|
AKRA FM TEFSİR SOHBETİ
6 Ekim 1998
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve
berekâtühû!
Aziz ve muhterem Akra dinleyicileri ve
Ak-Televizyon izleyicileri! Kur'an-ı Kerim meali sohbetlerimizin
ikincisine başlıyoruz. Allah-u Teàlâ Hazretleri Fâtiha'dan
başlayıp Kur'an-ı Kerim'in sonundaki Muavvizeteyn'e kadar izahları
sıhhatle afiyetle yapmayı, tamamlamayı nasîb eylesin...
Bu ikinci konuşmamda, Kur'an-ı Kerim
üzerine açıklamalara başlamadan önce, bazı ön bilgileri sizlere
sunmayı düşünüyorum.
Kur'an-ı Kerim, yeri göğü yaratan, insi
cinni var eden, alemlerin rabbi Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin
kelâm-ı kadîmidir. Bu bakımdan son derece önemlidir, konu son
derecede ciddîdir.
Allah-u Teàlâ Hazretleri lütfuyla,
keremiyle, rahmetiyle, insanoğlunu yarattığı zamandan beri
rehbersiz, irşadsız bırakmamıştır. İlk insan Adem AS, aynı zamanda
ilk peygamberdir.
Asırlar boyunca insanoğulları var
oldukça, yaşadıkça, onlar doğru yolu görsünler, bulsunlar, iyi
kulluk yapsınlar; birbirleriyle insânî münâsebetleri güzel olsun,
hem dünyaları hem ahiretleri ma'mur olsun diye, Allah-u Teàlâ
Hazretleri nice mübarek kullarını, seçkin kullarını, yüksek
kullarını, pür-nûr kullarını peygamber göndermiştir.
Bu peygamberlerin evveli Hazret-i Adem
Atamız AS'dır. İbrâhim AS o peygamberlerin tanıdıklarımızdan,
Kur'an-ı Kerim'de hakkında bilgiler verilen mübareklerinden
birisidir. Nuh AS, sevdiğimiz peygamberlerimizden bir tanesidir.
Mûsâ AS, Hârun AS sevdiğimiz peygambelerdendir. İsâ AS sevdiğimiz
peygamberlerdendir.
Bu peygamberlerin sonuncusu ahir zaman
peygamberi, efendimiz, serverimiz, önderimiz Muhammed-i Mustafâ
SAS'dir.
İslâm o kadar güzel ki, bütün insanlığı
kucaklıyor. Bütün insanların büyük çoğunluğunun inandığı mübarek
kimselerin mübarek olduğunu, kutsal olduğunu, iyi olduğunu
bildiriyor ve biz onları seviyoruz. Ne kadar güzel...
Mûsâ AS'ı seviyoruz, İsâ AS'ı seviyoruz.
Mûsâ AS'a indirilen vahiylere, İsâ AS'a indirilen vahiylere iman
etmişiz. Ne kadar güzel!..
Ama başka dinlerin mensupları hem
birbirleriyle çekişme içindeler, hem de bizim peygamberimize
inanmadıkları için çok büyük bir hatâ işlemiş oluyorlar. Çünkü
Adem AS'ı yaratan ve asırlar boyu nice peygamberler gönderen
Allah-u Teàlâ Hazretleri, en son peygamber olarak, ahir zaman
peygamberi olarak Peygamber-i Zîşânımızı göndermiş ve bundan
önceki peygamberlere inen melekler ona da inerek, vahiy yoluyla
Allah'ın emirlerini, yasaklarını getirmiştir.
İşte bu çeşitli vahiy şekilleriyle
Cebrâil AS vasıtasıyla peygamberimiz, ahir zaman nebîsi Muhammed-i
Mustafâ SAS Efendimiz'e de Kur'an-ı Kerim'i cedde cedde, Arapça
tâbiriyle nücûmen, yâni zümre zümre, küme küme 23 yılda, Allah-u
Teàlâ Hazretleri indirmiştir. Bugün bizim kullandığımız milâdî
tarihe vuracak olursak, 610 tarihinden Efendimiz'in vefat ettiği
632 tarihine kadar, Kur'an-ı Kerim'in inmesi devam etmiştir.
Böylece vahyin şiddetine dayanılması,
Efendimiz'in gönlünün kuvvetlenmesi, hükümlerinin, konularının iyi
anlaşılması, ayetlerinin ezberlenmesi ve hayata geçirilip
uygulanması da kolay olmuştur. 23 yılda indirilmesi büyük bir
hikmettir.
Tabii hemen hatırlatalım, 610'la 632
arası 22 eder ama, milâdî sene ile hicrî sene arasında fark
olduğundan, birisi 365 gün diğeri 354 gün oduğundan, 11 günlük
fark böyle senelerce birikince, ikisi arasında yıl farkı meydana
getiriyor. Hicrî 23 yılda indirilmiş, yâni 40 yaşında peygamberlik
gelmiş, 63 yaşında irtihâl-ı dâr-ı bekà eyleyinceye kadar vahiy
devam etmiştir Peygamber Efendimiz'e...
Biliyorsunuz vahiy denilen olay,
başkalarının da görebildiği, hissedebildiği, insanın duyularını
zorlayan şiddetli bir olaydır. Bir kere vahiy geldiği zaman
Peygamber SAS Efendimiz'e, arı vızılıtısına benzeyen bir ses
duyulurdu. Bunları bilmek önemli, zamanımızın insanları bunları
daha iyi anlarlar.
Peygamber Efendimiz'e değişik bir hal
gelirdi. Terlerdi, mübarek terleri anlında boncuk boncuk
görünürdü. Meselâ devenin üzerinde iken vahiy gelse, deve bu vahye
dayanamaz ve çökmek zorunda kalırdı. O dayanıklı, kuvvetli çöl
hayvanı deve yere çökerdi.
