Gazi erenlerden fukaraya...

Ana Sayfa

 

İncelik, hassasiyet, zarafet ve hayırda yarışma... eskiden böyle idi!

Selçuklu ve Osmanlı devlet geleneğinde, devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları muhafaza etmek, düzenin devamını sağlamakla mükellefti,.

Bu yüzden insana götürülecek her türlü hizmet vakıflar kanalıyla sağlanırdı.

Vakıf kuranların başında padişahlar, valide sultanlar ve devlet adamları gelirdi. Müslüman Türklerin geleneğinde devlet adamlarının gelirinin üçte birini harcaması üçte birini tasarruf etmesi, üçte birini hayır işlerine ayırması teamüldü.

Hali vakti yerinde olanlar da hayır yapmada birbirleriyle yarışırlardı.

Bu yüzden Müslüman Türklerin hakim oldukları üç kıta üzerindeki emsalsiz imar hareketleri, tarihte eşine rastlanmıyan büyük vakıf hamleleri ile gerçekleştirilmiştir. Müslüman Türk medeniyeti, aslında, muhteşem bir vakıf medeniyetidir. Bu vakıf medeniyeti, dünya medeniyet tarihinin yüz akıdır.

Vakıf medeniyetimizin önde gelen müesseselerinden biri de imaretlerdir.

Vakfiye, kitabe ve çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre; tehlikeli geçit yerlerini koruyan tesislere, zor aşılan boğazlarda sığınak olan yapılara, narap ve terkedilmiş yıkıntıları şenlendirmek ürere yerlerine kurulan tesislere, uzun yollar üzerinde ve şehirlerde, kasabalarda yolculara faydalı olan binalara imaret denmiştir. Ayrıca ribat, hanikâh ve zaviye gibi yapıların da imaret hükmünde olduğunu gösteren çeşitli deliller mevcuttur.

Fetihlerde yeni topraklar kazanıldığında ahilerin, sofilerin ve gezgin dervişlerin, özellikle ilk Anadolu Türklüğünün en önemli kuvvet unsuru olan Gazi Erenler'in ve de gelip geçenlerin barındıkları sığındıkları, yol yorgunluğunu giderdikleri bu imaretler, asıl görevlerini 15. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Bundan sonra imaretllerin bir kısmı han, kervansaray özelliği gösterirken, şehir içindekiler de cami, medrese ve tekke görünüşü almışlardır.

15. yüzyıldan itibaren, içersinde Allah rızası için aş pişirilip fakirlere dağıtılan yerlere imaret denmiştir. Bu imaretler müstakil olduğu gibi. külliyelerin bir bölümü olarak da inşa edilmişlerdir.

Bugün ayakta kalan en eski müstakil imarethanemiz İznik Nilüfer Hatun imareti'dir. Murad Hüdavendigâr tarafından annesi Nilüfer Hatun'un hatırasına yaptırılmıştır. Çok gösterişli bir binadır. Döneminin en olgun mimarî eseridir. Bu imarethanede günde iki-bin muhtaca yemek verilirdi.

imaretin vakfiyesine göre; hiç kimse imarete inmekten men olunmaz. Hizmetçiler, gelenlere en güzel şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Hele fakirlere bu hizmeti daha iyi yapmalılar. Çünkü onlar kalbi kırık kimselerdir. İmarete inen kimse orada üç gün kalabilir. Bundan sonrası mütevellinin kararına bağlıdır.

15. yüzyılın ilk yıllarında Bursa'da 7 imaret vardı. Alman gezgini Schiltberger'e göre bu 7 imaretle «hıristiyan, musevî veya putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu.»

17. yüzyıl başlarını ise Polonyalı Simeon şöyle anlatır:

«İstanbul - Edirne yolunun iki tarafı kamilen kaldırım döşelidir. Her konakta hanlar, hastahaneler, kervansaraylar, hamamlar vardır. Her menzildeki imaretlerde yolculara günde iki öğün bedava pilav, yahni, zerde ve iki ekmek verilmektedir. Hayvanlar aynı şekilde bedava bakılmakladır. Kervan bin kişilik olsa gene aynı ihtimam gösterilmektedir.»

18. yüzyıl sonları d'Ohhson şunları der:

«İmaretlerde fakirlere her öğün bir ekmek, bir tabak dolusu koyun eti ve bir tabak dolusu sebze verilir. Fakir olarak tanınmış ailelere ayrıca günde 3 ilâ 6 akça nakdî yardım yapılır ...Bu şekilde imaretlerden İstanbul'da 30.000den fazla fakir yemek yer. Bu, büyük bir insanlık ve hayır müessesesidir.»

İstanbul Fatih İmareti'nde fukaraya günde 3.300 ekmek dağıtılır, iki öğün et verilirdi. Fatih Vakfiyesi'ne göre imarette fakir zengin-,herkes güleryüzle karşılanacaktır. Her yolcu üç gün misafir kalabilecektir. Bunun için tâbhâne binası ayrılmıştır. Bir yolcu gelir gelmez, yemek saati olsun olmasın önüne bir ekmek ile 50 dirhem süzme bal konacaktır; zîrâ yolcu, bir önceki öğün yemek yememiş olabilir.

Fakir ve dul kadınların bizzat Fatih imareti'ne gelip yemek almaları şart değildir; kimi isterlerse gönderip yemek aldırabilirler. Çünkü bu kadınlar zamanında mevki sahibi olup, sonradan fakir düşmüş vekar sahibesi olabilirler, gelip bizzat yemek almağa utanabilirler!..»

İncelik... Hassasiyet.. Zerafet... Ve hayırda yarışma...

Eskiden böyle idiler...

Şenol DEMİRÖZ

 

© 2000-2006 Alperen Bilgi İşlem Merkezi

Alperen 2000'de  Web'de