|
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı,
rahmeti, bereketi cümlenizin üzerinize olsun...
Bu cuma sohbetimi, Peygamber SAS Efendimiz'in mevlidi
münasebetiyle, yani önümüzdeki çarşamba gecesi Mevlid kandili
olduğu için, Peygamberimiz'le ilgili hadis-i şerifleri sohbetimin
konusu olarak seçtim.
Bu hadis-i şeriflerde Peygamber SAS Efendimiz, kendisine sorulduğu
zaman, "Ya Rasûlallah senin hakkında bilgilenmek istiyoruz. Zât-ı
şerifiniz hakkında bilgi verir misiniz?" diye sordukları zaman, bu
sözleri ifade eylemiş. Onları okuyacağım; böylece Peygamber SAS
Efendimiz'in kendi mübarek hadis-i şerifleriyle, kendisini
öğrenmiş olcağız.
a. Ben İnsanların En Şereflisiyim!
Okuyacağım hadis-i şeriflerin birincisi, Câbir RA'dan. Ondan
başlıyorum:
RE. 153/3 (Ene eşrefün-nâsi haseben ve lâ fahra, ve
ekremün-nâsi kadran ve lâ fahra. Eyyühen-nâs! Men etânâ etaynâhü,
ve men ekremenâ ekremnâhü, ve men kâtebenâ kâtebnâhü, ve men
şeyyea mevtânâ şeyya'nâ mevtâhü, ve men kàme bihakkınâ kumnâ
bihakkıhî. Eyyühen-nâs! Câlisün-nâse alâ kadri ahsâbihim, ve
hàlitun-nâse alâ kadri edyânihim, ve enzilün-nâse alâ kadri
mürüvvâtihim, ve dârun-nâse biukliküm.)
Deylemî'nin rivayet ettiği bu hadis-i şerifte Efendimiz SAS
buyuruyor ki:
(Ene eşrefün-nâsi haseben) "Ben haseb bakımından insanların
en şereflisiyim!" Haseb, insanın saygınlığı, sayılması, hürmet
görmesi mânâsına.
Biliyorsunuz, insanlar İslam'da, İslam'ın ahkâmının karşısında,
tarağın dişleri gibi eşittirler. Ama farkları takvâlarına göredir.
En kıymetlisi en müttakîsidir. Allah'ın emirlerini en çok tutan,
en kıymetli insandır. Köle de olsa, fakir de olsa, çoban da olsa,
ümmî de olsa, Allah'ın sevgili kulu olan, sevdiği işleri yapan en
kıymetli olur.
Onun için, "Saygınlık bakımından, ben insanların en şereflisiyim!"
diyor Peygamber Efendimiz SAS. Durumun ifadesi bu. Yani durumun
ifadesi olduğu için, arkasından da (ve lâ fahra) buyuruyor.
Yâni, "Siz benim kimliğimi, benim vasıflarımı sordunuz. Cenâb-ı
Hak böyle takdir buyurmuş, ezelden beni seçmiş, böyle yaratmış,
böyle görevlendirmiş. Onun için, insanların saygınlık bakımından
en saygını, en şereflisi benim; öğünmek yok!" diyor.
Yâni, "Ben bununla övünmüyorum." diyor. Ancak şükredebilir insan
böyle bir durumda. Yoksa ben böyleyim diye, başkalarına bunu baskı
unsuru, ezâ, cefâ unsuru yapmaz tabii. Efendimiz onu özellikle
belirtiyor.
(Ve ekremün-nâse kadren ve lâ fahra) "İnsanların kıymet
bakımından da en asiliyim, en kıymetlisiyim; yine öğünmek yok!"
Çünkü Allah-u Teàlâ Hazretleri onu peygamber yapmış. Allah'ın
seçip peygamber yaptığı, görevlendirdiği bir insan. Hem de
habîbullah, yâni Allah'ın sevdiği bir insan; halîlullah... O
bakımından kadir itibariyle en kadirlisi, en kıymetlisi, soylusu
diyor.
Başka hadis-i şerifler de okuyacağım ama, bu sözlerin arkasından
şöyle buyuruyor:
(Eyyühen-nâs! Men etânâ eteynâhu) "Ey insanlar! Biz bize
gelene gideriz." Peygamber Efendimiz ziyareti severdi. Ziyarete
teşvik ederdi. Kardeşliği teşvik ederdi. İyiliğe iyilikle mukabele
etmeyi, hediyeye hediyeyle mukabele etmeyi daima tavsiye ederdi.
İnsanlar arasındaki münasebetlerin daima güzel olmasını dâimâ
öğütlerdi. Kendisine gelene, o da giderdi.
Hatta, davet eden kimse çok fakir de olsa, çok kıymetsiz bir şey
bile sunsa... Hani bir deve parçasını koymuş kaba, kaynatmış; onu
bile sunsa ki, o zaman o çok kıymetli bir yemek sayılmıyor. Ona
bile giderdi.
"Bize gelene biz de gideriz. (ve men ekremenâ ekremnâhü)
Kim bize ikramda bulunursa, iyi muamele yaparsa; biz de ona iyi
muamele yaparız. Soylu insan muamelesi yaparız. O zaman hatırını
kollarız."
(Ve men kâtebenâ kâtebnâhü) "Kim bizimle yazılı anlaşma
yaparsa, biz de onunla o anlaşmaya uygun olarak imza atar, o
anlaşmaya riayet ederiz."
Kâtebe-yükâtibü-mükâtebeten; daha ziyade köleyle efendisi arasında
yapılan anlaşma için kullanılan bir kelime. Köle efendisine diyor
ki: "Ben kendi ücretimi, bir yerlerden çalışıp ödeyeceğim. Sen
beni satacağın zaman ne kadar para alacaksan, o kadar parayı ben
sana vereceğim. Anlaşalım!" diyor. Efendisi de pekiyi diyor,
köleyle bir anlaşma yapıyorlar, imzalıyorlar. Köle de gece gündüz
çalışıyor, çabalıyor, kendi parasını ödüyor. Buna mükâtebe
deniyor. Yazıyla bir anlaşma yazmak demek ama, burada özel bir
anlamı var.