Bir başka olay benim dikkatimi
çekmiştir. Peygamber Efendimiz ashabı ile topluca sıkışık bir
vaziyette otururken vahiy geldi. O zaman Peygamber Efendimiz'in
dizinin değdiği bir kişi çok ızdırab çekti ve sanki dizi ezilecek,
dağılacak, parçalanacak gibi oldu.
Yâni bu vahiy denilen, Allah-u Teàlâ
Hazretleri'nin Cebrâil AS'la Peygamber Efendimiz'e gönderdiği
ahkâmın gelişi, böyle çevreyi de etkileyebilen bir şekilde olurdu,
görülebilen bir şekilde olurdu.
a. Ayetler
Biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim sûrelerden,
sûreler de ayetlerden meydana gelmiştir. Müstakil bir varlığı olan
Kur'an-ı Kerim parçalarına ayet denilir. Bu ismi hep
duymuşsunuzdur. Kur'an-ı Kerim ayetlerine, bu küçük harf veya
kelime gruplarına ayet denilmesi, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin
bizzat kendisi tarafındandır. Âl-i İmran Sûresi'nin baş tarafında
Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:
(Hüvellezî enzele aleykel-kitâb)
"O Allah'tır ey Rasûlüm, senin üzerine bu Kur'an-ı Kerim'i
indiren... (Minhü âyâtün muhkemâtün) Bu indirilen ayetlerin
bir kısmı muhkem ayetlerdir." Muhkem, tahkim edilmiş, kuvvetli,
mânâsı hemen, âşikâr anlaşılaben, kendisinden hüküm çıkarılabilen
ayetlerdir. (Ve uharu müteşâbihât) "Bir kısmı da insanların
anlayamayacağı esrarlı, rümuzlu ayetlerdir." diye bildiriliyor.
Buradan anlıyoruz ki, indirilen Kur'an-ı
Kerim'in bu küçük parçalarına ayet ismini veren bizzat Allah-u
Teàlâ Hazretleri'dir. Çünkü burada âyâtün muhkemâtün derken,
açıkça ayet kelimesi geçiyor.
Bu Kur'an-ı Kerim ayetleri çoklukla
ibretli, hikmetli anlamlı bir cümledir. Bizim cümle sözünden
anladığımız gibi, dilbilgisi kurallarına göre bir cümledir. Fakat
bazan anlamı iyi anlaşılamayan rümuzlu, müteşâbih birkaç harf de
ayet olabilir. Meselâ böyle ayetlerden, sizin de hemen
hatırlayacağınız bazılarını söyleyeyim:
( ) Elîf, lâm, mîm. Kur'an-ı
Kerim'in ilk süslü baş sayfasında, Fâtiha ile Bakara sûrelerinin
olduğu sayfada, hemen Bakara Sûresi'nin ilk ayeti nedir?.. Elîf,
lâm, mîm; üç tane harf...
Sonra meselâ: ( ) Hà, mîm...
Meselâ: ( ) Tâ, hâ... Meselâ: ( ) Yâ, sîn... Meselâ:
( ) Kâf, hâ, yâ, ayn, sàd... (Meryem: 1) Meselâ:
( ) ayn, sîn, kàf... (Şûrâ: 2) Meselâ ( ) Tà,
sîn, mîm... (Şuarâ: 1)
Bunlar birer harf grubudur; iki harf
veya daha fazla harftir. Nedir mâhiyeti?.. Esrarlı, bazı duyumlar,
bazı rivayetler var. Ama sonuç itibariyle harftir ve ayettir.
Demek ki ayet, en küçük böyle rümuzlu
harfler olabilir. Bunlara hurûf-u mukattaa deniliyor. Tek tek
böyle söylenen harfler, bir cümle, bir kelime değil yâni. Bunlar
da ayet olabiliyor. Esrârını, rumûzunu Peygamber-i Zîşânımız SAS
Efendimiz biliyor. Ama herkes bilmiyor.
Ashabdan bazı kimseler müteşâbih
ayetleri, bazı izahlarda bulunarak açıklamışlarsa da, çoğu da
esrarını muhafaza etmektedir.
Bazen ayet-i kerime bir tek kelime olur.
Meselâ:
(Er-rahmân); bu bir ayettir. (Allemel-kur'ân)
"Kur'an-ı Kerim'i öğretti." ikinci ayetidir Rahmân Sûresi'nin.
Meselâ:
(Elkàriah) bir kelime...
Meselâ:
(Ved-duhà) birinci ayettir, (Vel-leyli
izâ secâ) ikinci ayettir.
Meselâ:
(Elhàkkah) bir kelime...
Meselâ:
(Sümme nazara) "Sonra baktı."
Burda iki kelime var.
Meselâ:
(Müdhàmmetân) Uzatmalı, medli tek
bir kelime Rahmân Sûresi'nde.
Meselâ Fâtiha'da:
(Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn)
bir ayet, (Errahmânir-rahîm) bir ayet.
Demek ki, ayet ille cümle olacak diye
bir kural yok. Bazen ayet bir tek kelime olabilir, hattâ rümuzlu
birkaç harf olabilir. Bazen de bir çok kelimeden veya cümleden
oluşan uzun bir cümleler topluluğu olabilir. Meselâ Ayetel-Kürsî
bir ayettir. Okuduğumuz zaman biliyorsunuz, bayağı uzunca...
Sonra Kur'an-ı Kerim'in en büyük ayeti,
bir büyük sayfa tutan, tek bir sayfa tutan Ayet-i Müdâyene'dir.
Bakara Sûresi'nin sonunda, Amenerrasûlü'den bir sayfa önceki
ayet-i kerimedir. Borçlanmanın ahkâmını, borçluların,
alacaklıların bunu nasıl tesbit edeceğini bildiren uzun bir
ayettir. Şahitler tutulacak, şahitler iki tane olacak. Eğer
şahitlerden bir tanesi erkek olursa, o zaman iki tane kadın şahit
daha olacak. Şahitler tehdit edilmeyecek, baskı altında olmayacak.
