|

SELÇUK KÜPÇÜK :
1971 doğumlu. Gazi Üniversitesi’nde Psikolojik Danışma ve
Rehberlik öğrenimi gördü. 1996 ve 1998 yılında çıkan ilk iki
albümünden sonra bir süre evvel yine kendi bestelerinden oluşan
son çalışması ARTIK KUŞLARINI UÇUR’u( Çınar Müzik) sundu
dinleyicisine. MerdivenŞiir, Dergâh, Kavram Karmaşa, Gerçek Hayat,
KitapHaber, Kumyazıları, Zaman Kitap gibi dergilerde şiir,
eleştiri ve müzik sosyolojisi merkezli yazılar yayınladı. Şiirleri
2004 yılında Şule Yayınları’nın Merdiven Kitapları dizisinden
Kirletilmiş Ölümler Kitabı adı ile bir araya geldi. Ayrıca
besteleri bir çok sanatçı tarafından albümlere okunan Selçuk
Küpçük’ün müziği üzerine, Ankara Üniversitesi DTCF Halk Bilimi
bölümünde tez çalışması yapıldı (2007).
“Batı’ya karşı salt Türklük, Kürtlük, Araplık
kimliği ile cevap üretemeyiz”
Sizinle ilgili basında çıkan haberlerden popülaritenin
karşısında olduğunuzu anlıyoruz, peki eserlerinizdeki mesajların
daha çok insan tarafından dinlenmesini, benimsenmesini istemez
misiniz?
Daha çok insana ulaşma iddiası bir yanılsamadan ibaret.
Tartışmasız artık müzik de birçok şey gibi bugün kapitalizmin
araçsallaştırdığı bir nesneye indirgenmiştir. Modernitenin asıl
amacı, etrafında hükmettiği her şeyi sınıflandırmak ve
sınıflandırıp nesneye dönüştürdüğü şeyleri ticari bir metaya
devşirmek. Sonrasında da meta haline getirdiği ürünleri
pazarlamak. Pazarı piyasa haline dönüştürürken de dünyanın her
yerindeki insanların beğeni ve algı düzeyini üretmiş olduğu bu
şeyleri tüketebileceği bilinç aynılaştırmasına çekmek. Modernite
hükmettiği toplumları standart hale getirir. Çünkü hem standardı
kontrol etmek hem de standart olan bir şeye fabrikasyon ürünü
satmak daha kolaydır. Dolayısı ile her şeye alınıp-satılan bir
meta ilişkisi çerçevesinden bakılınca sanatsal ürünün de içeriği
boşaltılıyor. Çünkü içerik detaydır. Modernite ise detay üzerinden
değil bütünüyle şekil ve imaj üzerinden bir anlam okumasını
önerir. Bu yüzden mesela kaç yüzyıllık mistik/dini Kavvali müziği
içerisi boşaltılarak herhangi bir müzik türü gibi eğlence
sektöründe sıradan bir show malzemesine dönüştürülebiliyor. Oysa
Kavvali ile müritler İslami niteliği olan bir dil üzerinden müzik
algısı kurarlar ve söylemle ritüel bunu yapılandırır. Ya da aynı
şekilde Mevlevi törenlerinin ve Mevlevi müziğinin halka açık
mekânlarda, sıradan açılışlarda sahnede insanların vaktini
geçirmesi, eğlenmesi için sunumu bütünüyle işte bu kapitalizmin
ürettiği popüler kültürün bir uzantısıdır. Oysa İslam, Sezai
Karakoç’un da metinlerinde sıklıkla vurguladığı gibi Batının
üretmiş olduğu Kapitalizm karşısında cevap üretebilecek en güçlü
mevzidir. Öyle ise Müslüman müzisyenler bir tercih yapmak
durumunda. Ya popüler kültürün bir taşeronu olacaklar ya da bunun
karşısında sahih bir zeminden seslenecekler. Ben şahsen hiçbir
zaman beni herkes dinlesin ve tanısın gibi iddialarla söylem
geliştirmedim. Buna koşut olarak müziğimin üretmiş olduğu teknik
dil ve tematik derinlik de bu uzaklığın mevziisini inşaa eder.