"Kim bizimle anlaşma yaparsa, biz de onunla anlaşırız. Yâni eğer
bizden bir köle, bizimle böyle bir şey yapmak isterse, imzayı
atarız; biz de onun anlaşmasına sadâkat gösteririz. Başka
hususlarla bir anlaşma isterse, yine riayet ederiz. Yani zorluk
çıkartmayız, iyiliğe mukabele ederiz." demek istiyor.
(Ve men şeyyea mevtânâ şeyya'nâ mevtâhü) "Kim bizim
cenazemize, vefat eden kimsemize son görevleri yaparsa, cenazeyi
teşyî ederse; biz onun cenâzesini teşyî ederiz."
Cenazeyi teşyî etmek; namazını kıldıktan sonra kabre götürüp, son
vazifeleri yapıp, defnetmek demek. "Kim bizim vefat etmiş
olanlarımıza bu son görevleri yaparsa, biz de onların vefat
edenlerine bu muameleyi yaparız."
Bunlar aynı zamanda bize de bir nasihat oluyor. Yani insanlara
beşeri münasebetlerde, onların yaptıkları gibi siz de karşılık
verin mânâsına.
(Ve men kàme bihakkınâ kumnâ bihakkıhî) "Kim bizim
hakkımızı çiğnemezse, yerine getirirse; biz de onun hakkını
çiğnemeyiz, biz de onun hakkını yerine getiririz, hakkını
veririz."
(Eyyühen-nâs) "Ey insanlar! (Câlisün-nâse alâ kadri
ahsâbihim) İnsanlarla, onların saygınlıkları ölçüsüne göre,
mecliste oturun!" Yani saygın insanın karşısında, öyle
davranılacak. Yaşlı, başlı, saygın, itibarlı kimseye karşı
davranış, büyüğe olan davranış, samimi arkadaşa, kendisinden
küçüğe karşı olan davranışa benzemez. "İnsanların saygınlığına
göre, haseblerine göre onlarla oturmanıza, kalkmanıza, meclisteki
davranışlarınıza dikkat edin!"
(Ve hàlitun-nâse alâ kadri edyânihim) "Ve insanların
dindarlıklarındaki kuvvete göre, onlarla samimiyetinizi ilerletin,
onlarla kaynaşın!"
Demek ki, dindar insanlar kaynaşmayı daha çok yapacak. Çünkü hem
kendisi dindarlığını onun yanında daha kolay yürütür; hem de ondan
birçok şeyler öğrenir, birbirlerini etkilerler. Böylece Cenab-ı
Hakk'ın rızasına uygun kulluğu yapmak daha kolay olur.
(Ve enzilün-nâse alâ kadri mürüvvâtihim) "Ve insanları
mürüvvetlerinin, mertliklerinin miktarına göre konuklayın!"
Mürüvvât, mürüvvetin çoğulu oluyor. Mürüvvet aslında imru'ün
kelimesinin masdarı oluyor. Yani erlik demek, mertlik demek. Adam
gibi, olgun yetişmiş bir insanın davranışları gibi davranan, onu
gösteren kimseye mürüvvetli derler. Onları göstermeyen kimseye de,
mürüvvetsiz derler. Yani ergin davranmıyor, tam bir adam değil.
Hani o adam adam değil deriz ya, bazen böyle döneklik yapanlara.
Mürüvvet erlik mânâsına geliyor, ama bu da muamelede güvenilirlik,
sözünde durma mânâsına.
(Ve dârun-nâse biukliküm) "İnsanlara aklınızı kullanarak,
aklınızı kullana kullana muamele yapın; onları öyle dirayetle
idare edin!" Yani aklınızla onları idare edin! Veya bunun aksi,
akılla idare etmenin aksi ne olur? Nefsinizle, yâni nefsâni
duygularla yaparsanız; o zaman şöyle dedi, kızarsınız, böyle
söyledi kızarsınız; oturdu kızarsınız, kalktı kızarsınız... "Öyle
yapmayın da, aklınıza göre davranın!" diyor Efendimiz.
Demek ki, kendisini kısa bir tanıtma ile tanıtmış, ama arkasından
etrafındaki müslümanlara, insanlarla beşeri ilişkilerini güzel
yapmaları konusunda mütekabiliyet esasına göre, iyi davranana iyi
davranmayı tavsiye eylemiş.
Ondan sonra da, dindar insan seçmeyi, onlarla daha iyi arkadaşlık
yapmayı ve saygınlığına göre insanlara muameleyi dikkatlice
yapmayı tavsiye eylemiş.
"Ve hissiyâtınıza mağlub olarak insanlarla münâsebetlerinizi
kızgınlıklarla, sevgilerler, düşmanlıklarla götürmeyin de
aklınızla götürün, mantıklı davranın!" diye tavsiye buyurmuş.
b. Ben Cihad Peygamberiyim!
Diğer hadis-i şerif. Orada da buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
RE. 153/4 (Ene muhammedün ve ahmedün, ene rasulür-rahmeti,
ene rasûlül-melhameti, ene mukaffî vel-hàşiru, buistü bil-cihâdi
ve lem üb'asü biz-zirâ')
Bu hadis-i şerifte de, Peygamber Efendimiz kendisi hakkında bilgi
veriyor. O bilgilerden de bize çok faydalı işaretler çıkacak.
Buyuruyor ki:
(Ene muhammedün) "Ben Muhammedim." Dedesi Abdül-Muttalib,
doğduğu zaman bu torununa Muhammed ismini vermiş. Muhammed; çok
medhedilmiş, çok övülmüş kişi demek. Araplar arasında yaygın bir
isim değil. Şaşırmışlar:
"--Niye bu ismi verdin?" demişler.
Demiş ki:
"--Yerde de, gökte de övülen bir insan olsun diye düşündüm."
Tabii, öyle mübarek insanların isminin konulması da, hep Cenab-ı
Hakk'ın işaretiyle olur. Muhammed bir ismi.
(Ve ahmedün) "Ben Ahmedim." Ahmed de aynı mânâya gelir. Bu
da ism-i mef'ul olan Mahmud'un, ism-i tafdilidir. Yani çok Mahmud,
çok övülen; yine Muhammed gibi. Hammede-yuhammidu, teksir ifade
ediyor. Arapça bilenler bilir, tef'il bâbı çokluk ifade eder.
Mesela darabe dövdü demek; darraba, tadrîb çok dövdü demek.
Hamide, hamd etti demek; ahmede çok hamd etti demek. Muhammid, çok
hamdeden; Muhammed ise çok övülen, beğenilen mânâsına geliyor.
