Devletin zayıf zamanlarında çeşitli isyanlar çıkartarak yabancı
devletlerin müdahelesini beklediler. Böylece Balkan ülkeleri gibi
bağımsızlıklarını kazanacaklarını, müstakil bir Ermenistan
kuracaklarını umuyorlardı.
B. Ermenilerin Örgütlenmesi
Osmanlı Devletinde yaşayan Ermenilerin ilk ulusal hareketleri 1860
yılında kurulan derneklerle başlamıştır. Bu dernekler zamanla dış
yardım ve kışkırtmalarla, Ermenileri devlete karşı ayaklandıran
komiteler haline gelmiştir. Ermeni kiliseleri ve Ermeni okulları
ihtilalci fikirlerin aşılandığı en önemli merkezlerdir.
a. Dernekler
1860'ta Adana'da Hayırsever Cemiyeti, arkasından
Fedâkârlar Derneği kuruldu. 1870 - 1880 tarihleri arasında
Van'da Araratlı, Muş'ta Okulu Sevenler, Doğulu ve
Klikya dernekleri kuruldu. 1880 tarihinde bu dört dernek
birleşerek Ermenilerin Birleşik Derneği adını almışlardır.
1876'da Ermenistan'a Doğru Derneği, 1879'da Milliyetçi
Kadınlar Derneği, 1880'de Erzurum'da Silahlılar Derneği,
Kafkasya'da Genç Ermenistan Derneği, 1872'de Van'da
İttihat ve Halâs Derneği, 1882'de yine Van'da Karahaç
Derneği kuruldu. Bu derneğin amacı gerekli yerlerde isyanlar
çıkartmak ve gençleri silahlandırmaktı.
1881'de Erzurum'da kurulan Müdâfi Vatandaşlar Derneği, daha sonra
büyüdü, çeteler kurdu, dörtyüzden fazla usta çeteci yetiştirip
komutanlar atadı. Bunları düzenli silahlı eğitime tabi tutup,
silâh ve cephane depoları kurdu.
b. Komiteler
1. Hınçak (Çan) Komitesi: 1887'de İsviçre'de
Kafkasyalı Ermeniler tarafından kurulmuştur. Amacı Türkiye
Ermenistanı'nı kurmak, daha sonra Rus ve İran Ermenistanlarıyla
birleşerek bağımsız bir Ermenistan yaratmaktı. Sosyalizmi
benimsemişlerdi.
2. Taşnaksutyun Komitesi (Ermeni İhtilâl Cemiyetleri
Birliği): 1890'da Kafkasya'da kuruldu. Amacı Ermeni örgütlerini
birleştirmek, Türkiye'ye geçen çetelere yardım etmek, isyanlar
çıkartmak suretiyle Türkiye Ermenistanı için siyasî ve iktisâdî
özgürlük elde etmekti. Nasyonal-sosyalizme benimsemişlerdi.
Komitenin örgütüne verdiği emir şu idi:
"--Türkü, Kürdü her yerde, her türlü koşullar altında vur!
Mürtecileri, ahdinden dönenleri, Ermeni hafiyelerini, hainleri
öldür, intikam al!" (2)
C. 1908 Öncesi Ayaklanmalar
Ermeni komiteleri Ermeni zenginlerinden ağır tehditlerle büyük
paralar sızdırdılar. Doğu Anadolu'da komitenin emirlerini
dinlemeyen yüzlerce Ermeni öldürdüler. Türk ve Kürt köylerini de
basıp yağmalamaya başladılar. Türkleri ve Kürtleri yurtlarını
bırakıp gitmeye mecbur etmek için akıl almaz işkencelerle
öldürüyorlardı.
Anadoluda yer yer çıkan küçük Ermeni isyanları hızla bastırıldı.
Büyük isyanlarda Avrupa ülkeleri konsolosları vasıtasıyla müdahele
ettiler. Yurtdışındaki komiteciler Avrupa ve Amerika gazetelerinde
Türklerin hristiyanları doğradığını iddia ederek amansız bir
propagandaya giriştiler.
Sultan Abdülhamid bölgedeki müslüman halkın can güvenliğini
sağlamak için, Hamidiye Alayları denilen süvari birlikleri
teşkil ettirdi. Bunların subayları bölgedeki aşiretlerin ileri
gelenlerinden seçiliyordu. (3)
Bu ayaklanmalardan önemlileri:
1. Sivas ayaklanması (11 Ekim 1881)
2. Erzurum olayı (20 Haziran 1890)
3. İstanbul'da Kumkapı ayaklanması (15 Temmuz 1890)
4. Yozgat olayı (Ekim 1893)
5. Tokat olayı (Ağustos 1894)
6. Birinci Sason isyanı (Haziran 1893 - Ağus. 1894)
7. İstanbul'da Bâb-ı Âli baskını (18 Eylül 1895)
8. 1895 - 1896 ayaklanmaları: Bu iki yıl içinde Ermeniler
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde ayaklanmalar yaptılar. Bunların
başlıcaları; Geyve, Yozgat, Kayseri, Develi, Diyarbakır, Siverek,
Harput, Malatya, Arapgir, Adıyaman, Maraş, Urfa, Antep, Sivas,
Niksar, Divriği, Merzifon, Amasya, Trabzon, Gümüşhane, Bitlis,
Muş, Erzincan, Bayburt, Erzurum, Hınıs ayaklanmalarıdır.
9. Adana olayları (Ekim 1895 - Mart 1896)
10. Zeytun isyanı (Temmuz 1895 - Ocak 1896)
11. Van isyanı (Ekim 1895 - Ekim 1896)
12. Osmanlı Bankası baskını (14 Ağustos 1896)
13. İkinci Sason İsyanı (1898 - 1904)
14. Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi, bomba olayı (21 Temmuz
1905)
BİTLİS AYAKLANMASI (Ekim 1895)
Bitlis Ermenilerini Diyarbakır, Erzurum, Van komiteleri ihtilâl ve
isyana sürüklemişlerdir.