Uzun uzun izahat, bir tek ayette yapılıyor.
b. Ayetlerin Sayısı
Ayetlerin birbirinden ayırım işaretleri
vardır, fasılaları vardır. Fasıla fasleden, yâni ayıran demek.
Kur'an-ı Kerim basmalarında ve yazmalarında, bazen buralara ayetin
numarası yazılır. Kaçıncı ayet olduğunu bilmek bakımından, o da
iyi bir şey.
Ayetlerin sayısı, tabii böyle önemli,
büyük konularda, çeşitli bu kadar hacimli bir kitabın ayetlerinin
sayımında alimlerin görüşlerinde bazı küçük değişiklikler
olabilir. Bizim kendi din tarihimizde, Orta Asya'dan Ortadoğu'ya,
Hindistan kıtasına, Osmanlı bölgesine, bugünkü Türkiyemize kadar
ehl-i sünnet ulemasının kullandığı Kur'an-ı Kerim baskıları ve
yazmalarında ayetlerin sayısı, bugün okuduğumuz Kur'an-ı
Kerim'deki numaralamaya göre 6236 ayettir.
Bazı arkadaşlara soruyorum, "Kur'an-ı
Kerim kaç ayet?" diye; "6666" diye, dört tane altıyı sıralıyorlar.
Bu doğru değildir, gerçekleri yansıtmıyor. Kur'an-ı Kerim'in ayet
sayısı 6236'dır.
Biliyorsunuz inen ayetler, tarifleri
kolay olsun diye çeşitli yönlerden sınıflandırılmışlardır.
Peygamber SAS Efendimiz zamanından beri yapılan bir bölümleye
göre, ayetler Mekkî ve Medenî olarak ikiye ayrılır. Hangileri
Mekkî sayılır, hangileri Medenî sayılır diye farklı izahlar var.
Ama kuvvetli görüş, yaygın görüş hicretten önce inen ayetlere
Mekkî ayetler denir. Peygamber Efendimiz henüz daha Medine-i
Münevvere'ye hicret etmemiş, Mekke'de. Mekkî zaten Mekkeli
demek... Hicretten sonra inen ayetlere ise Medenî denir, yâni
Medine-i Münevvereli demek ama, ille bu ayetlerin Medine-i
Münevvere'de inmesi şartı yoktur. Hicretten sonra inmiş olan
ayetlere, Medine'de inmese bile Medenî, yâni Medine-i Münevvere
bulunma devresinde inen ayetler denilmiştir.
Mekkî ayetlerin özellikleri, daha ziyade
imana yönelik, kısa cümleli, heyecan dolu ayetlerdir. Medine-i
Münevvere devresine ait ayetler ise, uzun ve hüküm bildiren;
beşerî, siyâsî, ictimâî, ticârî ahkâmı bildiren, emir ve hüküm
ayetleri oluyor diye biliyoruz.
Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinde önemli
olan bir başka mesele de, Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri Kur'an-ı
Kerim'de Peygamber Efendimiz'e nüzul, iniş sırasına göre
sıralanmamıştır. Sıra ilâhî emre ve işarete göredir ve tevkıfîdir;
yâni keyfî veya tarihî değil, tevkıfî sırası vardır. Bir ayet-i
kerime kümesi, birkaç ayet-i kerimeden ibaret bir vahiy geldiği
zaman, Peygamber Efendimiz bu gelen vahiylerin, ayetlerin nereye
konulmasını gerektiğini, hangi ayetin arkasına, hangi sûrenin
içine konulması gerektiğini bildirmiştir; öyle oraya konulmuştur.
Biliyorsunuz, ayetlerden oluşan daha
büyük Kur'an-ı Kerim bölümlerine sûre denilir. Eskiden şehirlerin
etrafına müdafaa için duvarlar yapılırdı, bunlara sur denirdi.
Sûre kelimesi de bununla ilgilidir. Sur demektir veya yüksek
mevkî, şerefli menzile anlamına alınmıştır. Yâni bu sûreler
şerefli olduğundan Kur'an-ı Kerim diyoruz, ayet-i kerime diyoruz.
Kerim; soylu, asil demek... Sûre de bir müstakil Kur'an bölümü
olmak şerefinden dolayı bu ismi almıştır.
Bir de Arap dilini bilenler, tarihini
inceleyenler aşinâdır meseleye... Bir çok kavram hayattan
alınmıştır, somut şeylerden alınmıştır. Sonra soyut kavramlara
isim olmuştur. Meselâ netîce diyoruz, sonuç mânâsına. Netîce
aslında, Arapların deve yavrusuna verdikleri isimdir. Devenin
doğurduğu yavruya, doğmuş mânâsına netîce denir. Ordan sonuç
anlamına kullanılmış. Sonuç kavramı için neticeyi biz de
kullanıyoruz. "Bu işin neticesi..." diyoruz. Deve yavrusu demek
değil tabii; sonucu demek.
Ayet, gözle görülen büyük alâmet demek.
Büyük binalara, konak filân gibi çarpıcı binalara da ayet denir.
İnsanın aklını etkileyen büyük olaylara da ayet denir. İşte bu
büyük binâlara ayet denildiğinden, Kur'an-ı Kerim'in o parçalarına
ayet ismi verildiğini düşünürsek; sur da şehri temsil ediyorsa;
demek ki sûreler şehirler gibi, ayetler de o şehirdeki şerefli
konaklar gibi... Bu mânâlardan düşünülerek Kur'an-ı Kerim'in küçük
kısımlarına ayet denmiş, büyük kısımlarına, kümelerine sûre denmiş
oluyor. Böyle bir benzetmeden çıkmış olabilir.
En küçük sûre üç ayetten müteşekkildir.
Kevser Sûresi, Asr Sûresi üç ayettir. İhlâs Sûresi dört ayettir.