Ahmed de, çok Mahmud demek; aynı kapıya çıkıyor.
Eski kitaplarda, Allah'ın eski peygamberlere vahiyle indirmiş
olduğu eski kitaplarda, Peygamber Efendimiz'den Ahmed diye de
bahsedilir. Mesela İncil'de Paraklitus diye geçer. İncil'in
kendisi yok ortada, tercümeleri var. Tercümelerinde Paraklitus
diye bir kelime var; o da aynı mânâya, yâni çok övülen mânâsına
geliyor. Ama İncil'in tam aslı bulunsa, orada Ahmed olduğu
anlaşılacak.
Çünkü Sâf Sûresi'nde Cenab-ı Hak Teàlâ buyuruyor ki:
(Ve iz kàle îsebnu meryeme yâ benî isrâîle innî rasûlullàhi
ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye minet-tevrâti ve mübeşşiran
birasûlin ye'tî min ba'dismühû ahmed.) (Saf: 6)
"Ben benden sonra gelecek, ismi Ahmed olacak olan bir peygamberi
müjdeleyiciyim. Mûsâ AS'dan, peygamberlerden gelen eski ahkâm-ı
ilâhiyyeyi de tasdik ediciyim. Onların arasındayım. Eskiyi tasdik
edici ve gelecek olan bir peygamberi, âhir zaman peygamberi, Ahmed
isimli peygamberi müjdeleyiciyim." diyor.
Zaten İncil'in müjde manasına geldiğini biliyoruz. Abdül-ehad
isimli bir zât var; papazlıktan İslâm'a girmiş, çok yüksek
tahsilli. İsmi Abdül-mesih iken, ismini değiştirmiş Abdul-ehad
adını almış. Çok doktoralar yapmış, profesör olmuş, ilimde,
irfanda ilerlemiş, çok lisan bilen bir kimse. İncil üzerine,
Kur'an üzerine kitap yazmış. O diyor ki:
"--İncil müjde demektir. Çünkü Hazret-i İsâ AS vaazlarında,
'Benden sonra bir peygamber gelecek, aman o geldiği zaman ona tabi
olun!' diye müjdeliyordu. Onun için müjde mânâsına gelir." diye
açıklıyor.
Bir papazın açıklaması böyle.
Demek ki, Ahmed ismi de var, Muhammed ismi de var. Kur'an-ı
Kerim'de de hem Muhammed diye geçiyor... Meselâ, Fetih Sûresi'nde,
(Muhammedün rasûlüllàh) diye geçiyor. Başka bir ayet-i
kerimede;
(Ve mâ muhammedün illâ rasûl) [Muhammed ancak bir
peygamberdir.] (Al-i İmran: 144) diye geçiyor. Saf
Sûresi'nde Ahmed diye geçiyor.
Peygamber Efendimiz'in çeşitli sıfatları vardır, onları da
göreceğiz. Yani sıfatlar isimler grubuna dahildir.
"Ben Muhammed'im ve Ahmed'im!" diyor Peygamber Efendimiz. (Ene
rasûlür-rahmeti) "Ben rahmet peygamberiyim!" Allah'ın
rahmetini insanlara bildiren, Allah'ın insanlara rahmet olarak
gönderdiği peygamberim mânâsına gelir. Allah'ın bize rahmetini
müjdeliyor tabii: "Bakın, mü'min olursanız cennete gideceksiniz,
rahmet-i Rahmâna ereceksiniz!" diye... Ama asıl;
(Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil-àlemîn) diye, kendisinin
alemlere rahmet olarak gönderilmesi dolayısıyla rahmet peygamberi
Peygamber Efendimiz.
Ne demek alemlere rahmet olarak gönderilmek, onu da tekrar
açıklayalım: Rahmet, acımak demek, yâni merhamet etmek mânâsına
geliyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'i, alemlere rahmet
olarak göndermiş. Ne demek?.. İnsanların gerçekleri görüp de,
şaşkınlık yapmayıp da Allah'ın lütfuna ermesi, cennete girmesini
sağlamak için, Allah bir ikazcı olarak, bir müjdeci olarak
göndermiş ki, bu güzel bir şey tabii... Önceden haber veriyor
Cenab-ı Hak: "Bak böyle yapın, cenneti kazanırsınız! Şöyle şöyle
yapmayın, onlar fenadır. Öyle yaparsanız, zarara uğrarsınız. Şöyle
yaparsanız, cehenneme girersiniz." diye bildiriyor.
Bunları önceden bildirmesi rahmet... Bildirmeyip de, insanları
sessiz sedasız imtihan edip de, dünyaya gönderip de, sonunda
hatalıları cehenneme atmak yerine; Allah-u Teàlâ Hazretleri
rahmetinden, insanlara merhametinden, peygamberler gönderiyor ki,
"İkaz olsunlar, mütennebih olsunlar, kendilerini düzeltsinler de,
Allah'ın lütfuna ersinler!" diye...
Peygamber Efendimiz de ancak rahmet olarak indirilmiştir, merhamet
olarak indirilmiştir. Yâni insanların iyiliği için indirilmiştir,
insanlar kurtulsun diye indirilmiştir. O bakımdan rasûlür-rahme'dir.
Peygamber Efendimiz rahmet peygamberidir. Rahmet olarak
gönderilmiş bir peygamberdir. Doğrudan doğruya kendisinin varlığı,
peygamberliği rahmettir.
(Ene rasûlül-melhameti) "Ben Savaş peygamberiyim!" Melhame
savaş demek. Etlerin kesildiği, insanların birbirleriyle
çarpıştığı ve yaralandığı ve öldüğü bir olay olduğu için, savaşa
melhame denmiştir. Yâni kanların döküldüğü, etlerin kesildiği,
insan vücutlarının yaralandığı yer mânâsına.
Peygamber Efendimiz aynı zamanda buyuruyor ki: "Ben rahmet
peygamberiyim. İnsanların dünya ahiret saadetini sağlamak için
müjdeci ve ikazcı olarak gönderildim, bu bakımdan rahmetim. Ama
bir taraftan da savaş peygamberiyim!"
Bu ne demek?.. Yani eğer bazı kötü insanlar Allah'ın emirlerini
dinlemezlerse, Allah'ın emrinin tebliğini, insanlara
bildirilmesini engellerlerse, Allah'ın buyurduğu güzel şeyleri
yaptırtmamaya çalışırlarsa, Allah'ın yasakladığı çirkin işleri
yapmaya kalkarlarsa, o zaman bunlara karşı tedbir almak gerekir.