Bitlis'teki Amerikan kolejinin de ihtilali tahrik ve teşvikte
önemli yeri vardır. Bu koleji Bitlis'ten Amerika'ya gitmiş bir
Ermeni açmıştır. Bitlis Koleji bu Amerikalının Bitlis'te doğmuş ve
çocukluğunu arada geçirmiş olan oğlu Corc'un idaresindedir.
Bitlis'e onbeş-yirmi saat uzaktaki köylerden gelen Ermeni
çocukları burada yatılı olarak okumaktadırlar. Misyoner Corc,
Ermeni çocuklarının kafalarını hükümet aleyhine ihtilâl ve isyan
düşünceleriyle doldurup köylerine göndermektedir. Buradan mezun
olanlar yakınlarına ve komşularına da ihtilâl ve isyan fikrini
aşılamışlar, Ermenileri bağımsızlık hayaline sürüklemiş, Osmanlı
Devleti ve Türk milletine düşman etmişlerdir.
Misyoner Corc ile piskopos vekili Ermenilerin ileri gelenlerine,
onlar da Ermeni halkına Hınçak komitesinin programını telkin
ederek ayaklanma düşüncesini zihinlerine yerleştirdikten sonra,
fedâî kaydına başlamışlardır. Bundan sonra her taraftan fedâîler
Bitlis'e dolmuşlar, hayalî vaatlerle cesaretlenmişler, devlet
memuru Ermeniler istifa edip vazifelerinden ayrılmışlardır.
Ermeni esnafına gelince, alış veriş için dükkanlarına gelen
müslümanlara; "Şu belindeki bıçağı ne taşıyorsun? Birkaç güne
kadar hükmü kalmayacaktır." gibi hükümete sadakat, itaat ve
tabiiyete aykırı küstahlıklara başlamışlardır.
Gümüşhane olayının çıktığı 13 Ekim 1895 Cuma günü, müslümanlar
camilerde hutbe dinlerlerken, protestan kolejindeki kilise çanının
ilk kez çalınmasında, Ermenilerin ileri gelenleri görünürlerden
çekilip şuraya buraya gizlenmişler; ikinci defa çan çalınmasında,
bütün Ermeniler dükkanlarını kapamışlar, eşyalarını öteye beriye
dökerek yangın çıkarmaya kalkışmışlar; bir taraftan da evlerine
gidip silahlarını alarak camilerin kapılarına doğru ilerlemeye
başlamışlardır.
Bu sırada, Ermenilerin her taraftan birden hücuma geçmelerinin
işareti olan kilisenin çanlarını üçüncü kez çalmasından önce
pencerelerden durumu gören islam kadınları çocuklarını camilere
göndermişler, Ermenilerin hücuma geçmek üzere oldukları haberini
vermişlerdir. Bu haber üzerine müslümanlar hutbenin bitmesini
beklemeden dışarı fırlamışlardır. Camilerden dışarı çıkan
İslâmlar, Ermenileri kapı önünde silahlı ve hücuma hazır görünce,
çatışma başlamıştır.
Ermenilerin silah kullanmaktaki korkaklığı, müslümanların ise; iyi
silah kullanmaları sonucu, Ermenilerin tasarladıklarını
yapmalarına imkân bırakılmamıştır. Müslümanlar böyle bir durumla
karşılaşacaklarını akıllarına getirmediklerinden yanlarında bıçak
ve deynekten başka silah olmadığı halde çarpışmışlardır. Memurlar,
komutan ve askerlerin aldıkları ciddi tedbirlerle ayaklanma ancak
iki saat sürmüştür. Bu kargaşalıkta İslâmlardan 38 ölü 135 yaralı,
Ermenilerden de 136 ölü 40 yaralı olmuştur.
Bitlis'teki olay çevreye de sıçramış, Bitlis'in kaza ve köylerinde
de ayaklanmalar olmuştur. Bu ayaklanmalarda İslâmlardan 86 ölü 38
yaralı, Ermenilerden 171 ölü 49 yaralı olduğu alınan tahkikat
raporlarından anlaşılmıştır.
Ermeni ayaklanmasının bastırılması elbette hükümetin vazifesidir.
İslâmların bu işe karışmasının sebebi, Ermenilerin olaydan önce
tenhalarda rastgeldikleri İslâmları öldürmeleri, müslüman
kızlarını kaçırıp ırzlarına tecavüz etmeleri; en sonunda
müslümanlar Cuma namazı kılmak için camilerde toplandıkları bir
sırada tecavüze kalkışmaları; ve nihayet zühd ve takvâsıyla
İslâmların büyük saygı duydukları Şeyh Haydar Efendi'nin Ermeniler
tarafından korkunç bir şekilde, vahşice şehid edilmesi, bardağı
taşıran son damla olmuş; İslâmları nefis müdafaasına zorlamıştır.
(4)
D. İkinci Meşrutiyetten sonra ayaklanmalar
Meşrutiyetin ilanıyla (1908) herkeste bir hürriyet sarhoşluğu
görüldü. Gazeteler eski idarenin kötülüklerini, hürriyetin
nimetlerini sayıp dökerken her köşe başında bir hatip türemişti.
Tek kelime ile ağızdan çıkanı kulak işitmiyordu. Bu hengâmeden
faydalanan Ermeni siyâsî suçluları, mahkûmları, kaçakçıları
İstanbul'a doldular. Şapkaları, kelebekkravatları, Rus lehçesiyle
konuştukları Ermeniceleriyle dikkati çekiyorlardı.