En büyük sûre de, hemen Fâtiha'dan sonra (Elif, lâm, mîm.)
diye başlayan Bakara Sûresi'dir. O da 286 ayettir, elli sayfa
kadar devam eder. Yâni sûrelerin de muhteviyatları, hacimleri
farklıdır, kimisi büyüktür, kimisi küçüktür. Bunlar da yine emre
göre, ilâhî işarete göredir.
Bu sûrelerin içine, Peygamber Efendimiz
gelen ayetleri, "Şu sûrenin falan yerine yerleştireceksiniz! Şu,
şuraya konulacak!" diye açık ve kesinlikle bildirmiştir.
Meselâ ilk inen ayetler, İkra Sûresinin
ilk ayetleri, Peygamber Efendimiz Hıra Dağı'nda iken indi. Vahiyle
ilk defa karşılaştı Peygamber Efendimiz, Cebrâil AS'ı o devrede
gördü. İlk inen ayetler İkra Sûresi'nin tamamı değildir, başındaki
beş ayettir. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(İkra' bismi rabbikellezî halâk.
Halekal-insâne min alâk. İkra' ve rabbükel-ekrem. Ellezî alleme
bil-kalem. Allemel-insâne mâ lem ya'lem.)
Bunlar inmiştir, ama sûre bunlardan
ibaret değildir. Aşağı doğru devam eder, aşağıda secde ayeti
vardır. Onlar sonradan indiği halde, Peygamber Efendimiz şunun
arkasına şöyle yerleştireceksiniz dediği için, oraya
yerleştirilmiş ve böylece birkaç zamanda inen ayetler bir sûre
teşkil etmiştir.
Bunların önemi çok büyüktür. O bakımdan
Kur'an'ın açıklaması yapılırken, ayet kümeleri, mânâ bakımından
bir birlik teşkil eden ayetler izah edilir. Ama sûrenin devamında
bir başka konuya geçebilir, sûrenin devamında konu değişebilir.
Yâni ille bir sûrenin bir konuya ait olması diye bir durum mevcut
değildir.
c. Sûrelerin İsimlendirilmesi
Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiram
sûreleri birbirlerinden ayırmak için, birbirlerine anlatmak için
sûrelere isimler vermişlerdir. bazen bu isim bir tanedir, bazen
müteaddit, pek çok isimleri olabilir bir sûrenin. Meselâ el-Bakara
Sûresi diyoruz, meselâ er-Rahmân Sûresi diyoruz. Bu isimler, ya
sûrenin içindeki önemli konulardan dolayıdır. Meselâ, Bakara
Sûresi'nde Benî İsrâil'in Allah-u Teàlâ tarafından kesilmesi
emredilen bir kurbanı, ineği kesmekteki tereddütleri
anlatıldığından Bakara Sûresi denilmiştir.
Bir inek kurban kesilecekti. Çünkü
çevresindeki kavimler ineğe tapıyorlardı. Kesilmesi lâzım ki, onun
Allah'ın bir yaratığı olduğu ve insanların hizmetinde olduğu,
tapınmaya lâyık olmadığı anlaşılsın diye. Ama o zaman Benî İsrâil
onu kesmekte zorlanmış. Çünkü kalıntılar var eski inançlarından...
Allah-u Teàlâ Hazretleri kesilmesini
buyurmuş, Mûsâ AS kesilmesini emretmiş. Onun için, 286 ayetlik o
sûreye Bakara Sûresi denilmiş. Yâni bu ineğin kurban edilmesi
olayının anlatıldığı sûre demek oluyor. Halbuki bu elli sayfalık,
ikibuçuk cüzlük Kur'an-ı Kerim sûresinde, çok değişik konular da
var...
Kur'an-ı Kerim'de bu surelerin isimleri
demek ki konusuyla ilgili olabilir. Başladığı ilk kelime ile
ilgili olabilir. Meselâ Tebâreke Sûresi diyoruz, (Tebârakellezî
biyedihil-mülk) diye başladığı için. Aynı sûrenin Mülk Sûresi
diye de adlandırılması vardır.
Meselâ imanı bütün sâfiyetiyle anlattığı
için, katıksız, hâlis muhlis imanı anlattığı için Kul huvallàhu
ehad Sûresi'ne İhlâs Sûresi denmiştir. Kevser anlatıldığı için,
(İnnâ a'taynâ kel-kevser) diye başlayan sûreye Kevser Sûresi
denmiştir.
Ondan sonra, meselâ Kul hu vallah, Kul
euzü birabbil-felak, Kul euzü birabbin-nâs; bu üç sûreye Muavvizât
denmiştir. Sondaki iki sûreye Muavvizeteyn denmiştir. Böyle
çeşitli isimleri vardır.
Bunlar Kur'an-ı Kerim deki sûre başında
ayrı bir çerçeve içine, başlık çerçevesi içine yazılır. Ve bu
çerçeve içindeki bu isimler Kur'an-ı Kerim'den değildir. Yâni
Kur'an-ı Kerim'in o bölümünün bilinmesi içindir. Burada sûresinin
adı, âyet sayısı, Mekkî veya Medenî oluşu yazılmıştır ama bilgi
olsun diye yazılmıştır. Yâni vahiy olduğu için değil. Meselâ:
[Taranıp resim konulabilir]
(Sûretül-Bakarah) "Bakara
Sûresi... (medeniyyetün) Medine devresine ait ayetlerden
müteşekkil bir sûre. (Ve hiye sittîn ve semânine ve mietâni
ayeh) O ikiyüzseksenaltı ayettir." diye başında bunlar yazar.
Tabii her başlığın ille bunları yazsın
diye bir mecburiyeti yok. Sadece sûre ismini yazıp, öylece geçen
baskılar da vardır. Bu bizim kullanmakta olduğumuz Kur'an-ı
Kerim'lerdeki durumu söylüyorum. O başlıklar Kur'an-ı Kerim'den
değildir.
d. Kur'an-ı Kerim'in Yazılması
Kur'an-ı Kerim ayetleri hazerde veya
seferde, yâni şehirde otururken veya seyahat halindeyken veya
savaş halindeyken, nerde inmişse derhal o zamanda yazılmıştır.