Dünyanın nizamı, insanların mutlu bir şekilde yaşaması buna
bağlıdır. Onun için devletler kurulmuştur, kanunlar konulmuştur,
polis vardır, zabıta vardır, asayiş vardır, yanlış iş
yaptırmazlar. Yakalarlarsa muhakeme ederler, cezalandırırlar.
Tarihten beri böyle olmuştur. İnsanlar kötülüğe fırsat vermemeğe
çalışırlar. Kötüleri caydırmağa, cezalandırmağa çalışırlar.
İyiliği de yapmağa çalışırlar. Umûmiyetle böyledir.
Bu izahları şu bakımdan yapıyorum: Bir peygamber savaş yapar mı?..
Yapar. Çünkü peygambere karşı savaşa kalkışılırsa, o zaman
kendisini savunması gerekir. İyiliklerin yapılmasını engellemeye
kalkıyorsa bazı insanlar, onlarla çarpışılır. Polis de çarpışıyor.
Baskın yapıyor, çeteyi dağıtıyor. Bu işin tabiiliğini anlatmak
istiyorum. Ordular da çarpışıyor. Bir kötülük gördüğü zaman
engellemek ve ülkeyi savunmak için çarpışıyorlar.
Peygamber Efendimiz sessiz, sedasız, pısırık, susan, sesini
çıkartmayan bir peygamber değil. Yakalanan, gadredilen, testereyle
kesilen bir insan değil. Peygamber Efendimiz merdâne, kötü
insanlarla da çarpışan bir peygamber olarak gönderilmiş. Onun için
rasûl-ü melhamedir.
Ve buyuruyor ki SAS Efendimiz: (Ene mukaffi) "Ben
mukaffîyim, artçıyım." Ne demek mukaffî?.. Şiirin kelimelerin en
sonunda bir şey geliyor, kàfiye diyoruz ona. O kelime ile ilgili,
aynı kökten. Mukaffî; bir şeyi kapatıcı, bitirici. Neyi
bitiriyor?.. Peygamberler dünyanın hayatı, asırlar boyunca
gelmişler, insanlara olayları anlatmışlar, gerçekleri
bildirmişler, Allah'ın güzel kulu olmalarını sağlamak için
öğütlerini vermişler. Bunların sonuncusu, bu işi kapayan kim?..
Peygamber Efendimiz. Yani ne demek?.. Ahir zaman peygamberi demek,
son peygamber demek.
Mukaffî demek; artçı, en sonuncu, en sonda gelen demek. Bitiriyor,
artık kapatıyor. Peygamber Efendimiz'den sonra peygamber yok.
(Men lâ nebiyye ba'dehu) Kendisinden sonra peygamber olmayacak
olan, ahir zaman peygamberi.
O halde şimdi bu sıralarda ikide birde gazetelerde, haber
kaynaklarında, "Birisi ben peygamberim dedi." vs. diye duyarsak,
nedir o?.. Ya mecnundur tımaraneden kaçmıştır veya tımaraneliktir,
tımaraneye konulması gerekir. Gerçekten Allah'ın peygamberi
değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz ahir zaman peygamberidir.
Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.
Peygamber Efendimiz gelmeden evvel, onun ahir zaman peygamberi
olduğunu, Allah öteki peygamberlere de bildirmiş. Yani nebiyy-i
ahiriz- zaman, ahir zaman peygamberi diye onun evsafını verirken,
ondan sonra peygamber gelmeyeceğini bildirmiş.
Binaen aleyh, Peygamberimiz'den sonra peygamber olmadığını, hem
alim, insaflı hristiyanlar bilirler... Hem alim, insaflı yahudiler,
yahudi alimleri bilirler ki, Peygamber Efendimizden sonra peygamber
yok... Mukaffî, yâni artçı, artık bu işin sonuncusu; ondan sonra
yok!
Senden sonra var mı?.. Yok! İşte ona mukaffi derler. Efendimiz
vasıflarını söylerken, onu da söylüyor.
(Vel-hàşir) "Ben aynı zamanda kıyamette insanları
toplayıcıyım." Hàşir; haşretmek mânâsına, ism-i fail bu...
Haşredici, yâni toplayıcı demek.
Peygamber Efendimiz insanları kıyamette toparlayacak. Kimleri
toparlayacak?.. Bütün mü'min insanlar Peygamber Efendimiz'in
etrafında toplanacak. Hazret-i Adem'den İsâ AS'a kadar bütün
peygamberler, sıddîklar, şehidler, salihler onun yanında yer
alacaklar; Livâül-Hamd'i altında bulunacaklar.
Ve buyuruyor ki: (Buistü bil-cihâdi) "Ben cihad göreviyle
gönderildim; (ve lem üb'asü biz-zirâ') çiftçilikle
gönderilmedim. Çiftçilik yapmak için gönderilmedim; Allah'ın
emrini yerine getirmek için, engelleri aşıp, cihad yaparak
İslâm'ın yerleştirilmesi için gönderildim." buyuruyor.
Zira'; fial vezninde, mufâale babından mastardır. Muzâraa ne
demek; ziraat yapmak demek. Toprağı eşmek, kazmak, sürmek, tohumu
ekmek, fidanı dikmek, mahsûlü almak mesleği, ziraatçilik.
Peygamber Efendimiz ziraatçilikle emrolunmamış, cihadla emrolunmuş,
cihad yapmak göreviyle gönderilmiş. Onun için, bütün müslümanların
en başta gelen, en kıymetli, en şerefli hizmeti cihaddır. Allah
yolunda, Allah'ın dinine hizmet etmektir. Allah'ın emrettiği güzel
şeylerin, doğru inancın, hak dinin korunmasına yayılmasına
gelişmesine çalışmaktır. Efendimiz bunu açıkça bildiriyor.
Tabii eğer müslümanlar, başka bir hadis-i şerifte Efendimizin
ifade buyurduğu gibi, kazançla, ziraatle meşgul olurlar da emr-i
ma'ruf, nehy-i münker ve cihadı yapmazlarsa; o zaman, ümmet-i
Muhammedin başına Allah öyle fitneler, musibetler, belâlar
gönderir ki, salih kimseler dua etseler bile, Allah onların
dualarını kabul etmez, o belayı kaldırmaz; Müslümanlar asıl
görevlerine dönmedikçe...
