adeta mukaddes bir değer atfeden başka bir milletin olmadığını
yabancı kaynaklar yazar.
Yaptığımız her türden
yapıya -camiden kervansaraya ve türbeye kadar bir kitaplık kurmak,
kitap vakfetmek tarihi geleneğimiz... Kitap... En mükemmel şekilde
yazdığımız, en güzel şekilde bezediğimiz, mücevherlerle
süslediğimiz, üzerine titrediğimiz, aziz saydığımız, yazmayı,
yaymayı, okutmayı en büyük hayır kabul ettiğimiz varlık.
Tarihte kitabı baştacı
etmenin simgesi Selçuklu.. Selçuklular döneminde her medresenin
bir kütüphanesi ve şehirlerin umumi kütüphaneleri vardı. Selçuklu
devletinin kuruluşundan beri taht şehri olan Merv, çağının en
büyük kültür merkeziydi. 13. yüzyılın baslarında meşhur eserlerini
Merv kütüphanelerinde hazırladığını söyleyen Yakut, şehirde Nizâm
ül-Mülk, Mustavfî Şeref ül-Mülk, vezir Mecd ül-Mülk, ikisi
Sema'ânî ailesine ait, Hatuniyye, Kemâliyye, Amîdiyye ve Zamîriy-ye
adlarını taşıyan on kütüphane bulunduğunu ve çoğundan rehînsiz
kitap alınabildiğini bildirir.
Türkistan ve Harizm
kütüphaneleri de dillere destandı. İbn-i Sina Buhara'da Sâmâni
hükümdarının, kimsenin görmediği kitaplarla dolu kütüphanesinde
çalışmıştı. Sîretu Celaluddin'de; Şahabeddin Hayrakî'nîn
Harizm'de Şafiî camii yanında kurduğu kütüphanesinin istikbalde
bile emsalinin görülemeyeceği rivayet edilir. Nasîruddin Tusî'nin
kurduğu Meraga kütüphanesinde 400.000 cilt yazma eser olduğunu İbn-ul
Fuvatî bildirmektedir. Vakayi-i Kirman da; Kirman Selçuklu
hükümdarı Mugiseddin Mehmed'in kurduğu kütüphaneye her İlme ait
5.000 eser vakfettiği yazılmakladır. İbn-ül-Esîr'in
belirttiğine göre kervansaraylarda da büyük kütüphaneler
kurulmuştu.
Selçuklular döneminde
cemi, medrese ve kütüphaneler bir arada yapılırdı. Kitapçı
çarşıları (Suku'l-kütüp), kağıt, kalem ve mürekkeb satan dükkanlar
(Suku'l-vârrâkîn) Ulu camiler etrafında kurulurdu. Ve şehirler bu
merkez etrafında yükselirdi. Esasen ortaçağ şehirleri cami,
medrese, kütüphane, hamam, imaret gibi külliyelerle başlar, çarşı
ve mahalleler bu külliyeler etrafında vücut bulurdu ki, Türk-lslâm
-medeniyeti bu ana özelliği İle mümtazdı.
Osmanlı döneminde de
medrese, tıp medresesi, darü'l-hadis, dürrü'l-kurra, mekteb gİ-bi
eğitim kurumlarının içinde veya dışında mutlaka bir kütüphane veya
kitaplık kurulmuştu. Ayrıca her cami ve mescitte de mutlaka bir
kitaplık bulunurdu. Buralara yüzbinlerce kitap vakfedil misti.
Bugün sayısı kesin olarak bilinmeyen yazma vakıf kitaplar; tarih,
hat, cilt ve tezhip sanatları yönünden ve maddi açıdan paha
biçilemeyecek bir kültür varlığımızdır.
Vakıfların mâlî varlığını
ve hizmet şartlarını içeren vakfiye adlı belgeler incelendiğinde;
kitap vakfetmeğe ve kütüphane kurmağa, kurulan kütüphanelerdeki
vakıf kitapların korunma ve kullanma metodlarına büyük önem
verildiği görülmektedir.
Kütüphane görevlilerinin
özellikleri, kütüphanelerin açılış-kapanış saatleri ve şekilleri,
kütüphanedeki kitaplardan yararlanma usülleri, hava şartlarına ve
zaman asımının tahribatına karşı alınacak tedbirleri, vakfedilen
kitapların özelliklerini belirten fihrist defterlerinin durumları
gibi birçok hususlar bu vakfiyelerde ayrıntılı şekilde açıklanmış,
hatta kütüphane ile ilgili özel vakfiyeler dahi tanzim edilmiştir.
Kütüphaneler mimari olarak
kendine has özelliklere sahip olup, Osmanlı Türkleri kütüphane
mimarisinde dünyanın en ileri milleti olarak kabul edilmişlerdir.
Kitapların yalnız rutubetten değil deprem ve yangınlardan
korunması da, bu mimarinin esas prensiplerindendir. Kemerler
altına yerleştirilen raflar, depremlerde kitapları koruduğu gibi,
karşılıklı hava cereyanı ve rafların her taraftan açık
bulundurulması da asla ihmal edilmemiştir. Okuma salonları da
sağlıklı ve rahat okumanın şartlarını sağlayacak şekilde
düzenlenmiştir. Kütüphane katalogları, günümüzün modern
kataloglarıyla mukayese edilebilecek tarzda ilmi metodlarla
hazırlanmıştır. Bu kataloglarda her kitabın vasıflan, satır ve
yaprak adedi, kitabın mevzuu vb. konular en ince teferruatına
kadar belirtilmiştir.
Kitap vakıflarından çok
ilgi çekici bir Örneği, Galland şöyle anlatır: "İstanbul'daki
veziriazam Damad Hafız Ahmed Paşa Camii'nde üçü de Sûdî tarafından
tefsir edilmiş olan Gülistan, Bostan ve Hafız Divanı'nı okumak
yahut birer suretlerini çıkarmak isteyenlere verilmek üzere
kurulmuş bir vakıf vardır. Bu maksatla, her bir eserden yedişer
cilt ve ayrı nüsha vakfedilmiştir. Bu nüshalar, 2 kuruş bırakan
herkese verilmekte ve cilt geri getirilir getirilmez para iade
edilmektedir. Paranın alınmasından gaye, kitap geri gelmediği
taktirde, yenisini olabilmektir. Vâkıfın şartı böyledir.
Eski Türklerin kitap ve
kütüphane sevgisi, bu konuda her fırsatta ve her yerde kurdukları
sayısız vakıf, onların ne kadar medeni ve ileri olduklarının
belgesidir.
Ya biz...
Şenol DEMİRÖZ