Peygamber Efendimiz'e vahiy gelince, vahiy kâtipleri onu hemen
Efendimiz'in emri üzere yazıya geçirmişler ve hemen
ezberlemişlerdir. Arapların o zekâsı, hafıza kuvvetiyle bir anda
aşk ile, şevk ile, inen ayetler ezberlenmiştir. Böylece Kur'an-ı
Kerim hafızları çoktu Peygamber Efendimiz'in zamanında.
Hazret-i Ali Efendimiz meselâ vahiy
kâtiplerinden birisiydi. Yâni vahiy geldiği zaman yazanlardan,
yazıyı bilen bir büyüğümüz. Meselâ İstanbul'da kabri bulunan Ebû
Eyyub El-Ensârî vahiy kâtiplerinden biriydi ve hafızdı aynı
zamanda.
Sonra bu hafızlar --o zaman kurrâ
deniliyor-- kıraat ilminde maharet kazanmış hafızlar savaşlarda
şehid olmaya başlayınca, bir tehlike belirdi. "Bunları bilenler
azalırsa o zaman tehlike olur." diye Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz RA
zamanında ilmî bir heyet kuruldu ve Kur'an-ı Kerim bir cild
haline, bir mushaf hâline getirildi heyet tarafından. Halka da
okununca, herkes tarafından tasvib gördü.
Sonra Hazret-i Osman RA zamanında bu ana
nüshadan, yâni bir cilt haline getirilmiş Kur'an-ı Kerim'den yeni
nüshalar yazılarak, genişleyen İslâm diyarlarına, çeşitli vilayet
merkezlerine bu Kur'an-ı Kerimler gönderildi.
Bunlar hâlen elimizde bazıları
mevcuttur, müzelerde muhafaza edilmektedir. Meselâ Hazret-i Osman
Kur'an-ı Kerim okuyordu, o sırada şehid edilmişti. Şehid edilirken
kanlarının sıçramış olduğu Kur'an-ı Kerim nüshası bile, o kan
izleriyle şu anda müzede elimizdedir. Bizim Topkapı Emânât-ı
Mukaddese dairemizde... Ne mutlu, ne güzel! Hazret-i Ali Efendimiz
tarafından yazılı bir Kur'an-ı kerim nüshası vardır; çok büyük bir
mutluluk vesilesi...
Çünkü Kur'an-ı Kerim hiç bozulmadan
yazılmış ve tâ Peygamber Efendimiz'in zamanından bu zamana kadar
korunmuştur. Çünkü Allah-u Teàlâ Hazretleri, kendisi vaad
etmiştir, bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(İnnâ nahnü nezzelnez-zikra ve innâ
lehû lehàfizn.) "Kur'an-ı Kerim'i biz indirmekteyiz, biz
indiriyoruz, biz indirdik ve onu biz koruyacağız."
Yâni kıyamete kadar Kur'an-ı Kerim
korunacak, ahkâmı bilinecek. Tâ ahir zaman geldiği zaman, yâni
dünyanın bozulması, kıyametin kopma zamanı geldiği zaman, hadis- i
şeriflerde bildiriliyor ki, "Kur'an-ı Kerim ayetleri böyle
vızıldayarak uçacak." deniliyor. Bu bir hakikat de olabilir. Yâni
Allah-u Teàlâ Hazretleri kàdirdir. Kur'an-ı Kerim'in ayetleri
bozulmuş olan insanlığın arasından çekilip alınacak. Ya da Kur'an-ı
Kerim'in ahkâmına hiç kimse kulak asmamağa, Allah'ın emirlerini
dinlememeğe başlayacak diye bir işaret de olabilr.
Yâni Kıyamete kadar Kur'an-ı Kerim'in
korunacağı Allah tarafından bildirilmiş, korunacak.
Bu Kur'an-ı Kerimler ilkönce ellerindeki
mevcut malzemeye yazılmıştır. Ashâb-ı kiramın elinde bez varsa
beze, deri varsa deriye; meselâ geniş bir hayvan kürek kemiği
varsa, kürek kemiğinin --düz olduğu için-- üstüne; çeşitli böyle
kağıt diyebileceğimiz üzerine yazılabilen malzeme varsa, onlara
yazılmıştır.
Eski Kur'an-ı Kerim nüshalarında yazılar
kûfî dediğimiz köşeli yazılardır. Bir de Hicaz kûfîsi veyahut,
ma'kılî yazı ile yazılmıştır o zamanın en eski metinleri. Tabii o
metinlere baktığımız zaman şimdiki Kur'an-ı Kerimlerde gördüğümüz
harf noktaları ve harekelerin olmadığını görürüz. Onları okumak
mütehassısların işidir. Herkes okuyamaz.
Şimdiki metinlerde te üstte iki
noktalıdır, se üç noktalıdır, cim ortasında bir noktadır. Daha
sonra bunları icad etmişler ve kullanmışlardır.
Tarihteki eski mushaflara baktığımız
zaman, onların sayfa büyüklükleri ve bir sayfadaki satır sayısı
çok değişiktir ve farklı farklıdır. Sonradan bunların tarih
boyunca düzene sokulduğunu gözüyoruz. Yazı düzene girmiştir.
Eskiden de güzel yazılar vardır, sonradan da ama, yazılış düzene
girmiştir. Ve tecrübeye dayanarak tertip mükemmelleştirilmiştir.
Okunma ve ezberlenme kolay olsun diye de
Kur'an-ı Kerim çeşitli bölümlere bölünmüştür. Kur'an-ı Kerim'in
kendisi bir çerçeve içine alınmış, bunlar çerçevenin dışında
gösterilmiştir.