Müslümanlar asıl görevleri olan; İslâm'ı yaymak, öğretmek,
insanları İslâm'a çağırmak, davet etmek ve Allah'ın emrini,
dininin güzelliklerini insanlara anlatmak vazifesini yapmaktan
geri dururlarsa, o zaman düşmanlar gàlip gelir, mafiyalar gàlip
gelir, çeteler gàlip gelir.
Düşmanlar bir yeri istila ettiler mi, berbat ederler. Bombalarlar
şimdiki duruma göre... Eskiden yakıp yıkarlardı. İnsanları
öldürürler; makinalı tüfeklerle, bombalarla, evleri yıkarlar,
yakarlar. Çocukların hali perişan; kızların, kadınların hali
perişan... Erkekler kanlar içinde yerde... Çok fena şeyler olur.
Çünkü iyiler çalışma yapmadılar, kötüler hakim oldu. İnsafsız,
merhametsiz insanlar öyle yaparlar.
Müslümanlar gittikleri yerde ne yapmışlar?.. Gittikleri yerde
ahaliye iyi bakmışlar. Meselâ, Balkanları fethetmişler, Viyana'ya
kadar dayanmışlar, Sırplar Sırp olarak kalmış, Yunanlılar Yunanlı
olarak kalmış, Bulgarlar Bulgar olarak kalmış, kiliseleri,
papazları devam etmiş. Yedi asır Osmanlı idaresinde, Osmanlı
onları en medeni şekilde yönetmiş. Gayet güzel...
Askere alınmamış, müslümanlar askere çağırılmış, ölmüş. Ankara'nın
en güzel yerlerinde Rumların, Ermenilerin köşleri var; Keçiören'de.
Kayseri'nin en güzel yerlerinde, Talas'da ve sâirede köşkleri var
kesme taştan... Konya'da, başka şehirlerde huzur içerisinde,
asırlarca yaşamışlar...
Birisi söylemişti: Anadolu'dan İstanbul'a çalışmaya geldikleri
gibi Anadolu erkeklerinin, bu Amerika bulunduktan sonra, uyanık
olan Ermeniler Doğu Anadolu'dan kalkar, Amerika'ya giderlermiş.
İşte 1800'lü yıllarda, Osmanlıların son devirlerinde... Orada
çalışırlarmış, para kazanırlarmış, gelirlermiş. Avrupa'ya giden
işçilerin para kazanıp geldikleri gibi.
Doğu Anadolu'da, Erzincan'da bir Ermeni'ye demiş ki birisi:
"--Yâ, hanımını da götürsene gittiğin yere, Amerika'ya!"
Demiş:
"--Ben aptal mıyım? Hanımım burada emniyette, namuslu, kimse ona
yan bakmıyor, bir zarar vermiyor, huzur içinde... Ben de
çalışıyorum, para kazanıyorum geliyorum." demiş.
Bunu oralardaki bir kimseden duymuştum askerlik yaptığım sırada.
Ben de hayret etmiştim. Yani emniyette olduğu için, hanımını
bırakıyor, kendisi çalışıp dönüyor.
Huzur içinde yaşatmış. Onlardan vezir seçmiş, hükümete almış,
milletvekili seçmiş. Amma dış kışkırtmalardan, tahriklerden sonra
da, onlar büyük katliamlar yaptılar. Ahaliye, kendilerine
asırlarca komşu muamelesi yapan, hiç bir zarar vermeyen bu asil
millete ne kötü günler yaşattılar.
Düşmanla işbirliği yaptılar. Ruslar Erzurum'a geldiği zaman,
onlara öncülük, kılavuzluk ettiler. Fransızlar güneye geldiği
zaman, öncülük ettiler. İtalyanlar geldiği zaman, Yunanlılar
geldiği zaman, her taraftan saldırıya uğradığımız o kara
günlerimizde, eski iyilikleri unuttular, çok kötü şeyler yaptılar.
Maraş'da vs. silahlandılar, saldırdılar. Ondan sonra da tabii,
ahali de kendisini savundu.
Yâni, iyilere görev düştüğünü anlatmak için bunları söylüyorum.
"Bu savaş da ne oluyor?" diyenlere, ben de aynı şeyi söylüyorum:
"İslâm savaşmıyor, savaş da ne oluyor? Niye İslam'la
savaşıyorsunuz?.. Herkes fikrini söylesin, bakalım kim haklı? Puta
tapan mı haklı, haça tapan mı haklı, yeri göğü yaratan Rabbül-àlemîn'e
tapan mı haklı?.. Niye siz haçlı seferleri düzenleyip de üstümüze
geldiniz?.. Niye Hindular bu kadar saldırılar yaptılar?.."
Geçen gün öğrendim: Sihler başlarına bir kırmızı kurdele
takarlarmış. Bir müslümanı öldürmeyince, o kurdeleyi
çıkartmazlarmış. Şu düşmanlığa bak!..
Müslümanlar öyle yapmıyor ki!.. Gidiyor, "Buda'ya tapmayın! Bu
puta, bu ineğe tapmayın, Allah'a kulluk edin! Doğru olan din,
Allah'a kulluk etmektir." diyor. "Pekiyi" derse, her şeyi olduğu
gibi kalıyor. Çok daha mutlu yaşıyorlar.
Ama bunlar fırsat buldu mu, katliam yapıyorlar. Kadınlara kötülük
yapıyorlar, kızlara kötülük yapıyorlar. Küçük çocukları, bebekleri
süngünün ucuna takıyorlar. Mâsum insanları kazıklara oturtuyorlar.
Tarihte bunlar görülüyor.
Bu haçlılar geldikleri zaman, bu küçük çocukların eti körpe diye,
çocuk eti yemişler. Onlarla beraber gelen bir papaz, hatıratında
bunları yazıyor.
Onun için kimse kalkıp da iftira etmesin, eğri otursa bile doğru
konuşsun! Bu savaş da ne oluyor? Niye yapıyorsunuz bunu?.. Çünkü
fikrin karşısında duramıyorsunuz. Fikrin karşısında duramayınca
da, menfaatleriniz kaçmasın diye savaşa kalkışıyorsunuz.