Şunu da belirtmekte fayda var. Bu durum sadece bana has bir
varoluş değil. Böylesi etik kaygıları taşıyan birçok müzisyen var
ve ben bunların kurtarılmış bir müzikal alan oluşturduklarını
düşünüyorum. Yeri gelmişken şunu da söylemek isterim. Dini
duyarlılığı yüksek kesim içerisinde de benzeri bir popüler
eğilimden artık ne yazık ki bahsetmek mümkün. İnsanların dini
duyarlılıklarını sömürerek varolmaya çalışan ve piyasalaşan ve
kendisi de popüler bir dil üreten bir sürece doğru evriliyoruz.
Bunun en minimal hali Eyüp camiinin çevresine yuvalananlar olduğu
gibi daha geniş açılımlı olarak Sami Yusuf gibi adamlardır. Ben
hem Unkapanı’nın üretmiş olduğu müzikal anlam haritasını hem de
insanların dini duyarlılıklarına yaslanarak üretilen sömürgen
yapıyı eleştirerek yürümeye çalışıyorum. Bu yüzden yalnızım ve bu
yalnızlığı kendim inşaa ettim. Ben geçmiş lokal ve siyasal aidiyet
ilişkilerimin hepsini redderek bir yere geldim, eğer
gelebildiysem. Çünkü çevremizde olup biten global tahakküm ve onun
yerli işbirlikçileri karşısında artık lokal kimliklerle direnmenin
bir anlamı kalmadı. Milliyetçilik vs gibi 19. yüzyıl kapitalist
ilişkilerinin getirmiş olduğu bir ideolojik yapı bizim gibi
milliyetçiliği sonradan öğrenen Müslüman toplum için hiçbir anlam
taşımıyor. Mirasını üstendiğimiz Osmanlı medeniyet algısı ırk
merkezli kimlik dayatımının ötesinde daha hoşgörülü ve
ötekileştirmeyen bir toplum okumasını işaret ediyor. Bugün gerek
resmi Türklük algısı ve aslında ondan beslenen milliyetçi
yapılanmalar Ankara’dan öte söylemlerini taşıyamıyorlar. Çünkü
Batıdan öğrendiğimiz bu milliyetçilik ideolojisi bizi bir arada
tutan bir bağ değil. Bugün gidip Şam’da namazda bir Arap ile aynı
safa durabiliyorsak bizi bu safa çekebilen bilginin üzerine bir
söylem inşaa etmemiz gerekli. Batı’ya karşı salt Türklük, Kürtlük,
Araplık kimliği ile cevap üretemeyiz. Daha global bir kimlik ile
retorik kurmak gerekli. Bu, Sezai Kakaroç’un söylediği bir şeydir.
Akif’in söylediği bir şeydir. Ali Şeriati’nin söylediği bir
şeydir, Seyyid Hüseyin Nasr’ın söylediği bir şeydir. Hatta
Simülasyon kuramının teorisyeni Fransız Jean Bauddillard dahi
böyle söylüyor. Buradan şuraya gelmek isterim. Müslüman kimliğini
önemseyen sanatçılar da müziklerini besleyen medeniyet algısını,
bu merkez etrafında yapılandırmalılar. Ben her söyleşimde altını
çiziyorum. Balkanlarda Dino Merlin, Kafkasyada İmam Alim Sultan,
Beyrutta Feyruz, Anadoluda Neşet Ertaş, Pakistanda Nusret Fatih…
bizler hep aynı müzik evinin odacıklarıyız ve kardeş ezgileri
söylüyoruz. Milliyetçilik kimliği ile ne buralara ulaşabiliriz ne
de Batının sömürüsü ve popüler kültür karşısında daha sahih bir
mevzi inşaa edebiliriz. Müzik ile mesaj vermek gibi bir sorunum
yok ayrıca benim. Mesaj vermek isteseydim her şeyi doğrudan vaaz
metni olarak söylerdim. Yani bir mesaj gerekiyorsa bunu müzik,
resim, vs gibi karmaşık bir dile dönüştürmeye gerek yok. Her şeyi
doğrudan söylemek en mantıklısı mesaj vermek derdinde olanlar
için. Sanat eseri eğer salt mesaj vermek amaçlı oluşuyorsa, mesaj
alındığı zaman o sanat eserinin işlevi bitmiştir. Yani dinleyici,
okuyucu, izleyici iletinizi çözümlediği an sizi tüketmiştir ve
artık size ve esere ihtiyacı yoktur. Bu aynı zamanda popüler
kültürün ve sanata ideolojik yük bindiren oluşumların iddiasıdır.