Meselâ Kur'an-ı Kerim otuz cüze
ayrılmıştır. Otuz cüz. Meselâ Amme cüzü diyoruz, Amme Sûresi'yle
başlayan bu otuzuncu cüzdür. Fâtiha'yla başlayan ilk, birinci
cüzdür.
Bu otuza ayırmak neden olabilir? Yâni
her gün bir bölümü okunsun da bir ayda tamamlansın, otuz günde
Kur'an-ı Kerim okunması tamamlansın diye otuza bölmüşler. İlerde
hadis-i şerifleri okuyacağım, sohbetimin sonunda. Bazen yedi
bölümlü Kur'an-ı Kerimler vardır. Şimdiki Kur'an-ı Kerimlerin bir
yerinde yedi tane bölüm işaret edilmiştir. Bu yedi bölüme menzil
denilir. Bu da bir haftada okunmak maksadıyla bir bölümlenmedir.
Bizde bu otuz cüzden her cüz 4 rubûa
ayrılmıştır. Rubu', biliyorsunuz, çeyrek demek, dörtte bir yâni.
Böylece Kur'an-ı Kerim'de yüz yirmi rübu' var bizim elimizdeki
baskılarda.
Ayrıca sayfalara bakarsak, yâni bir
okuma bütünlüğü, anlam bütünlüğü olan ayetler tamamlandığı zaman
bir () ayın işareti konmuştur. "Kur'an-ı Kerim'i eğer imam
namazda okuyorsa işte burada anlam tamam oluyor, burada rükû
edebilir." diye rüku' kelimesinin son harfi olan ayından gelmiş
olabilir. Veyahut da aşr dediğimiz sözün ayınından gelmiş
olabilir.
Araplara gelince, meselâ son Kur'an-ı
Kerim baskısı, hacılar hac ve umre yaptığı zaman dönüşte
veriyorlar. Onlar otuz cüz bölümlenmesini kullanıyorlar, ama her
cüzü iki hizbe ayırıyorlar. Yâni böylece Kur'an-ı Kerim'de atmış
tane hizb var, onların bölümlenmesine göre.
Her hizbi de dört parçaya ayırıyorlar. O
zaman her birinin şöyle: rubuu hizb, nisfu hizb, selâsetü erbaa
hizb. diye geçiyor. Yâni ilk çeyrek, yarım, üç çeyrek ve tamamı
olmak üzere. Böylece tabii atmış hizbi dörtle çarparsak iki yüz
kırk tane hizb var. O da bir bölümleme. Demek onu ezberlemekte
filân öyle bölümlemeyi uygun görmüşler. Onların Kur'an-ı Kerim
çalışması, okuma âdetleri öyle.
Ayetler içlerinde anlam bakımından
nerede durulursa iyi olur, nerede durulursa mânâ bozulur, nerede
durmak câizdir, nerede durmamak lâzımdır? diye duraklamaya
yerlerinin vasfını belirten işaretler de taşırlar. Bunlar meselâ;
( ) mim mutlaka durulması gereken yerdir, ( ) tı
durulabilen yerdir, ( ) cim câiz olan yerdir; ama ( )
lâ durulmaz. ( ) Kaf ve( ) kıf gibi şeyler vardır...
Çeşitli duraklama işaretleri kullanılmıştır. Bunlara hurûfu
secâvendiye deniliyor. Bunlar da Kur'an-ı Kerim'in güzel okunması,
anlam bütünlüğü içinde okunması bakımından faydalı işaretlerdir.
Okunuş hatalarını engellemek için ( )
med ve ( ) kasır işaretleri de kullanılmıştır bizim bu
zamanda kullandığımız Kur'an-ı Kerimlerde. Aynı harflerle yazılan
heceler bazen uzun, bazen kısa okunur. Bunu Arapça bilenler
kendileri çıkartırlar ama Arapça bilmeden Kur'an-ı Kerim okuyanlar
için böyle bir işaret gerekmiştir.
Meselâ ( ) ülâike'de elif, vav,
lâm, hemze kürsüsü, kef vardır. Eliften sonra vav olduğu halde
burda "ûlâike" okunmaz, "ülâike" okunur, elif kısa okunur. Böyle
bir âdet. Onun için bunun üstüne kısa okunacak diye bir kasır
işareti vardır. Ama ona benzeyen var meselâ, ( ? ) ulâti
haml, yâni hâmile olan hanımlar mânasına gelen. Orda ulâti haml
meselâ kısa. Bazı uzun olan yerde de med işareti kullanılmıştır.
Bunlara da med ve kasır işaretleri diyoruz.
Baskı hatalarını engellemek için, keyfî
baskılar, ticârî baskılar yapılıp da Kur'an-ı Kerim'in ciddiyetine
halel gelmesin diye, bozuk nüshalara yer vermemek için, tedkîk-i
mesâhif heyetleri kurulmuştur. Kur'an-ı Kerimleri tedkik eden
heyetler... Bunlar çok titizlikle çalışmışlardır. Yâni en küçük
bir işaret bozukluğunu, hareke bozukluğunu dahi hemen
düzelttirirler, bastırtmazlar ve onu piyasaya sürdürmezler. Mühür
vururlar. Bu da Kur'an-ı Kerim'e saygıdan kaynaklanan bir
titizliktir.
Bir de Kur'an-ı Kerim'in hattının, yâni
yazısının çok güzel yazılması meselesi vardır. Osmanlılar aşk ile
şevk ile bu işi yapmışlardır, gelişmişlerdir. Bizde meselâ en çok
tutulan Kur'an-ı Kerimler, Kayışzâde Hâfız Osman tarafından
yazılmış Hâfız Osman hattı diyoruz. Sonra Kadırgalı Hasan Rızâ
Efendi diyoruz. Bunların yazıları çok beğenilmiştir.