"Lâ ilâhe illallah" deyin, oturun! Biz sizden başka bir şey
istemiyoruz ki... Allah CC, Allah'ın varlığını birliğini kabul
etmenizi istiyor. "Ben yaratıyorum, ben besliyorum; benden gayrıya
tapıyorlar! Bu ne biçim iş?" diyor. Biz böyle bir yanlışlığı
engellemeye çalışıyoruz.
Binâen aleyh, mütecâvizin alacağı cevap vardır. Birisi tecâvüze
kalkışmışsa, o zaman o kavgayı başlatana cevap verilir. Cevap
hakkı doğar, savunma hakkı doğar.
c. Ben Peygamberlerin Efendisiyim!
Diğer hadis-i şerife geçiyorum. Aynı minval üzere, Efendimiz'in
kendisinden bahsettiği hadislerden. Buyuruyor ki Peygamber SAS
Efendimiz Hazretleri:
RE. 152/4 (Ene seyyidül-mürselîne izâ buisû, ve
sàbikuhüm izâ veradû, ve mübeşşiruhüm izâ üblisû, ve imâmühüm izâ
secedû, ve akrabühüm meclisen izecteme, e tekellemü feyüsaddikunî,
ve eşfeu feyüşeffiunî, ve esel'ü feyu'tînî.)
Ümm-ü Kerz RA'dan rivayet olunmuş. Burada da kendi vasıflarını,
kendi mübarek lisânıyla söylediğini görüyoruz. Buyurmuş ki
Peygamber Efendimiz:
(Ene seyyidül-mürselîn) "Ben mürsellerin, yâni
peygamberlerin, görevli olarak insanlara gönderilmiş mübarek
enbiyâullahın, Allah elçilerinin seyyidiyim!"
Peygamber Efendimiz, mertebe bakımından peygamberlerin en
üstünüdür. Allah-u Teàlâ Hazretleri ona ahirette Makàm-ı Mahmud'u
vermiştir. Kendisinin de bir adı Mahmud'dur; hem de kendisi, sàhib-i
Makàm-ı Mahmud'dur. Makàm-ı Mahmud cennetteki en yüksek derecedir.
Bir kişi içindir o; o da Peygamber Efendimiz'dir. Makàm-ı
Mahmud'un sahibi ve peygamberlerin serveridir. En yüksek
mertebelisidir.
Bütün peygamberler hâl-i hayatlarında, onun ümmeti olmayı temenni
etmişlerdir. Adem, Musâ ve İsâ peygamberler, hepsi onun şanını,
şerefini, üstünlüğünü, efdaliyyetini ümmetlerine bildirmişlerdir.
(Ene seyyidül-mürselîne izâ buisû) "Peygamber olarak
gönderildikleri zaman, ben peygamberlerin en saygınıyım,
seyyidiyim, efendisiyim, en soylusu, asâletlisiyim!" buyuruyor.
(Ve sàbikuhüm izâ veradû) "Ve havz-ı kevserin başına
vardıkları zaman, mahşer yerine vardıkları zaman, havz-ı kevserin
başına gidildiği zaman, ben en önde gideniyim,"
Verede, vârid olmak, vürûd etmek, yâni gelmek mânâsına, umumiyetli
bir suya gitmek mânâsına kullanılır Arapça'da. Evet, Peygamber
Efendimiz bu önceliğe sahip, ilk önce o gidecek.
(Ve mübeşşiruhüm izâ üblisû) Eblese-iblâs- üblisu; me'yus
olmak, ümit kesmek, ümitsizliğe düşmek demek. İnsanlar mahşerde
Allah'ın kahrını, gazabını heyecanla gördükleri zaman, tir tir
titrerken, ümitleri kalmadığı sırada, ben onlara müjde vericiyim.
Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyaz edecek, şefaat edecek. "Haydi
üzülmeyin ey insanlar!" diye onların ümitsizliklerini, korkularını
izale edecek.
(Ve imâmühüm izâ secedû) "Secde ettikleri zaman, namaz
kıldıkları zaman, ben onların imamıyım!" Peygamber Efendimiz
Mi'raç'da da bütün peygamberlere imamlık etmişti. Mahşerde de en
önde, onların imamı olacak. Çünkü onların seyyidi, en önde geleni,
rütbesi en yüksek olanı.
(Ve akrabühüm meclisen izecteme) "Toplaştıkları zaman, ben
oturma yeri bakımından Allah'a en yakın, en şerefli yerde
oturanıyım!" Mahşer yerinde toplandıkları zaman, Allah-u Teàlâ
Hazretleri, Arş-ı A'lâ'nın gölgesinde Allah'ın sàlih kulları
gölgelenirken, kendisine en yakın, en şerefli yere onu oturtacak.
(E tekellemü) Ben konuşacağım mahşer günü, söz isteyip
konuşacağım. (Feyüsaddikunî) Allah-u Teàlâ Hazretleri benim
sözümü, söylediğim sözleri: "Doğru söylüyorsun Ey mübarek Rasûlüm,
doğrusun, tamam Rasûlüm!" diye beni tasdik edecek. Kim?.. Allah.
(Ve eşfeu feyüşeffiunî) "Ve ben şefaat edeceğim. 'Yâ Rabbi.
ümmetime rahmeyle! Günah işlemiş olsalar bile, suçlularını
affeyle!' diye şefaat isteyeceğim. Allah-u Teàlâ benim şefaatimi
makbul, geçerli şefaat sayacak. Şefaat iş görecek. Yâni şefaate
muhtaç olanlar şefaate erecekler, kurtulacaklar. (Ve esel'ü
feyu'tînî) "Ve istiyeceğim Cenab-ı Mevlâ'dan; o da bana orada
istediklerimi bahşedecek."
Orada herkes tir tir titrerken, konuşmaya cesareti yokken, Cenab-ı
Hak Peygamber Efendimiz'e bu üstünlükleri vermiş. Şefaat edince,
şefaati makbul; konuştuğu zaman, sözü dinleniyor; istediği zaman,
istediği veriliyor. Mecliste, Allah'ın huzurunda, Allah'a en yakın
meclis; secde ettikleri zaman toplanınca, peygamberlerin imamı;
ümitsizliğe düştükleri zaman, onlara müjde veren, mahşer yerine
geldikleri zaman en önde gelen, peygamberlerin serveri Peygamber
Efendimiz SAS.
d. Livâül-Hamd Benim Elimde Olacak
Sonuncu hadis-i şerifi okuyarak sohbetimi tamamlamak istiyorum. Bu
hadis-i şerif de Ahmed ibn-i Hanbel, İbn-i Mâce ve İmam Tirmizî
tarafından rivayet olunmuş, hasen hadis-i şerif. Kitapları
mu'teber ve rivayetleri kuvvetli mübarek hadis alimleri bunlar.
