|
İslâm,
Mehmet Akif'le şuurlu olarak şiire mesnet edinilmiştir.
İslam,
ilk defa Mehmet Akif'le birlikte şuurlu olarak şiire mesnet
edinilmiştir. Başka bir ifadeyle. İslâm'ın içtimai bir düzen
olarak savunulması şiirimizde ilk defa Akif'le başlar.
Bu konuyu
biraz açmamız gerekiyor. Çünkü akla gelebilir ki: İslâm, zuhuruyla
birlikte bütün sosyal kurumlarını hızla oluşturmuş: meydana
getirdiği bu ilâhî medeniyet içerisinde üstün bir edebiyatı da var
etmiştir. Hal böyleyken, İslâm'ın ilk defa Akif'le birlikte
gündeme girmesi nasıl iddia edilebilir. Peygamber s.a.s. devri
şairlerinden Hassan b. Sabit, Abdullah b. Revâhâ. Lebîd. Kâb b.
Züheyr r.anhüm gibi daha birçok şiir ustalarının elinde
temellenen, o tarihlerden bu yana Arap, Acem ve Türk kavimlerinin
sayısız dâhileri tarafından çeşitlendirip geliştirilen bir İslâm
Edebiyatı mevcutken, nasıl olur da İslâm'ın ilk önce Akif
tarafından şiirin mihrakına oturtulduğunu ileriye sürebiliriz?
Fazla uzağa gitmeden meselâ kendi edebiyatımızdan örneklersek
Yunus Emre Fuzûlî, Şeyh Galip gibi şairler İslâm dan başka bir
şeyî mi dillendirdiler ki?
Akif,
manevî rahatsızlıkların en uç noktalara ulaştığı, devlet düzeninse
temelinden sarsıldığı bir dönemde gözlerini açıyordu. Tanzimat'la
başlayan Batılılaşma reçeteleri, hasta Devletin bünyesini hala
harabiyete götürmüştü. Meşrutiyet yıllarıysa bir yandan hastalığın
şiddetle arttığı, öte yandan da reçetelerin dallandığı yıllar
oldu. Tanzimat'tan sonra Devletin desteğinde yürümekte olan
Batıcılık ve Osmanlıcılık'ın yanına şimdi de Türkçülük -
Milliyetçilik eklenmişti. Devletin dış düşmanları, dahildeki bu
siyasi fikir hareketlenin doğuşu ve gürbüzleşmesinde önayak
olmuşlardı. İslâm hem halk katında, hem de devletin yönetiminde
tâli dereceye düşmüştü. Laisizme doğru hızlı bir kayış görülüyordu
« Hem Batılılaşalım, hem de müslüman kalalım » anlayışındaki,
yani; "İslâm terakkiye mâni değildir» iddiasındaki Batıcı ve
İslamcı karışımı aydınların yerini şimdi tavizsiz Batılılar
almıştı. Dr Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının savunduğu bu toptan
Batılılaşma» ile öteki fikir hareketlerinde de yer alan Batıcılık,
gerçi mahiyet bakımından bazı farklılıklar arzetmiyor değildi ama
devlet düzenini Batılı devletleri örnek alarak yeniden düzenleme
isteğinde bu fikir akımlarının hemen hemen hepsi, birbirine
yakınlık içindeydiler. Mesela Ziya Gökalp, fikriyatını, "Türk
milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim» şeklinde
özetlemekteydi.
Akif,
işte böyle bir ortam içinde ortaya çıkmıştır. Bu ortam,
Batılılaşmayı kan bir zaruret sayan bir ortamdı. Bu sebeple,
Akif'te de görmekteyiz Batılılaşma tekliflerini:
-
İnkılâbın yolu madem ki bu yoldur yalnız, Neredesin hey Berlin'
diyerek yollanınız.
diyordu
Batıya öğrenim için giden gençlere. Akif'in Batıyı örnek almamızı
tavsiye eden daha bir hayli mısraları vardır,
«Alınız ilmini garbın, alınız san'atını; Veriniz hem de
mesainize son sür'atını.
Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız. Çünkü milliyeti
yok sanatın, ilmin yalnız
İyi
hatırda tutun ettiğim ihtarı demin: Bütün edvarı terakkiyi
yarıp geçmek için
Kendi «mâhiyyed rûhiyye» niz olsun kılavuz.»
Fakat,
onun yukarıdaki ve bunlara benzer Batılılaşma tavsiyeleri, iyice
dikkat edilirse açıkça görülür ki öz bakımından, öteki fikir
hareketlerinin hepsinden ayrılan bir çerçeve içerisindedir.
Onların hepsinde Batı, bir devlet düzeni olarak bize teklif
edilirken Akif'tekı batıcılık: «İlim, mü'minin yitiğidir, nereden
bulursa alır.» «İlim, Çin'de bile olsa alınız.» gibi islâmî
emirlerin yorumu cinsindendir. Ve asla ve kat'a bir sistem olarak
tavsiye edilmemiştir. Aksine; İslâm onda sistem olarak hem kabul
görmüş ve hem de ilk defa olarak savunucusunu bulmuştur.İşte
Akif'in en belirgin alâmet-i farikası budur.
Akif'ten
önce hiçbir şairimizde bu alâmeti görmüyoruz, Şu bakımdan
görmüyoruz demiştik, o şairlerin hapsi zaten sistemin yürürlükte
olduğu bir ortamda yaşamışlardı. Bir başka düzen teklifinin mevcut
olmadığı bir ülkenin sanatkârlarıydı. Birçok eksik ve yanlışları
olsa bile devlette, halkta Müslüman idiler. O sebeple ancak,
mevcuttaki eksik ve yanlışlıkları tashih sadedinde şiirlerine
rastlıyoruz. Resmiyetteki haksızlıkları, kişilerin
ehliyetsizliğinden doğan buhranları, meseleleri eleştiriyorlardı.
Halkın amel vs itikat sorunlarına ilişkin tavsiye ve rehberlik
hizmetleri görüyorlardı. Yunus'tan Mevlânâ'dan, Bakî'ye, Nâbî'ye
kadar bütün eski şairler bu hizmetlerin içinde bulunmuştur.
Akif'se
değişmiş olan çağının ve şartlandın sonucu olarak Müslümanlığın
her gün biraz daha cemiyetin hayatından çıkarılmak istenen
İslâm'ın yerli yerine oturtulmasını İstemek şeklinde tezahür
ettirmiştir. Bu istek onda belki kıyasıya bir ideoloji kavgası
hüviyetinde görülmez ama: yazılarının tümüne bakılarak konuşulacak
olursa. İslâm'dan gayrı hiçbir dâvasının olmadığı açıkça görülür.
Bir yandan, kendinden önceki bazı Müslüman şairleri hatırlatıcı
biçimde halkın amel ve itikadına ilişkin sorunlar üzerinde tenkit
ve tahliller getirirken; batıl itikatları eleştirirken, gerçek
Müslümanlığı onlara anlatmaya çalışırken; öte yandan, İslâm'ı
sosyal kurumlan kapsamına alan tam bir bütünlük içinde
savunmuştur. İşte bu yanıyla Akif, ilk şairimizdir. İslâm ilk defa
onda, şiir elbiseleri giyinerek bir ideoloji olarak izharını
bulmuştur. Dolayısıyla O İslamcı fikir hareketinin önde gelen
rehberleri arasındadır. Ayrıca sanat gücünü kabul ettirmiş biri
olması sebebiyle bu hareketin en ünlü ve güncelliğini hiçbir zaman
için yitirmeyecek bir imzası olarak da kalacaktır.
M.Akif İNAN
|