En makbul, hafızların kullandıkları
nüshalar, baskılar med ve kasırlı, âyet ber kenâr meşhur hattatlar
tarafından yazılmış nüshalardır. Âyet ber kenâr ne demek? Yâni
Kur'an-ı Kerim'in safya satırlarının düzenli tutulması, ayetin
yarıya dek kesilip öbür sayfaya taşmaması, sayfanın sonunda
bitirilmesi hususundaki titizliği gösterendir. Yâni ayetler öyle
sayfalardan taşmıyor. Sayfa sonunda bir istisnâsıyla bitiyor
demektir.
Bizim, ben yakın zamanda basılmış Kur'an-ı
Kerim nüshalarına da bakıyorum. Genç hattatlar içinde de, Allah
razı olsun, bana kendi yazdıklarını hediye edenler de vardır. Çok
güzel yazanlar, çok başarılı hattatlar vardır. Uluslararası ödül
kazanmış olanlar vardır, Allah razı olsun...
Hind alimleri, yâni Hind kıtası,
Pakistan, Doğu Afganistan, Hindistan... Oralarda yetişmiş çok
büyük alimler tarih boyunca dinî ilimlere çok emek sarfetmişler.
Oralarda çok değerli, tertipli, böyle yan mâlumâtı, takviye edici
mâlumâti çok güzel verilmiş mealler yazılmış, güzel baskılı Kur'an-ı
Kerimler görüyorum. Onlardan bazıları kütaphânemde var. Çok güzel
oluyor. Baskıları gayet güzel. Fakat onların yazıları bizim
alıştığımız, gözümüzün sevdiği yazı üslûbundan farklıdır.
Bizimkiler sanki bize daha zârif, daha ince, daha güzel yazılmış
gibi geliyor.
Suud'da basılan son nüshalar bizim
geleneksel bazı işaretlerimizi kullanmadıkları için, bizim
halkımız tarafından okunurken bazı zorluklar çıkartabiliyorlar.
Meselâ meddi gösteren çekme işareti dediğimiz işaretler onlarda
yoktur. Meselâ:
(Sümme leâtiyennehüm) (A'raf:
17) "Aaa" uzatılmasını, biz bir çekme işareti yaparak, "leâtiyennehüm"
okuturuz. Ama onlar bunu koymuyorlar, lâmelif'in üstüne bir hemze
yerleştiriyorlar. Hemzeden sonra elif uzatma yapacak diye, tabii
lâm da olduğu için, hemzeyi de oraya yerleştirmek kolay
olmadığından onu "leâtiyennehüm" okumakta zorluk çekiliyor. Bir
çekme işâreti kullanmıyorlar.
Ama onlar hatt-ı Osmânî dediğimiz, yâni
Hazret-i Osman zamanında, kelimeler hangi harflerle yazılmışsa
aynen o harflere riayet ederek Kur'an baskısına önem vermek
bakımdan daha titiz davranmışlardır. Bizimkilerde, hatt-ı
Osmânî'ye ilâve bazı harfler ekleyerek okumayı kolaylaştırmak
düşünülmüştür.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde çeşitli
Kur'an baskıları oluyor. Bazıları da kafayı karıştırmak için,
kendi fâsık, fâcir itikadlarına uygun olarak bazı kelimeleri
çıkartarak Kur'an baskısına kalkışıyorlar, çeşitli iddialarla,
yeni bir takım şeylerle... Tabii Kur'an konusunda dinleyicilerin,
müslümanların titiz olması lâzım! Mühürlü, güzel Kur'an-ı Kerim
nüshaları kullanmaya çalışmaları lâzım! Alimlerin tavsiye ettiği
Kur'an-ı Kerimleri okumaları lâzım.
e. Ayetlerin Sebeb-i Nüzûlü
Ayetler, bir takım olaylar, hadiseler
üzerine nâzil olmuştur. Yâni ayetin tarihini bilmek bakımından, ne
oldu da onun üzerine ayet indi? Bunları bilmekte büyük fayda
vardır. Bu işin sebeplerine esbâb-ı nüzûl denir. Yâni ayetin iniş
sebebi...
Alimler Kur'an-ı Kerim'in anlaşılmasında
fevkalâde faydalı olan bu bilgileri dikkatle toplamışlardır. İslâm
tarihi içinde, Kur'an tarihinin bir bölümüdür bu esbâb-ı nüzul. Bu
konuda büyük müstakil eserler yazmışlardır. Müfessirler de ayetin
hangi sebeple indiğini anlatmışlardır.
Tabii ayetin özel bir sebeple, bir
hadise üzerine inmiş olması hükmünün genelliğini engellemez. Yâni
hüküm umûmîdir, çünkü emir umûmîdir. Ama "şu olay üzerine
inmiştir" deyince, daha iyi anlaşılır Kur'an-ı Kerim ve bazen de
yanlış anlama engellenir.
Nitekim Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'in
de bulunduğu bir savaşta kahramanlardan bir tanesi düşmana
saldırdı, çarpıştı çarpıştı, şehid düştü. Arkadan bakanlar da
dediler ki: "Bak bu kendisini doğrudan doğruya tehlikeye attı.
Kendisi şehid oldu. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de:
(Velâ tülk bieydîküm ilet-tehlükeh)
'Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!' buyruluyor." deyince
Ebû Eyyub El-Ensârî, hem vahiy kâtibi, hem hâfız, hem Peygamber
Efendimiz'in mescidinde imamlık yapmış, hem Medine valiliği yapmış
büyük zât olduğu için hemen bu yanlışlığı düzeltti. Dedi ki:
"--Ey insanlar, ey camaat! Biz Peygamber
Efendimiz zamanında bu ayetten bu mânâyı çıkartmıyorduk. Bu ayet-i
kerimenin baş tarafında, 'Mallarınızı Allah yolunda sarfedin!
Onları cimrilik yapıp, elinizi sıkıp da hayırdan, hasenattan geri
bırakmayın! Böylece kendinizi malınızı Allah yoluna vermemek
sûretiyle tehlikeye atmayın!' Çünkü o Allah yoluna sarfedilmeyen
mallar cehennemde kızdırılıp insanların yüzlerine, yanlarına,
sırtlarına yapıştırılıp öyle azap görecekler." diye izah verdi.