Meşrutiyetin ilanıyla, komitelerin artık ihtilalci siyasetlerini
birtarafa bırakarak meşrutiyete yardımcı olmaları, memleketin
iktisâdî ve medenî gelişmesi için çalışmaları gerekiyordu.
Komiteler görünüşte buna karar verdiler.
İttihatçılar Ermenilerin yalanlarına aldandılar, devletin yüksek
mevkilerine bir çok Ermeni aydını getirdiler. Bayram ve
merasimlerde en önde, ittihat ve terakki Cemiyetinin önemli
kişilerinin yanında bulundular. Şişli mezarlığında sözüm ona
meşrutiyet uğruna ölen Ermeni fedaileri adına düzenlenen törendi
İttiha e terakki Cemiyeti ileri gelenleri de bulunuyordu. Türk ve
İslâm düşmanı kanlı katil Patrik Matyos İzmirliyan sürgünde
bulunduğu Kudüs'ten İstanbul'a gelirken, İttihatçılar tarafından
karşılandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti Ermeni cemiyetlerini
himayesine aldı. Bu cemiyetler adına müsamere ve konserler
verildi.
En önemli yerler, Rusya'dan koğulmuş, Avrupa'nın çeşitli
yerlerinden İstanbul'a gelmiş vatansız, milliyetsiz alçaklar
tarafından işgal edilmişti. Bu sözde diplomatlar, içlerindekini
açığa vurarak Osmanlı devletini devlet olarak tanımayacaklarını
ilan ediyorlardı. Taşnak Hınçak ve diğer komiteler yeniden
örgütlenmeye, şubeler açmaya başladılar. İstanbul'daki Ermeni
basınında Türk-İslâm düşmanlığını körükleyen yazılar birbirini
takib etmeğe başladı. (5)
ADANA AYAKLANMASI (14 Nisan 1909):
Adana piskoposu Muşeg, büyük devletlerin dikkatini çekmek ve
türkiye'den bir Ermenistan devleti koparabilmek için aylarca
hazırlanmış, binlerce Ermeniyi silahlandırmıştı. Piskopos isyan
emrini, Osmanlı Devletinin en nazik anında, 31 Mart ihtilalinin
ertesi günü, 14 Nisan 1909'da verdi. Adana, Tarsus, Erzin, Misis,
Dörtyol, bahçecik ve diğer kazalardaki Ermeniler ayaklanarak zayıf
buldukları Türk evlerine dalıp, ırza, mala ve cana saldırmağa
başladılar. Üç günde Adana ve çevresi altüst oldu. Ermeniler
beşikteki Türk çocuklarını bile öldürüyor, hazırlıksız olan asker
ve polis karşı koyamıyordu. İsyana bizzat Türk halkı karşı koydu,
nefsini savundu; Ermenilere yıllarca unutamayacakları bir ders
verdi. Piskopos Muşeg Mısır'a kaçtı.
Ayaklanmanın sonunda harb divanı kuruldu. Uzun tahkikat ve
muhakemeler sonucunda 9 Türk, 6 Ermeni idama mahkûm edildi.
Ermeniler durumu Avrupa basınına Türklerin zulüm ve barbarlığı
şeklinde aksettirdiler. Tamamen vahşî, yüksek kültür ve
medeniyetten külliyyen mahrum, musiki, şiir, yemek gibi en ibtidâî
ihtiyaçlarını Türk kültüründen aynen iktibas eden bir kavim olan
Ermeniler, Avrupa ve Amerika basınında mazlum olarak ilan edildi.
Sultan Abdülhamid'i devirdikleri için Avrupa basınında alkışlanan
İttihatçılar, telaşa düştüler. Avrupa'ya şirin görünmek için meşrû
müdafaa halinde olan Türkleri rastgele asıp kestiler. Bu sırada
Adana valisi olan meşhur Cemal Paşa, (o zaman Kurmay Albay Cemal
Bey) yeniden harb divanı kurdurdu. Adana şehrinde 30 müslümanı,
Erzin kasabasında 17 müslümanı idam ettirdi. İdam edilenler
arasında Adana'nın en eski ve zengin ailelerine mensup gençler
olduğu gibi, bölgede pek büyük bir nüfuza sahip olan Bahçe müftüsü
de vardı. Ermenilerden ise yalnız bir kişiyi idam ettirdi. (6)
E. Birinci Dünya Savaşında Ermeni Olayları
Daha Osmanlı hükümeti Ruslarla savaşa girmeden önce, Kafkasya'da
hazırlıklar başlamıştı. Her taraftan Ermeni gönüllüleri Rus
ordusuna, Türkiye'ye karşı savaşacak çetelere, intikam alaylarına
girmek üzere Kafkasya'ya, Tiflis'e doluşuyordu. Osmanlı meclisinde
Erzurum milletvekili olan Karakin Pastırmacıyan, komite tarafından
örgüt için Kafkasya'ya gönderildi. Ermeniler bölgeyi iyi
tanıyorlardı. Rusların da bunlara ihtiyacı vardı.
Uzlaşma devletleri Ermenilere büyük umutlar bağlamışlardı. Öteden
beri siyasi çıkarlarına alet ettikleri bu topluluğu Osmanlı
devletine karşı kullandılar. Rus, Fransız ve İngiliz konsolosları
bulundukları yerlerde, Çarlık Genel Valisi de Tiflis'te komite
başkanlarına gerekli emri verdiler. Ermeni komitelerine ellerinden
gelen yardımı yaparak Ermenileri cepheye sürdükleri gibi, bol
miktarda para ve cephane vererek içeride de isyanlar çıkarttılar.