Dolayısı ile benim müziğimin toplumsal ve ideolojik bir görevi
yoktur. Ben iyi müzik yapmanın derdindeyim. Bütün iyi
müzisyenlerin de derdi budur. Ama bu, çevremizde olup bitene karşı
duyarsız kalınmalı anlamına da gelmez. Bu bir dil meselesidir.
Kendinizi “Kentli Bir Ozanım” diye tanımlıyorsunuz, bu tanımı
biraz açabilir misiniz, geleneksel ozanlık kültüründen ayrılan ve
örtüşen yönleriniz nelerdir?
Ben bestelerimi bağlama çalarak yapıyorum ve konserlerimde
orkestramın önünde bağlama çalarak sahne alıyorum. Geleneksel ozan
dediğimiz zaman coğrafik okuma olarak karşımıza kır merkezli bir
yapılanma çıkar. Kırdaki geleneksel ozan, iletişimde bulunabildiği
başka ozanlar ile ancak müziğini zenginleştirebilir ve tema
edindiği konular da etrafında olup biten olaylar ile sınırlıdır. Ve
bu gerçekten bir sınırdır. Çünkü kırsalda ozanı besleyecek
mevzular bellidir ve çeşit göstermezler. Bu yüzden geleneksel
türkülerimizin konuları belli başlı meseleler kadardır. Çünkü
kırsalın ürettiği meseleler ancak bu kadardır.

Aynı zamanda
konularda bir daralım olduğu gibi türküsünün müzikal formunda da
çeşitlilik göremeyiz. Bunun bir zaafiyet olarak anlatmıyorum, salt
olgusal yaklaşıyorum meseleye. Ancak sanayileşme ve köy-tarım
merkezli yaşamdan kent ve farklı üretim ilişkileri merkezli yaşama
geçişle birlikte sadece müzik değil, insanla ilgili her şey içerik
ve form değiştirdi. 1950’lerden beri ozan artık köyde yaşamıyor.
Zaten bugün coğrafik anlamda bir kırdan bahsedemeyiz bu kadar
iletişim araçları karşısında. Ancak zihni ve sosyolojik bir
köylülükten bahis açılabilir ki bunun olması için de illa bir
köyde yaşamak gerekmiyor. Algı ve verilen tepki bağlamında bir
köylülük olabilir artık. Ozan kente taşınınca kendisi dışındaki
kültürel verimler ile karşılaşmış ve bu karşılaşma onu
zenginleştirmiştir. Etrafında olup biten konular değişmiş ve gelir
dağılımındaki adaletsizlik, politik konular, kentleşme karşısında
bireyin yalnızlaşması, çevre vs gibi modernitenin üretmiş olduğu
yeni meseleler gündemini belirler olmuştur. Dolayısıyla bu değişen
tema onun müziğinin de değişmesine yol aralamış ve bu sadece
söylemde sınırlı kalmayıp ürettiği müziğin formunun da
zenginleşmesine sebep olmuştur. İşte Orhan Gencebay.. bütünüyle
ozandır. Kendisi besteliyor ve çalıyor. Modern konuları merkez
alıyor. Ürettiği müzikte geleneksel kodlar bulunduğu gibi modern
müziğin getirdiği imkanlardan da yararlanıyor. Ortaya hem içerik,
hem de form olarak zengin bir ürün çıkıyor. Bugün Bülent Ortaçgil,
Yaşar Kurt, Hasan Sağındık, Ahmet Kaya bu merkezde ele alınacak
isimlerdir. Ve bütün bu isimler aslında doğal bir sürecin
uzantısıdır.
Psikoloji alanında da birikimi olan biri olarak müziğin insan
ruhuna etkisi hakkında neler söylersiniz?
Müzik ve insan psikolojisi merkezinde çok makale ortaya konuldu.