Kimse itiraz edemez, onları herkes sever, sayar; hadis ilmindeki
hükümlerinin ne kadar değerli olduğunu bilir.
Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
RE. 152/2 (Ene seyyidü veledi âdeme yevmel-kıyâmeti ve
lâ fahra, ve biyedî livâül-hamdi ve lâ fahra, ve mâ min nebiyyin
yevme izin âdemü femen sivâhü illâ tahte livâî, ve ene evvelü men
tenşakku anhül-ardu ve lâ fahra, ve ene evvelü şâfiin ve evvelü
müşeffain ve lâ fahr.)
(Ene seyyidü veledi âdeme yevmel-kıyâmeh) "Ben kıyamet
gününde Adem AS'ın evlâtlarının, insan cinsinin seyyidiyim, en
şereflisiyim, en efendisiyim, en önde geleniyim; (ve lâ fahra)
iftihar yok!" Durum bu merkezde; ben Allah'ın bana bahşettiği bu
dereceyi, sordunuz diye ifade ediyorum demek.
(Ve biyedî --veya biyedeyye-- livâül-hamdi ve lâ fahra) "Hamd
sancağı, Livâül-Hamd benim elimde benim elimde --veya iki elimde--
olacak; öğünmek yok."
Bu Livâül-Hamd'i, Peygamber Efendimiz'in eline verilecek Hamd
Sancağı'nı anlamak için, Hacca gidenler Arafat'ı, Müzdelife'yi,
Mina'yı hatırlasınlar. Topluluk halinde gelmiş olan hacılar,
birbirlerini kalabalıkta görsünler, tanısınlar diye, başlarında
bulunan kimse, uzun bir sopaya bir bayrak takıyor, bir renkli bez
takıyor. Herkes bakıyor, "Hah, tamam, bizim kafile şurada!" diye
onun peşinden gidiyorlar. Kafile belli oluyor.
İşte bunun gibi, mahşer gününün kalabalığı içinde, Allah-u Teàlâ
Hazretleri Hamd Sancağı'nı Peygamber Efendimiz'in eline verecek. O
bayrakla Peygamber Efendimiz'in yerini, yanını herkes bilecek;
peygamberler, sıddîklar, şehidler, sâlihler, mü'minler onun
etrafında toplanacaklar. Hamd Sancağı'nın Efendimiz'in elinde
olması çok büyük bir şeref!..
Çünkü bayrak, sancak şereftir, büyüklerin yanında olur ve çok
önemli bir işarettir, çok derin anlamı vardır. Ahirette de
Peygamber Efendimiz'in Livâül-Hamd'i, Hamd Sancağı olacak.
(Ve mâ min nebiyyin yevme izin) "Peygamberlerden hiçbir
peygamber yoktur ki, o kıyamet gününde, (âdemü femen sivâhü)
Adem ve ötekiler..." Halbuki Hazret-i Adem, insanların hepsinin
dedesi, Peygamber Efendimiz'in de dedesi. Yaşça büyük ama, hiçbir
peygamber yok ki, (İllâ tahte livâî) "O gün hepsi benim
Livâül-Hamd'imin, benim dalgalandırdığım şanlı Hamd Sancağı'nın
altında olacaklar." Adem AS da gelecek, Adem AS'dan sonraki bütün
yüzyirmidört bin peygamber --sayısını Allah bilir-- onlar hepsi
benim sancağımın altında toplanacaklar." Allah bizi de orda
toplananlardan eylesin... Bu arada hemen duamızı yapalım!
(Ve ene evvelü men tenşakku anhül-ard) "Yeryüzü yarılıp da,
içindekileri çıkardığı zaman, ilk çıkan ben olacağım." Bundan
maksad, insanlar kabre gömülüyor. Sonra kıyamet kopunca, sûra
üfürülünce, onlar kabirlerinden kalkacaklar. Toprak açılacak,
kabirden öyle kalkacaklar. Ama kabrinden ilk kalkan Peygamber
Efendimiz kalkacak. Çünkü server o, önder o, en önde gidecek o...
Onun için ilkönce toprak onun üstünden açılacak. Kabr-i şerifinden
Efendimiz kalkacak, öne geçecek. İlkönce o haşrolunacak, o
ba'solacak. (Ve lâ fahra) "Öğünmek bahis konusu değil."
(Ve ene evvelü şâfiin) "Ve ilk şefaat edecek olan ben
olacağım." "Yâ Rabbi, kullarını afv ü mağfiret eyle! Mü'minleri
bağışla, günahlarını mağfiret eyle..." diye Peygamber Efendimiz'in
şefaat ettiği muhtelif yerler olacak. Kıyamet gününde muhtelif
yerlerde, muhtelif zamanlarda şefaat edecek.
(Ve evvelü müşeffain) "Ve şefaati ilk kabul olan kimse de
ben olacağım. (Ve lâ fahra) Bir övünç bahis konusu değil."
diye buyuruyor.
Tabii, Efendimiz'in kendisi hakkında bilgi verdiği daha başka pek
çok hadis-i şerifler var. Biliyoruz ki, cennetin kapısına ilk
gelecek olan da Peygamber Efendimiz olacak. Cennetin yüksek
surları olacak. Peygamber Efendimiz oraya gelip kapıyı çaldığı
zaman, cennetin bekçisi olan Rıdvan isimli melek soracak: (Men
ente?)
"--Kimsin sen?..
Peygamber Efendimiz de kendisini tanıtacak: (Ene muhammedün)
"--Ben Muhammedim! Allah'ın habîbi, ahir zaman peygamberi
Muhammedim." diyecek.
O zaman cennetin bekçisi meleğin cevabı şu olacak: (Bike ümirtü
en lâ efteha kableke yâ rasûlallah!)
"--Yâ Rasûlallah! Senden evvel bu kapıyı başka birisine açmamakla
emrolunmuştum. Buyur, gir yâ Rasûlallah!" diyecek.