Osmanlı Devleti pek az bir zaman önce Balkan Savaşı gibi bir
yenilgiden çıkmıştı. Dünya savaşının patlamasıyla, yaşamı ve
geleceği söz konusu olmaya başlamıştı. Bu nedenle seferberlik ilan
etti. Ermenilerden askere alınanlar, silahlarıyla birlikte düşman
saflarına kaçarken, ülkede yaşayanlar da Türk devletini yıkmak
için yer yer silahlı ayaklanmalara kalkıştılar. (7)
Bu ayaklanmaların başlıcaları:
1. Zeytun olayları
2. Kayseri Olayları
3. Bitlis ve Muş olayları
4. Erzurum ve Erzincan olayları
5. Elazığ (Harput) olayları
6. Yozgat olayları
7. Sivas olayları
8. Adana olayları
9. Trabzon ve Samsun olayları
10. İzmit ve Adapazarı olayları
11. Urfa olayları
12. Van isyanı
MUŞ'TA ERMENİ ZULMÜ
Muş ahalisinden Mehmet Resul'un yeminli ifadesi:
Ben asker olarak harpte bulunuyordum. Aldığım yaradan ötürü
Bitlis'e doğru çekilen birliği takip edemediğim gibi, yaralı ve
sakat üç erle birlikte geri kaldık. Az sonra Rus kazaklarının
öncüleri olan Ermeniler yanımıza geldiler. Arkadaşlarımızdan
Harputlu Hüseyin adındaki erin gözlerini çıkararak, "Kalk bak,
Türk askeri geliyor mu?" dediler. Sonra zavallıyı kurşunlayarak
şehid ettiler.
Diğer erin sağ yanından derisinin bir kısmını yüzerek çanta
şekline koydular. Bu Zavallıya da, "Elini sok, bu çantada
padişahınızın parası var mı?" diye işkenceye başladılar, sonra
şehid ettiler.
Üçüncü arkadaşımızı yere yatırıp tenâsül aletini kestiler; sonra
ağzına koyarak, "Bu boruyu çal, size Osmanlı askerinden yardıma
gelsin!" yollu hakaretlerden sonra, onu da şehid ettiler. Artık
sıra bana gelmişti. Bu alçaklıkları yapanlar bana yabancı
gelmiyorlardı. Yüzlerine baktım, içlerinden üçünü tanıdım.
Bunlardan birisi Muş Ermenilerinden ve Çıkar mahallesinden Keşiş
oğlu Aram. İkincisi yine Muş'un Yaş mahallesinden Bağdasar Körük
oğlu Alkesam, üçüncüsü yine ayni mahalleden Avukat Herant Efendi
oğlu Herant idi.
Bunlar beni bir dereye götürdüler. Yaktıkları ateşte tüfeklerini,
şişlerini güzelce kızdırdıktan sonra yirmi dört yerimden
dağladılar. Yalvarmalarıma, bağırıp çağırmalarıma, sızlanmalarıma
asla kulak vermiyorlardı. O sırada birkaç Rus askeri yetişti.
Bunlardan birisi beni ölümden kurtardı. Bu asker gizlice kulağıma
Rusya'daki müslümanlardan olduğunu söyledi.
Artık Rus, Kazak ve Ermeni çeteleriyle birlikte Bitlis'e doğru
yola çıktık. Yolda kaçak kafilelerine, ordunun arkasından göçen
zavallılara rastladık. Ermeniler, bu müafaasız kadın ve
çocuklarla, zavallı ihtiyarlara şiddetle saldırıyor, yürekler
parçalayıcı, insanlık dışı vahşilikle zavallıları katlediyorlardı.
İçlerinden Muş'un Ziyaret köyü ahallisinden olduğunu tanıdığım bir
Ermeni ile altı arkadaşı, altı müslüman kızını getirdiler. Bunları
rükû'a varacak şekilde çırılçıplak durdurdular, sonra iffetlerini
kirletmeye başladılar. Bir taraftan bu çirkin ve insanlık dışı işi
yapıyorlar, bir taraftan da, "Bundan sonra müslümanlara böyle
namaz kıldıracağız!" diyorlardı.
Biz ordan ayrıldık, Tel köyüne vardık. Orada üç gün kaldık. Bu üç
günde evvelce beni kurtarmış Tatar Abdulmelik ekmek verdi. Üçüncü
gün, artık yardım edemiyeceğini, zira bir müslüman himaye ettiği
anlaşılırsa şiddetli ceza göreceğini söyledi. Bu sebeple başımın
çaresine bakmam lâzım geldiğini anlattı.
Gecenin karanlığından faydalanarak oradan kaçtım. Şafak sökerken
Kızanan köyünün karşısındaki tepeye yetiştim. Köyden feryad ve
figanlar işitiliyordu. Ermeni çeteleri bir taraftan köyü ateşe
vermişler, diğer taraftan katliâma girişmişlerdi. Oradan da
kaçtım. Birçok tehlikeler atlattıktan sonra muhacirlerle birlikte
geri çekildik. (8)
VAN'DA ERMENİ ZULMÜ
Van jandarma alay komutanının Raporu:
Çarıksır köyünde bir çocuğun kuzu gibi kızartılarak bir süngü
üzerinde direğe iliştirildiğini birçokları yeminle söylemişler
cesedin kalıntılarını göstermişlerdir. Ahorik ve Avzerik köyleri
arasında elleri bağlı ve karınlarına sokulmuş tenasül aletleri
kesilerek ağızlarına sokulmuş dört Türkün cesedi bulunmuştur.
Kavlık Köyünde 7 yaşındaki Fatma ve 5 yaşındaki Gülnar adlarında
iki kız çocuğunun iki taraftan kirletilmiş oldukları, ve bu bu
kötü hareketin sonucu her ikisinin de sakat kaldıkları
görülmüştür. Bugün bu zavallılar Ermeni mezaliminin canlı bir
timsali olarak yaşamaktadır. Yine bu köyde 70 yaşından fazla Ali
adında bir ihtiyarın, çene kemiklerini süngülerle kırarak, kesip
ağzına koymuşlardır. Bunu Van'ı geri alan Türk ordusunun ileri
gelen subayları gözleriyle görmüşlerdir.