Artık kitaplar da epey var. Ben gerek kaynak metinleri ve gerekse
yeni makaleleri okuduğum zaman şunu çok net gördüm. İçinde
bulunduğumuz medeniyet havzası müzik ve psikoloji ilişkisi
bağlamında müthiş bir külliyata sahip. Ortaçağ’da Avrupa’nın
göbeğinde akıl hastalarının içinde şeytan var diye yakılır iken,
Selçuklu topraklarında bu kişiler su sesi ve müzik ile tedavi
ediliyorlardı. Böyle bir tarihsel birikim varken resmi
paradigmanın müziğimize pozitivist aralıktan bakan yaklaşımı,
bahsettiğim bu külliyatımızın üzerine örtmüştür. Ve hatta ilkel
bularak 1930’lu yıllarda radyolardan yasaklamıştır. 1970’lere
gelene kadar Türk müziği eğitimi veren konservatuarlar açmamıştır
resmi algı. Oysa şöyle bir gerçeklik var ki Batı’nın hem müzik
algısı ve hem de insan algısı sorunlu bir retorikten beslenir.
İnsanın dünyaya günahlı geldiğine inanan bir Batı varken, tam
karşısında insanın melek safiyetinde dünyaya geldiğini ve belli
bir yaşa kadar bu safiyetini koruduğunu ve hatta isterse bunu da
devam ettirebileceğini söyleyen bir İslam medeniyeti. Bütün bu
bilgilerin üzeri kapatıldı. Bizim tasavvuf hareketlerimiz aynı
zamanda müzik hareketlerimizdir. Mevlevi tarikatı özellikle
müziğimizin kurumsallaşmasında önemli bir yere sahip. Aynı zamanda
bu tekkelerde akıl hastası olan, depresyonda olan, davranış
bozukluğu olan kişiler tedavi ediliyordu. Bunlar tedavi edilirken
bugünkü psikiyatri biliminin verilerini mi kullanıyordu. Hayır.
Ama medeniyet okumasını insanın güzelliği ve evrende varolan her
şeyin Allah’ın (cc) güzelliğinin yansıması olarak algılayan bir
birikim tabiki insanı iyileştirecek gizil güce sahiptir. Hatta
makamların dahi kendi içerisinde ayrışarak değişik rahatsızlıklara
şifa gücü taşıdığı bilgisi artık bizi şaşırtmıyor. Ama Batı’lıyı
şaşırtıyor. Çünkü o müziğe salt pozitivist bir bilgi yığını olarak
bakıyor. Oysa İslam medeniyeti evrende bir ritm ve müzik olduğunu,
bir müzikal ahenk olduğunu, insanın ruhlar âleminden ayrı
kalışının, iştiyakının bir inlemesi olarak müziğin doğduğunu
söylüyor. Hâfız’ın bir sözü var mesela: “Nice insan ruhun bedende
müzikle şekil bulduğunu söyler. Aslında bu eksiktir. Çünkü müzik
hayatın tamamıdır.” Şimdi böyle bir medeniyet retoriğinden
beslenen bizler, doğal olarak müziği bir tüketim metası, bir
eğlence nesnesi, salt bir mesaj iletisi, ideolojik bir araç olarak
göremeyiz.
Müziğin içtimai hayatımızdaki rolüyle ilgili düşünceleriniz
nelerdir?
Benim müziğimin sosyal bir görevi yoktur. Entelektüel bir bakış
olarak ben bütünüyle sanatın böyle bir görevi olduğuna inanmam.
Ancak salt bu görev için ortaya çıkan akımlar mevcuttur. Ancak
teorik bir mesele olarak sosyal bir olguya karşılık olarak
bilinçli bir şekilde üretilen ürünün ömrünün, o sosyal olgunun
ömrü kadar olacağını iddia edebilirim. Ki bu zaten sanatın estetik
belirlenimlerini hiçe saymak demektir. Buna nöbetçi sanatçılık
diyorum ben. İmam Hatipler kapatıldı buna şarkı yapalım, Ramazan
yaklaşıyor buna göre albüm yapalım demek böyle bir şeydir. Oysa
sanatçı her çağa hitabedebilecek şeylerin peşinde olur. Bir
insanlık trajedisi varsa ortada kuşkusuz buna kayıtsız kalamaz ama
bunun da çok çabuk sömürü malzemesine dönüşebileceğini bilmeli.