Yâni Cenâb-ı Hak, "Sakın ha ey Rıdvân, Rasûlüllah'tan evvel
kimseye açma! İlkönce o girecek burdan..." diye meleğine
bildirdiği için, melek de onu beyan ediyor.
Böylece cennete ilkönce Peygamber Efendimiz girecek. Her şeyin en
üstünü, en önde geleni, ilki oluyor Peygamber Efendimiz SAS
Hazretleri.
Bizim ne yapmamız lâzım?.. Bizim Rasûlüllah SAS Efendimiz'i iyi
tanımamız lâzım, iyi anlamamız lâzım!.. Onun büyüklüğünü, neden
Allah'ın habîbi olduğunu, niye peygamberlerin serveri olduğunu iyi
anlamamız lâzım! Ve onun sevgisini gönlümüze yerleştirmemiz
lâzım!..
Çünkü zâten tanıyınca, sevmemek mümkün değil. Onu gören aşık-ı
sâdıkı olurdu. "Ondan önce ve onda sonra, hiç onun kadar güzelini
görmedim!" derdi. Onu tanıyan da, aynı şeyi diyecektir muhakkak...
Rasûlüllah'ı tanıdıktan sonra, sevdikten sonra, müslümanın
yapacağı iş, Peygamber SAS Efendimiz'in sünnetine ittibâ etmektir.
Sünnete ittibâ etmek ne demek?.. Hadis kitaplarını açmak, hadis-i
şerif müslümanı olmaktır. En yüksek müslüman nasıl müslümandır?..
Hadis-i şerif müslümanıdır.
"Başka ne tip müslümanlıklar var hocam?" diyecek olursanız; ahir
zaman müslümanlığı var. Müslümana benzemez. Kendisine müslümanım
der ama, "Ne biçim müslüman?" diye şaşarsınız. Çünkü İslâmî
vazifeleri yapmaz. Günahların her çeşidini işler. Yine de o da bir
derece, hiç olmazsa "Elhamdü lillah, ben müslümanım!" der. Ama
yanlış tarafı nedir?.. İyi olanı anlayamamaktır, iyi olanı da
tenkid etmektir. "Biz de müslümanız!" deyip, daha iyi olan
müslümanı tenkid eder, "Ne lüzum var?" filan der, cahilliğinden.
Ne lüzum olduğunu Allah biliyor, Rasûlüllah biliyor. Madem
emretmiş, vardır bir sebebi...
--İçki içme!
--Pekâlâ...
--Örtün!
--Pekâlâ...
--İbadet eyle!
--Pekâlâ...
--Yalan söyleme!
--Pekâlâ...
Bunların hepsini yapar müslüman. Hadis-i şerif müslümanı odur.
Zamane müslümanı da kendi kafasından uydurur, kaytarır, kıvırtır;
yine de müslümanlığı kimseye bırakmak istemez. Allah ıslah
etsin...
Başka ne çeşit müslümanlıklar var?.. Bid'atlara saplanmış
insanların müslümanlığı var. Bazı insanlar kendilerini dindarlık
yapıyorum sanarak, sünnete aykırı yaşayışlara sürüklerler. Eski
konuşmalarımda anlattığım gibi: "Salamura zeytin yemeyelim!..
Beyaz peynir yemeyelim!.."
Hatta birisi demiş ki, gülüyorum: "Bal yemeyelim!.." Balı Kur'an-ı
Kerim'de Allah medhediyor; (Fîhi şifaun lin-nâs) "Onun
içinde şifâ var!" buyuruyor. Peygamber Efendimiz tavsiye
buyuruyor. Güzel bir gıda, kuvvetli bir gıda... İçinde her türlü
kıymetli, besleyici ve insan vücudunu zindeleştirici maddeler var.
Bal yemeyecekmişiz. Mantığa bakın: Arı her çiçekten gidiyormuş,
bal alıyormuş. Bazan o çiçekler filancanın tarlasında, bazan
falancanın tarlasında... Tarlalar da, çiçekler de, bitkiler de
hepsi Allah'ındır. Arı da Allah'ın kuludur. Biz de Allah'ın
kullarıyız. Allah-u Teàlâ Hazretleri arının çalışıp, çabalayıp
topladığını yemeyi bize helâl kılmıştır. Yani aşırılıklar çok
yanlış!
Kimisi et yemiyor. Neden yemiyorsun? Peygamber Efendimiz yemiş.
Yâsin Sûresi'nde, "Bunları insanlar için biz yarattık!" diye,
Allah-u Teàlâ Hazretleri beyan ediyor. Yenilecek olanların
yenilmesini helâl ediyor. Binilecek olanlarının, üzerine
binilmesini helâl ediyor. Yani sen Allah'ın helâl ettiğini,
müsaade verdiğini ne diye tenkid ediyorsun?
Aşırılıklardan, kendi aklına göre şeytana uyup, şeytan tarafından
kışkırtılıp, böyle abuk sabuk şeylerle çeşitli işler yapanlar
oluyor. Bunlara da, "bid'atçı müslüman" diyoruz. Yâni İslâm'ın
özünde, aslında olmayan; Peygamber Efendimiz'in yaşantısında,
hadis-i şerifinde olmayan tip fikirler ve davranışlar... Bid'at,
yâni sünnete aykırı, sonradan uydurma şeyler.
İnsanlar çok çeşitli şeyler uydururlar. Kendilerini serbest
bırakırsan, yüz verirsen, o kadar şaşırırlar ki, sonunda başlarlar
putlara, taşlara, hayvanlara, ineklere, hatta yılanlara, hatta
tenâsül cihazlarına taparlar. Hindistan'da öyle bir mezheb de
var... Şeytan onlara bir mantık aşılar. O mantığı da uygun sanır
ve ondan dolayı öyle yapar gider. Kimisi şeytana da tapıyor.
Neden?... Tapalım da bize zarar vermesin filân gibi bir
düşünceyle. Halbuki Allah, "Şeytan insanların düşmanıdır." diye
bildiriyor. Kimisi de öyle yapıyor.
Allah-u Teàlâ bizi, sünnet ve hadis-i şerif müslümanlığından,
Peygamber Efendimiz'in yolundan ayırmasın... Allah hepinizden razı
olsun...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
09. 06. 2000 - AVUSTRALYA - AKRA CUMA SOHBETİ
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
Hazırlayanlar: Dr. Metin Erkaya & M. Esad Erkaya
|