Ahtoci Köyünde Kemo adındaki şahsın Zeliha isimli eşi tandır
başında ekmek pişirirken, Ermeniler Zeliha'nın altı aylık çocuğunu
ateşe atarak pişirmişler, zorla annesine yedirmek istemişler;
zavallı annenin reddetmesi üzerine, kadının bir bacağını ateşe
sokarak yakmışlardır. Bu gün bu zavallı kadın yaşıyor. Gördüğü bu
korkunç zulmü anlatırken yürekler tırmalayıcı feryat ediyor. Bu
zavallı kadının hikâye ve feryadına katılmamak için taş veya
demirden yürek gerekiyor.
Yine bu köyde Ermeniler birçok Türk çocuğunu tezek yığınları
arasına koyduktan sonra tezekleri ateşlemişler; bu zavallı masum
yavruları diri diri yakmışlardır ki, durum yerinde yapılan
inceleme sonucu kalıntılardan anlaşılmıştır. (9)
ESMA NİNE ANLATIYOR
Molla Kasım köyünden 95 yaşındaki Esma Hanım yaşadığı faciayı
hafızasında kalan kırıntılarla şöyle anlatıyor:
Ermeniler, Molla Kasım köyünü yerle bir ettikten sonra Zeve'ye
gittim. Zeve çayını geçemedim, beni atla gelip aldılar. Zeve'de
toplu halde bulunan kadınların tamamını Ermeniler bir dama
koyduktan sonra, yere oturulmasın diye su ile doldurdular. Yarı
belimize kadar su içinde kaldık. Sonra erkekleri ayırıp
götürdüler. Onları başka bir damda diri diri yakmışlar. Ermeniler,
15 yaşından küçük çocukları da bir tarafa ayırdıktan sonra
süngüleyerek katlettiler. Kadınları da gruplar halinde Van'a
götürdüler.
Bir çocuğumu, gözümün önünde koyun boğazlar gibi boğazladılar. Bir
Ermeni, komşumuz Firdevs hanımın oğlunu ayağının altına alıp, iki
bacağından ayırarak iki parça edip şehid etti. Ermeniler o kadar
çok müslüman boğazladılar ki, akan kanlar koskoca tandırları
doldurdu. En son Rus ordusunda vazifeli bir Tatar bu korkunç
faciaya son verdi.
Ermeniler, esir ettikleri müslüman kadınları iki sıra halinde
aralarına alıp türkü söyleyerek, tef çalarak götürüyorlar; ikide
bir; "Korkmayın sizi Van valisi Cevdet Paşa'ya götürüyoruz Cevdet
paşa size pilâv ikram edecek!" diyorlardı. Sonra koro halinde:
"Cevdet Paşa et temâşa / Gelinlerin oldu matuşka! (fahişe
demek)" diyorlardı.
Molla Kasım köyünden Şeyh Selim Efendinin gözlerini oyduktan sonra
şehid ettiler. Gene Molla Kasım köyünden Müslim amcayı öldürdükten
sonra, cesedini namaz kılıyor gibi bir duruma soktular, İslâmın
dini ve imânına küfür ettiler, alaya aldılar.
Ermeniler, bir taraftan erkekleri öldürüyorlar, sonra da:
"Korkmayın, size bir şey yok! Onları Rusya'ya para kazanmaya
gönderiyoruz." yalanını gözümüzün içine bakarak söylüyorlardı.
(10)
ZEVE'DE ERMENİ KATLİAMI
Kıymet Başıbüyük, Zeveli annesi Hediye hanımdan naklen bu faciayı
şöyle anlatıyor:
Seferberlik ilân edilir edilmez Van halkı muhacir olmaya başladı.
Zeve ve çevresindeki köyler muhacir olmadılar. Buna sebep olan
zeve ve çevresindeki köyler ve muhtarı Süleyman çavuştur. Çünkü
muhtar köylüyü toplayıp, "Buradan muhacir olup gitmeye hiç lüzum
yok! Ben Ermenilerle kardeş oldum, (!) size bir şey yapmazlar."
diye teminat verdi.
Bu söze inanarak köyü terk etmedik. Sonra Vandaki Ermenilerin
ortalığı kana buladıklarını, her tarafı yakıp yıktıklarını duyduk.
Ermeniler binlerce müslümanı kesmeye başladılar. Van'ı terk
etmeyen hasta, yaşlı, çocuk ve kadınları asıp kesmeye, bir kısmını
da çaylara, kuyulara atmaya koyuldular. Sıra bizim köylere
gelmişti. O sırada komşu köylerin ahalisi bizim köyde toplandı.
Her köyün en az 400-500 nüfusu vardı.
Ermeniler, bir sabah köyümüzü ateşe tuttular. Zeve'de toplanmış
müslümanlar, cephaneleri bitinceye kadar köyü müdafaa ettiler.
Türklerin cephaneleri bitince Ermeniler köye girdiler. Korkunç
facia bundan sonra başladı. Önce Ermenilerle kardeş olduğunu
söyleyerek halkın göç etmesine engel olan Süleyman Çavuş'u
yakalayıp, korkunç şekilde şehid ettiler. Ermeniler, hamile
kadınların karnını yırtıp çıkardıkları çocukları süngülerinin
ucuna takarak annelerine gösterdiler.
Kızların ve kadınların kollarındaki bilezikleri almak için çok
kolay bir usul buldular. Kasaturalarıyla kızların ve kadınların
kollarını kesiyor, sonra bilezik ve yüzükleri çıkarıyorlardı.