Bugün sıradan gençlerin üzerinde Che’nin resminin bulunduğu
tişörtler var. Che artık alınıp satılan bir kapitalizm malzemesi
oldu. Oysa Che bunun tam karşısında savaşmıştı. Okullarına
alınmayan kızların gözyaşlarından nemalanıp da, bunu ticari bir
sürece dönüştürmek bana hiçbir zaman ahlaki gelmedi. Ben hep
bundan uzak durdum. Ama yıllar evvel başörtüsü zulmü karşısında
elele tutma eylemi organize edildiğinde ben, yaşadığım şehirde bir
sivil toplum kuruluşunun yöneticisiydim ve ordaki organizeyi ben
yaptım. Bunu kimse bilmez. Bu malzeme haline getirilecek bir şey
değildir. T. Adorno’nun çok beğendiğim bir yaklaşımı var.
Adorno’ya göre içerik çabucak sömürü malzemesine dönüşebilir sanat
eserinde, ama bunu form ile yaparsan işte bu kalıcı ve sahih
olandır. Ben müziği bu merkezde düşündüm hep. Şunu da söylemek
isterim. Sanatçı duruş olarak bütün mazlumların yanında yer
almalı. Cop sadece bize değdiği zaman demokrasinin erdeminden
bahsetmemeliyiz. Zulüm karşısında dini, dili, rengi ne olursa
olsun sanatçı tavrını insancıl bir merkezden ivmelenerek
şekillendirmeli. Yoksa ötekileştirme merkezli bir yaklaşıma
yaslanmak sanatçıyı faşist bir zemine sürükler. Şimdi Halepçe’de
Kürtlere kimyasal bomba atılırken neden susulduğunu, Sivas’ta
tekbir getirilerek içeride o insanların dumandan boğulmasına
gösteri yaparak seyirci kalındığını sorgulamadan insancıl bir
merkezden seslendiğimizi iddia edemeyiz. Karşı taraftaki belki
bizim kadar duyarlı olamayabilir ama içinden geldiğimiz medeniyet
bunun böyle olmadığını gösterir. Selahaddin Eyyubi biliyorsunuz
Kudüs’ü aldığı zaman komutanları geride kalanlara saldırmak
istemişler ama Selahaddin Eyyubi bir Müslüman Ahlakçısı olarak
buna müsaade etmemiştir. 28 Şubat oldu, 27 Nisan muhtırası
yayınlandı, Nokta dergisi kapatıldı, her yerden paradigma ile
bağlantılı çeteler çıkıyor.. bütün bunlar olurken darbecilerin
düzenlediği mitinglerinde sahne alan sanatçıları anlamak
zorlaşıyor. Bu coğrafyada yaşayan halk bilge bir kültürden
geliyor. 1000 yıllık bir kader beraberliğimiz var. Farklı dinden,
mezhepten, dilden insanlar bir arada komşuluk yaptı. Şimdi bu
halkı milliyetçilik, sosyalizm, etnikçilik vs gibi batılı
argümanlar ile anlayamayız. Bunlar Batının üretip bize pazarladığı
pozitivist bilgilerdir. Sanatçının toplumsal bir rolü varsa o da
içinde yer aldığı toplumu meydana getiren medeniyetten ivmelenip,
yerli kalmak ahlakı olmalıdır. Bu yüzden Kürtçüler de, Türkçüler
de yerli değillerdir. Bunu Cemil Meriç de söylüyor.
Kültürümüzden uzak müzikal çalışmaların, kliplerin ve diğer
sanatsal etkinliklerin bilhassa çocuklar ve gençler üzerindeki
tahribatını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda ailelere düşen
görevler nelerdir?
Ailelerin iyi müzik nedir ne değildir bilip bilmediğinden de
kuşkuluyum. Mesela aslında bana göre dini sömürerek müzik yapanlar
ile bu bahsettiğiniz kesim arasında müzik ve tüketim kültürü
ilişkileri açısından hiçbir fark yok. Ben biraz evvel sembolize
ettiğim Eyüp piyasası dediğim adamları daha tehlikeli buluyorum.
Aileler evvela iyi müzik nedir bunu bilecek seçiciliğe sahip
olacaklar. Bu artık mümkün değil. Dünyanın her yerinde böyle.
