Selçuklu ve Osmanlı devlet geleneğinde, devlet, vatandaşın
canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları muhafaza
etmek, düzenin devamını sağlamakla mükellefti,.
Bu yüzden insana götürülecek her türlü hizmet vakıflar
kanalıyla sağlanırdı.
Vakıf kuranların başında padişahlar, valide sultanlar ve devlet
adamları gelirdi. Müslüman Türklerin geleneğinde devlet
adamlarının gelirinin üçte birini harcaması üçte birini tasarruf
etmesi, üçte birini hayır işlerine ayırması teamüldü.
Hali vakti yerinde olanlar da hayır yapmada birbirleriyle
yarışırlardı.
Bu yüzden Müslüman Türklerin hakim oldukları üç kıta üzerindeki
emsalsiz imar hareketleri, tarihte eşine rastlanmıyan büyük vakıf
hamleleri ile gerçekleştirilmiştir. Müslüman Türk medeniyeti,
aslında, muhteşem bir vakıf medeniyetidir. Bu vakıf medeniyeti,
dünya medeniyet tarihinin yüz akıdır.
Vakıf medeniyetimizin önde gelen müesseselerinden biri de
imaretlerdir.
Vakfiye, kitabe ve çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre;
tehlikeli geçit yerlerini koruyan tesislere, zor aşılan boğazlarda
sığınak olan yapılara, narap ve terkedilmiş yıkıntıları
şenlendirmek ürere yerlerine kurulan tesislere, uzun yollar
üzerinde ve şehirlerde, kasabalarda yolculara faydalı olan
binalara imaret denmiştir. Ayrıca ribat, hanikâh ve zaviye gibi
yapıların da imaret hükmünde olduğunu gösteren çeşitli deliller
mevcuttur.
Fetihlerde yeni topraklar kazanıldığında ahilerin, sofilerin ve
gezgin dervişlerin, özellikle ilk Anadolu Türklüğünün en önemli
kuvvet unsuru olan Gazi Erenler'in ve de gelip geçenlerin
barındıkları sığındıkları, yol yorgunluğunu giderdikleri bu
imaretler, asıl görevlerini 15. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir.
Bundan sonra imaretllerin bir kısmı han, kervansaray özelliği
gösterirken, şehir içindekiler de cami, medrese ve tekke görünüşü
almışlardır.
15. yüzyıldan itibaren, içersinde Allah rızası için aş
pişirilip fakirlere dağıtılan yerlere imaret denmiştir. Bu
imaretler müstakil olduğu gibi. külliyelerin bir bölümü olarak da
inşa edilmişlerdir.
Bugün ayakta kalan en eski müstakil imarethanemiz İznik Nilüfer
Hatun imareti'dir. Murad Hüdavendigâr tarafından annesi Nilüfer
Hatun'un hatırasına yaptırılmıştır. Çok gösterişli bir binadır.
Döneminin en olgun mimarî eseridir. Bu imarethanede günde iki-bin
muhtaca yemek verilirdi.
imaretin vakfiyesine göre; hiç kimse imarete inmekten men
olunmaz. Hizmetçiler, gelenlere en güzel şekilde hizmet etmek
zorundadırlar. Hele fakirlere bu hizmeti daha iyi yapmalılar.
Çünkü onlar kalbi kırık kimselerdir. İmarete inen kimse orada üç
gün kalabilir. Bundan sonrası mütevellinin kararına bağlıdır.
15. yüzyılın ilk yıllarında Bursa'da 7 imaret vardı. Alman
gezgini Schiltberger'e göre bu 7 imaretle «hıristiyan, musevî veya
putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu.»
17. yüzyıl başlarını ise Polonyalı Simeon şöyle anlatır:
«İstanbul - Edirne yolunun iki tarafı kamilen kaldırım
döşelidir. Her konakta hanlar, hastahaneler, kervansaraylar,
hamamlar vardır. Her menzildeki imaretlerde yolculara günde iki
öğün bedava pilav, yahni, zerde ve iki ekmek verilmektedir.
Hayvanlar aynı şekilde bedava bakılmakladır. Kervan bin kişilik
olsa gene aynı ihtimam gösterilmektedir.»
18. yüzyıl sonları d'Ohhson şunları der:
«İmaretlerde fakirlere her öğün bir ekmek, bir tabak dolusu
koyun eti ve bir tabak dolusu sebze verilir. Fakir olarak tanınmış
ailelere ayrıca günde 3 ilâ 6 akça nakdî yardım yapılır ...Bu
şekilde imaretlerden İstanbul'da 30.000den fazla fakir yemek yer.
Bu, büyük bir insanlık ve hayır müessesesidir.»
İstanbul Fatih İmareti'nde fukaraya günde 3.300 ekmek
dağıtılır, iki öğün et verilirdi. Fatih Vakfiyesi'ne göre imarette
fakir zengin-,herkes güleryüzle karşılanacaktır. Her yolcu üç gün
misafir kalabilecektir. Bunun için tâbhâne binası ayrılmıştır. Bir
yolcu gelir gelmez, yemek saati olsun olmasın önüne bir ekmek ile
50 dirhem süzme bal konacaktır; zîrâ yolcu, bir önceki öğün yemek
yememiş olabilir.
Fakir ve dul kadınların bizzat Fatih imareti'ne gelip yemek
almaları şart değildir; kimi isterlerse gönderip yemek
aldırabilirler. Çünkü bu kadınlar zamanında mevki sahibi olup,
sonradan fakir düşmüş vekar sahibesi olabilirler, gelip bizzat
yemek almağa utanabilirler!..»
İncelik... Hassasiyet.. Zerafet... Ve hayırda yarışma...
Eskiden böyle idiler...