Ben, annem ve 20-30 kadar köylü kadını ve çocuk Sultan Hacı
Hamza'nın türbesine sığındık. Ermeniler bizi öldürmek için türbeye
gazyağı ve benzin serptiler ve ateşlediler. Türbe yanmadı. Kazma
kürekle türbeyi yıkmak istedilerse de, yıkamadılar. Hayret ve
şaşkınlık içinde, "Yahu bu mutlaka bizdendir." diyerek gittiler.
Biz oradan çıktık. Çıktığımızı gören Ermeniler üzerimize hücum
ettiler. Bu sefer köyün köpekleri bizi kurtardı. Köydeki köpekler
insan cesedi yiyerek kuduz olmuşlardı. Her tarafa saldırıyor, köye
hiç kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Bir zaman köpekler bizi korudu.
Sonra Ermeniler köyü işgal ettiler. Biz yine katil ve canavar
Ermenilerin eline düştük. Bir hafta sonra Ruslar bizi alıp aç,
susuz Van'daki Ermeni kışlasına götürdüler.
Rus Kırgız muhafızlarına, yiyecek bulmak için bizi serbest
bırakmaları için yalvarıyorduk. Kısa bir zaman kışlanın yanına
çıkınca, hayvanlar gibi söğüt yapraklarına üşüşüyor, bir yandan
çabuk çabuk bu yaprakları yerken, diğer yandan etek ve ceplerimizi
dolduruyorduk. Aç midelerimize bu acı söğüt yaprakları, bal gibi
tatlı geliyordu.
Böylece günler geçti. Sonra Ruslar bizi serbest bıraktılar.
Tarlalara dağıldık, ektik, biçtik. Değirmen gösterdiler buğdayları
öğüttük. Türk askerinin görünmesiyle tam ve gerçek hürriyete
kavuştuk. (11)
F. Ermenilerin Savaş Bölgesinden Çıkartılması ve Tehcir Kanunu
(14 Mayıs 1915)
Osmanlı hükümeti ilk aylarda isyanlara karşı yalnız yöresel ve
özel önlemler almakla yetindi. Rus ordularının doğu illerini
işgali sırasında, özellikle onlara öncülük eden Ermeni gönüllü
intikam alayları tarafından müslüman halk acımasızca yok
ediliyordu. Van'ın düşmesi, Bitlis, Muş, Erzincan, Bayazit, Zeytun,
Sivas vs. bölgelerde isyanların ve saldırıların sürmesi üzerine
hükümet, orduyu korumak için hareket etmek zorunda kaldı. Halâ
serbestçe çalışan Ermeni komite merkezlerini kapattı, komite
liderlerini ve kışkırtıcıları tutuklattı. (24 Nisan 1915)
Dışardaki Ermeni topluluklarının her yıl katliam yıldönümü diye
andıkları 24 Nisan işte bu tarihtir.
Daha sonra 14 Mayıs 1915'te tehcir (göç) kanunu çıkarıldı. Buna
göre:
1. Seferde ordu, kolordu ve tümen komutanları, bunların vekilleri
ve bağımsız bölge komutanları, ahali tarafından herhangi bir
surette hükümetin emirlerine ve ülkenin savunmasına, güvenliği
korumaya ilişkin uygulamalara karşı koymak, silahla saldırı ve
direnme görürlerse, derhal askerî kuvvetlerle şiddetli biçimde
cezalandırmaya ve direnmeyi esasından yok etmeye izinli ve
mecburdur.
2. Ordu, müstakil kolordu, tümen komutanları askerî icablardan
dolayı veya casusluk ve hainliklerini hissettikleri köyler ve
kasabalar ahalisini, tek tek veya topluca diğer yerlere sevk ve
iskân edebilirler.
3. İşbu kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir. (12)
Bu kanuna göre, ayaklanma hazırlığı içinde olan Ermeniler İç ve
Doğu Anadolu'dan güneye, o zaman sınırlarımız içinde bulunan
Suriye, Lübnan ve Irak'a göç ettirilmiştir.
G. Ermenilerin 1918 - 1920 yılları arasında yaptıkları mezâlim
Ermenilerin Ruslara yardımcı olarak birlikte işgal ve katliamlar
yaptıklarını yukarıda anlatmıştık. İşgal yıllarında bu zulüm
çeşitli şekillerde devam etti. Nihayet 7 Kasım 1917'de Rusya'da
ihtilâl oldu, 22 Ocak 1918'de Rusya mütareke istedi. Bunun üzerine
Rus ordusu işgal ettiği doğu Anadolu'dan çekilmeğe başladı. Bu
esnada Ermeniler yine yağma ve katliamlar yaptılar. Her tarafı
yakıp yıktılar. Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Erzincan, Van,
Bitlis, Muş ve Kars bölgelerinde pek çok zulümler icra ettiler.
ERZURUM'DA ERMENİ ZULMÜ
Ilıca'da kaçamayan Türklerin hepsinin öldürüldüğünü ve kör
baltalarla enselerinden kesilmiş bir çok çocuk cesetleri gördüğünü
Erzincan'dan Erzurum'a dönüşünde bizzat başkomutan Odişelidze
söyledi. Ilıca katliamından üç hafta sonra 11 Mart 1918 pazartesi
günü ordan dönen yarbay Griyazmof gördüklerini şöyle anlattı:
"Köylere giden yollarda uzuvları tahrib edilmiş bir çok cesetlere
rastladım. Her geçen Ermeni bu cesetlere bir kere söğüp
tükürüyordu. 25-30 metrekarelik cami avlusuna iki arşın (141 cm)
yüksekliğinde cenaze yığılmıştı. Bunların arasında her yaşta
kadın, erkek, çoluk çocuk ve yaşlılar vardı. Kadın cesetlerinde
zorla ırza geçme halleri pek belli bir halde idi. Birçok kadın ve
kızların tenasül yerlerine tüfek fişeği sokulmuştu.