Sadece bu topraklara has bir şey değil. Ben kızıma 3 yaşına kadar
televizyon izletmedim. Dolayısı ile kendisinde televizyon merkezli
bir algı gelişmedi. Şimdi de kendisi böyle bir alışkanlığı
olmadığı için izlemiyor zaten. Televizyon edilgen bir çocuk
veriyor bize. Üretemeyen, akledemeyen, durağan bir çocuk. Kas
gelişimi açısından da saatlerce tv karşısında oturan bir çocuk
mesela artık bir müddet sonra el becerisi alışkanlığı kazanamaz.
Kaba şeyler yapabilir ancak. Çocuğun tahayyül dünyasını daraltır
televizyon. Klip de öyledir zaten. Bizim ne düşündüğümüzü
önemsemez klip kültürü. Gösterilen gibi düşünmemizi önerir.
Şarkıya ilişkin algımızı sınırlar. Modernite böyle çalışır zaten.
Bizim neyi seveceğimizi, neyi izleyeceğimizi, nerede
eğleneceğimizi, nasıl eğleneceğimizi, nereden alış veriş
yapacağımız belirlemiştir modenizm. Michel Fuocault buna büyük
kapatılma diyor. Büyük alış veriş merkezleri, okullar,
hastaneler…bir anlama da bizim özgürlük alanlarımızı manipüle eden
kurumlardır. Tarih bile böyledir bugün. Resmi tarihi neresinden
tutsanız elinize gelir bu yüzden. Müzik bile bu kapatılmadan
bağımsız değildir. İşte Cumhuriyet modernleşmesi klasik müziğimizi
ilkel gördü ve yasakladı. Halkı jandarma zoru ile toplayıp klasik
batı müziği dinlettiler. İyi müziğin ne olduğuna onlar karar
verdiler. Halk ne yaptı. Küllerinden bir protest müzik çıkardı
form olarak. O da arabesktir. Şimdi ise bir arabesk müzik form ve
içerik değiştirmiş, Şerif Mardin’in merkez-çevre ilişkisi merkezli
sosyolojik okuması paralelinde dönüşmüştür ve artık
eleştirebileceğimiz bir alana yerleşmiştir.
Çalışmalarınızda serbest şiirin ağırlığını hissetmek mümkün bu
bir çaba mıdır, yoksa doğal bir süreç midir?
Bunda Modern Türk Şiirini temsil eden önemli edebiyat dergilerinde
şiir ve makalelerimi yıllardan beri yayınlıyor oluşumun da etkisi
var. Modern Şiir poetikası üzerine birikimim belli bir seçicilik
sunuyor. Bu artık geri dönülmesi anlamsız olan bir yere getiriyor
sizi. Beğeni algınızı yükseltiyor. ARTIK KUŞLARINI UÇUR isimli son
çalışmam ile beraber önceki iki albümümde de serbest şiirler
besteledim. Bunun şöyle bir yararı da oluyor. Klasik ana gövde ve
nakarattan müteşekkil türkü ya da şarkı formunun dışına taşma
imkânı veriyor bu şiirler size. Çünkü heceli ve ölçülü yapı,
ölçülü ve kalıpları belli bir form sunuyor. Oysa serbest yapı
beraberinde geniş açılımlı bir müzikal zenginlik veriyor ve ben
bunu önemsiyorum. Kimsenin bestelemeye göze alamayacağı şiirleri
bestelemeye çalıştım. Müzik dünyasında benim dışımda da böyle
çalışan çok önemli isimler mevcut. Modern şiir aslında zamanın
dilini temsil eder. Onu merkez alan bir müzikal yapı da bir
şekilde zaman ve şimdiki an’la ilişki açısından bu temsiliyet
gücüne sahiptir.
Gönlünüzde kimlik olarak müzisyenlik mi, şairlik mi ön plana
çıkıyor?
Ben tanıştığım hiçbir insana müzisyenim ya da şairim demem. Bundan
çekinirim. Bunu bir abartı olarak görürüm. Ben müziği ve şiiri
salt kendim için yapıyorum. Kendi acılarım ve trajedilerim için.