Alaca menzil komutanlığı müteahhidi olan bir Ermeni 12 Mart
1918'de yapılan vahşilik üzerine şunu anlattı: Ermeniler bir
kadını canlı olduğu halde bir duvara çivilemişler; sonra kalbini
oyup başının üstüne asmışlar.
Erzurum'da Rus topçu subaylarından Gürcü asıllı teğmen Midvani
şöyle bir olaya tanık olduğunu anlattı: Bir Ermeni, arabacılardan
bir müslümanı vurmuş, fakat öldürememiş, sırt üstü düşmüş. Ermeni
elindeki sopayı, can çekişen müslümanın ağzına sokmak istemiş.
Dişleri kilitlenmiş olduğundan sopayı ağzına sokamayan Ermeni,
müslümanın karnını tekmeleye tekmeleye öldürmüş. (13)
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra Türk Ordusu Kars ve
çevresini terk ederek 1877-1878 Türk-Rus savaşı sonrası çizilen
sınırın batısına çekilmişti. Bu bölge tekrar Ermeni cellatların
ellerine bırakılmış oldu. Bağımsız Ermenistan devletine bağlı
çeteler iki yıl boyunca çeşitli zulümler yaptılar. Nihayet Kâzım
Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu 30 Ekim 1920'de Kars'ı,
12 Kasım 1920'de Iğdır'ı Ermenilerden kurtardı. 3 Aralık 1920 günü
Ermenistan'la Gümrü anlaşması imzalandı.
Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak Uzlaşma Devletleri
Anadolu'nun her bir tarafını işgale başlamışlardı. Güney illerimiz
(Urfa, Antep, Maraş, Adana) önceleri İngilizler tarafından işgal
edilmiş ve daha sonraları ise Fransızların denetimine geçmişti.
Ermeniler bu bölgede de, Fransızların himayesinde zulüm ve
katliamlarını sürdürdüler.
ADANA'DA ERMENİ ZULMÜ
Vanlızade Nihat anlatıyor:
Fransızlar, Ermenilerle iş birliği halinde vesileler icat ederek
Türkleri öldürüyorlar; para ve mallarını yağmalıyorlardı. Ermeni
kilisesi kasaphane (maktel) olmuştu. Köşe bucaklarda, ıssız
yerlerde yakaladıklarını sürüyerek kiliseye götürürler, işkenceler
içinde canını alırlardı. Bu gibi facialar bir taraftan devam
ederken diğer taraftan Fransızlar sorgusuz sualsiz masum Türkleri
Kumlukta Hacı Ali tekkesinde kurşuna dizerlerdi. Rahmetli babam
eski sarayda oturuyordu. Güpe gündüz evini bastılar. Bütün ev
eşyasını aldıktan sonra depodaki çenberli pamuklarını da
götürdüler.
Ermeni çeteleri ansızın çiftliğimize baskın yaptılar.
Hazırladığımız bütün malları, ne var ne yok, yataklarımıza
varıncaya kadar alıp arabalara yüklediler. Hayvanlarımızı da
önlerine katıp, bizim üçümüzün elini kolunu sıkı sıkıya bağlayıp,
Şahin Ağa kilisesi köyüne sevk ettiler. Burası mahşerden bir
nümune idi. Binlerce Ermeni ile dolmuştu. Çeteler, dişinden
tırnağına kadar çapulcu, yağmacı Ermeniler burada mevcuttu. Bizi
hay u huyla karşıladılar. Binbir çeşit yakası açılmadık küfür ve
hakaretler içerisinde, çete başı Sivaslı Kireççi Agop'un önüne
çıkardılar. Gayet terbiyesiz bir biçimde bizden para istedi:
"--Sakladığınız yeri gösteriniz, aksi takdirde başınıza çeşitli
işkencelerle ölüm gelecektir!" dedi.
Varımız olan 17 altun lira ile 637 banknotumuzu daha önce
elimizden almışlardı.
"--Bir şeyimiz kalmadı ki verelim; verecek paramız yok!" der
demez, öldüresiye bir dayak atıp beni merdivenden aşağıya
tekmelerle yuvarladılar. Kahkahalarla halimizi seyr edenler
arasında, Adana'nın zengin ileri gelen Ermeni tüccarlarından
Kalasyan ile Bızdıkyan ve Kasparyan'ı gördüm.
Babamı çırıl çıplak ederek bir çukura götürdüler. Aşıkyan
fabrikasında çalışan İstepan adındaki Ermeni, belinden çıkardığı
60 cm. uzunluğundaki kamayı babamın sağ böğrünün karaciğer
nahiyesine sapladı. Kelime-i şehadet getiren babama kızan kaatil
peygamberimize küfür etti. İkinci darbeyi de aynı bıçakla boynunun
sağ tarafına indirdi. Rahmetli babamın başı göğsüne sarktı, şehid
olarak gözlerini kapadı.
Babamın ayaklarına bir ip takarak takur tukur sürükleyip kör bir
kuyuya cesedini attılar. Tüyler ürpertici bu manzara, hemen beş
metre uzağımda cereyan etti. Facianın dehşetinden kanım dondu.
Şimdi sıra bana gelmişti. Perişan halimde yanıma geldiler. Beni de
anadan doğma soyundurdular. Üzerime bir teneke gaz yağı döktüler.
Bir elinde kibrit, diğerinde kutusu olan Ermeni üzerime geldi.
Dedi ki:
"--Siz çok zenginsiniz, çok paranız olduğunu biliyoruz.
Üzerinizden çıkan para ile bizi aldatamazsınız. Eğer paranın
yerini söylemezseniz, babanın akıbetini gördün, seni de diri diri
yakacağız. Çabuk söyle, böyle bir ölümden kendini kurtar!"