Bunun dolayısı ile abartılacak, ortalığa vurulacak bir yanı yok
bana göre. Belki çaresizliğimden müzik yapıyor ya da dergilerde
şiirler, yazılar çıkarıyorum. Şule yayınlarının Merdiven Kitapları
dizisinden çıkar şiir kitabım KİRLETİLMİŞ ÖLÜMLER KİTABI
hazırlanırken müzik epey geride kalmıştı benim için. Son albümümü
hazırlarken de yaklaşık iki yıl hiç şiir yayınlamadım. İkisini
aynı anda götürmek benim için zor. Bu yüzden projeler olarak
bakıyorum ve ona göre hazırlık yapıyorum.
Selçuk Küpçük kendine has tarzıyla çok farklı bir yerde
duruyor. Bu farklılığınızı neye borçlusunuz?
Ben illa da kendime has bir tarzın takipçisi olayım gibi iddialar
ile başlamadım müziğe. Müziğe başlamak deyimi de bana uymuyor
aslında. Çünkü profesyonel sanatçılar gibi değil benim müzikal
duruşum. Müzik benim hayatımda albümler yokken de vardı. Böyle bir
ilişki zaten bağlamayı sanki vücudunuzun bir azasıymış gibi
hissetmenize vesile oluyor. Onu araçsallaştırmaktan, üzerinden
para kazanılan bir şey olmaktan çıkarıyor. Bunu söylerken
konserlere ücretsiz çıkıyormuşum, albümleri bedava dağıtıyormuşum
gibi bir izlenim de çıkmamalı. Çok satsın, beni herkes tanısın
gibi yanılsamalar üzerine inşaa edilen bir ilişkim yok dinleyici
ile. Kaldı ki benim dinleyicim çok ayrıcalıklıdır. Onca müzisyen
arasından Selçuk Küpçük albümü seçip dinleyen insanlara karşı her
zaman vefa duygusu ile yaklaşmışımdır. Benim öyle dinleyicilerim
var ki “abi sakın ünlü olma, seni sadece bir dinleyelim, bize özel
ol” diyorlar. Böyle çok e-mail aldım, yüz yüze görüşmelerim oldu.
Bunu yıllardan beri böyle olsun diye yapılandırmadım.
Kendiliğinden gelişen bir şey. Ürettiğiniz müziğin de dinleyici
ile iletişime giren bir dili gelişiyor zamanla çünkü. Ben yalnız,
müziğe albüm boyutunda başlarken ne yapacağıma karar vermiştim. Bu
yüzden hiç savrulmadım. Dinleyici de bu savrulmayan duruşu anlamlı
buluyor.
Son olarak, sevenlerinize armağan edebileceğimiz yeni bir
çalışmanın, yeni bir projenin müjdesi var mı?
Birkaç yıldır dergilerde yayınladığım müzik sosyolojisi merkezli
yazılarımı kitaplaştırmam gerekli. Epey birikti çünkü. Poetik
metinler de var aynı şekilde dergilerde yayınlanan. Ardından da bu
metinleri kitaplaştırmak istiyorum. 2003’e kadar 16 sayı arkadaşla
beraber benim editörlüğümde çıkardığımız Kumyazıları adlı bir
dergimiz vardı. Anarşist ve sivil itaatsiz felsefeden beslenen bir
söylem takip ediyordu Kumyazıları. Şimdi de buna benzer bir dergi
projesi dolaşıyor kafamda. Yeni albüm için eserler birikiyor bu
arada. Sanırım ARTIK KUŞLARINI UÇUR’un dinleyici tarafından
yeterince algılandığı kanaatine vardıktan sonra yeni albüm için de
çalışmalara başlayabilirim. Allah nasip ederse ben 2009 gibi falan
düşünüyorum ama çalışacağımız firmanın durumu vs de etkiliyor bu
tür takvimleri. O yüzden net bir şey söylemek mümkün gözükmüyor.
Yeni eserler yapmaya devam ediyorum. Dünya müziğinin gittiği yeri
anlamaya çalışıyor, üretilen yerli ve yabancı her iyi albümü
dinlemeye çalışıyorum. Gerek metin ve gerekse müzikal sunum
anlamında ne üretirsem üreteyim bütün derdim ayaklarımı bu soylu
topraklara basmak ve bu topraklara soyluluğu verenin İslam
medeniyeti olduğu bilmek…
Röportaj : Abdurrahman Alperen, Aralık 2007
|