Diri diri yakılıp ölmenin çok feci olduğunu düşünerek vakit
kazanmak maksadıyla:
"--Evet, çok paramız var, hem de heybe dolusu... Bunların yerini
çiftlikte size göstereceğim!" dedim.
Derhal gazlı vücuduma elbisemi giydirdiler. Çete başının yanına
götürdüler. Çete başının verdiği emir de, derhal çiftliğe
gidilmesi, paralar alındıktan sonra geri dönülmesi idi. Verdiğim
cevapta:
"--Bu çok yanlış bir emirdir. Paralar samanlıkta gömülüdür.
Samanlığı boşaltmak, gömülü yeri açmak hayli vakte bağlıdır.
Burası akşam olur olmaz Türk çetelerinin at oynattığı ve etrafı
gözettikleri bir yerdir. Şimdi vakit akşam, nerede ise güneş
batmak üzeredir. Biz oraya gidip işe başladığımız zamanda,
behemehal Türk çeteleri gelecek, iki taraf arasında şiddetli bir
çarpışma olacaktır. Ben belki bu çarpışmalarda ölebilirim. Sizin
elinize para geçmediği gibi, bir hayli zayiata maruz
kalabilirsiniz. Beni öldürseniz bu saatte çiftliğe ayak basmam!"
dedim.
Çete başı bu düşüncemi haklı buldu. İşi yarına bıraktı. Beni üç
nöbetçinin nezareti altında bir odaya soktu. Köyün etrafına da
nöbetçiler kondu. Çeşitli yerlere de gözcüler dikildi. İlk işim
kolay ölümün çaresini aramaktı. Yarın çiftliğe gidip kendilerini
aldattığımı anlarlarsa, kim bilir bana nasıl işkenceli bir ölüm
tatbik edecekler. Bunları düşündükçe tüylerim diken diken
oluyordu.
Altının, çuval dolusu banknotların neşesi içinde, çeteler
yaptıkları günlük mezalimi iftiharla çete başına anlatıyorlardı.
Yeğenim Tahsin'in Taşcı'da cesedinin kuyuya atıldığını, Zağarlı,
Kamışlı, Yalnızca, Mıhıllı köylerinin tamamen yakıldığını,
buralarda ellerine geçenleri ve Yalnızca'da Afganlı müslüman
bekçinin, Aşık Kâhya'nın, Zağarlı'dan Sağır Sait'in ve berber
Mahmut'un kız kardeşleriyle birlikte çocuklarının, Şahin Ağa
kilise köyünden Deli Kerim'in, Gök Mehmet'in karısı Emine'nin,
Veysel'in karısı Emine'nin ve daha isimlerini hatırlıyamadığım
elli kadar Türk'ün, çeşitli işkenceler içinde nasıl
öldürüldüklerini kahkahalarla anlatıyorlardı.
Geç vakte kadar içtiler, hepsi de sızdı. Yediğim dayaktan, yarın
karşılaşacağım felaketten yerimde oturamıyordum. Kurtulmak değil
kolay ölmek istiyordum. (14)
Fransızların ve Ermenilerin zulmü Maraş'ta halkın ayaklanmasına
sebep oldu. Yirmi gün süren şiddetli çarpışmalardan sonra 11 Şubat
1920'de Maraş kurtarıldı.
Daha sonra 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması
imzalandı. Fransızlar güneyde işgal ettikleri yerleri boşalttılar.
Sadece Adana bölgesinden 120.000 Ermeni Suriye'ye kaçtı. 30.000
kadarı da Kıbrıs, Mısır, Adalar ve İstanbul'a gitti.
SONUÇ:
Yukarıda yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere isyan eden
Ermenidir, zulmeden Ermenidir, katliam eden Ermenidir. Mazlum ve
mağdur olan, yüzbinlercesi katledilen, tecavüze uğrayan, yerinden
yurdundan sürülen mâsum Anadolu müslümanıdır. Fakat Ermeniler bir
asırdır yaygara yapmakta, basın, yayın ve propaganda yoluyla
dünyayı aldatmağa çalışmakta; haçlı ruhuyla hareket eden bazı
devletler de onlara destek olmaktadır.
Soykırım iddiasına gelince; 1914 nüfus sayımına göre Osmanlı
topraklarında yaşayan Ermeni sayısı 1.300.000'dir. Bunun 525.000'i
işgalci Ruslarla beraber Rusya'ya göç etmiştir. Amerika, Suriye,
Yunanistan, İran, Lübnan vs. ülkelere göç edenlerin sayısı da
582.000'dir. Toplam 1.107.000 Ermeninin göç ettiği
anlaşılmaktadır. Türkiye'de kalan 50.000 civarındaki Ermeni'yi
hesaba katınca, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında, Ermeni
isyanları ve göçler esnasındaki toplam Ermeni kaybının 143.000
civarında olduğu anlaşılır. Halbuki aynı dönemde, aynı
bölgelerdeki müslüman ahalinin kayıpları 1.400.000'i bulmaktadır.
(15) Yâni esas soykırıma uğrayan müslümanlar olmuştur.
(1) Türkiye'nin Siyasi Tarihinde Ermeniler ve Ermeni
Olayları, Halil Metin, M. Eğitim Yayını, İstanbul 1997, s.
16
(2) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 87-93
(3) Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c. 7, s. 180-181
(4) Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Mehmet Hocaoğlu,
İstanbul 1976, s. 275-276
(5) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 478 - 480
(6) Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c. 7, s. 227
(7) Türkiye'nin S. T. E. ve E. O. s. 129-131
(8) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 720-721
(9) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 723
(10) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 733-734
(11) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 735-736
(12) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 146-147
(13) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 764
(14) Tarihte E. M. ve Ermeniler, s. 704
(15) Türkiyenin S. T. E. ve E. O. s. 28, 157
Son Uyarı, 1998 , Sayı 43 - Dr. Abdüllatif DUYGULU