Demek ki iniş sebepleri hakkında bilgi
sahibi olmak, ayetin kelimelerinden çıkabilecek başka anlamları
engelemekte faydalıdır. Onlar önemlidir. Onun için müfessirler
onları yazmışlardır.
Kur'an-ı Kerim'in sayfa çerçevesinin,
yazı çerçevesinin dış tarafında, yanında bazı güzel işaretler
vardır, süslü... Bunlar neyi gösterir? Cüz başlarını gösterir.
Kaçıncı cüzün başlangıcı orada yazar. Veya cüzün içindeki
bölümlenmeleri, rubu'ları yâni, çeyrekleri gösterir. Bir de secde
ayetlerini bildiren işaretler vardır. Orada ( ) secde diye
yazar. İçerde de secdenin sebebi olan ibareler çizgiyle
belirtilmiştir. Bunlara dikkat etmek lâzım. O secde ayetlerinde
secde etmek gerekiyor.
Kur'an-ı Kerim'in yazısı, görünüşle
ilgili bu bilgileri bilmek lâzım geliyor. Kur'an-ı Kerim'in
incelikleri...
f. Kur'an-ı Kerim'in Okunması
Kur'an-ı Kerim okunması lâzımdır! Kur'an-ı
Kerim'in okunması çok lüzumludur! Müslümanlar için büyük bir
ibadettir. Çok yüksek bir zikirdir. Kur'an-ı Kerim'i okumak
zikirdir ve çok sevaplıdır. Peygamber SAS Efendimiz bu hususta pek
çok teşviklerde bulunmuştur. O hadis-i şeriflerin bir kısmını
okumak istiyorum.
Ama önceden söyleyeyim, Kur'an-ı
Kerim'in yüzüne bakmak bile sevaptır. Yâni insan okuma bilmese
bile, bu Allah'ın kelâmıdır diye yüzüne baksa, sevap kazanır.
Biliyorsunuz, herhalde aşiret reisiymiş ama, okuma yazma
bilmiyormuş Osman-ı Gazi Hazretleri... Osman Gazi diyoruz ama
gàzinin sıfat olması dolayısıyla "Osman-ı Gàzi" demek lâzım!
Osman-ı Gàzi Hazretleri Şeyh Edebâlî'nin
evine misafir gidince, duvardaki şeyi sormuş,
"--Nedir bu duvardaki asılı duran?"
Demişler ki:
"--Bu Allah'ın kelâmı, Kur'an-ı Kerim."
Onun üzerine, gece sabaha kadar el pençe
divan durup uyumamış. Ama onun sebebiyle, bu edebi Allah'ın hoşuna
gittiği için bir rüya görmüş: Göbeğinden bir ağaç çıkıyor, dalları
gök yüzünü tutuyor. Kocaman bir şey.
"--Efendim böyle bir rüya gördüm."
deyince;
"--Senin neslinden çok büyük bir devlet
meydana gelecek ve cihana hakim olacak!" diye rüyayı tabir eylemiş
Şeyh Edebâli. Yâni Kur'an-ı Kerim'e saygının çok faydası var.
Yerde bir kağıtta "Allah" adı
yazılıymış, yerde onu görmüş eşkıya, yol kesen harâmî. "Bu
Allah'ın kelâmı, basılmasın üzerine..." diye almış o kağıdı
yerden, yıkamış, bir uygun yere, bir duvar deliğine, kovuğuna
koymuş. O gece, "Sen bizim ismimize hürmet eyledin. Ben de senin
cismini mübarek eyledim. Sana iman nasib eyledim!" diye Allah-u
Teàlâ Hazretleri'nden böyle bir hitâba mazhar olmuş. Rüyada böyle
bir iltifat görünmüş kendisine. Ondan sonra da büyük bir evliya
olmuş.
Yâni Kur'an-ı Kerim'i sevmek, Allah'ın
ismini sevmek, hürmet etmek dahi insana çok sevap kazandırır.
Kur'an-ı Kerim'in yüzüne bakmak çok sevaplıdır. Sırf yüzüne baksa
bile sevap kazanır insan.
Babasının yüzüne, anasının yüzüne baksa
sevap kazanır. Kur'an-ı Kerim'e baksa sevap kazanır. Kâbe-i
Müşerrefe'ye baksa sevap kazanır. Saygıyla, sevgiyle, muhabbetle,
"Bu bana dinimi öğrediyor." diye, hocasının yüzüne baksa sevap
kazanır. Deryaya baksa, denizin enginliğini düşünüp "Sübhânallàh,
tebârekâllàh!" diye Allah'ın birliğini düşünse, sevap kazanır.
Kur'an-ı Kerim'in değil okunması,
bakılması bile sevaptır. Ama okunduğu zaman, sevap çok daha fazla
olur. Hattâ Allah-u Teàlâ Hazretleri her harfine on hasene verir.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"On sevap almak kelime için değildir.
Elif lâm mim denildiği zaman; elif'e on, lâm'a on, mim'e on..."
Yâni her harfine onar hasene veriliyor. Hasene de büyük sevap...
Allah, insanın bir hasenesini lütfuyla, keremiyle kabul ederse, o
sebeb-i duhûl-u cennet olur.
O bakımdan Kur'an-ı Kerim tilâvet ve
kıraatine --tilâvet-i Kur'an, Kur'an-ı Kerim okumak; kıraat, o da
okumak. İkisi de kullanılıyor-- çok önem vermemiz lâzım ve okumaya
müdâvim olmamız lâzım! Harflerini öğrenip okumamız lâzım!
Kur'an-ı Kerim okunurken tertîl ile
okunur. Tertîl ile okumak Kur'an-ı Kerim'in kendine mahsus bir
güzel edâ ile okumaktır. Sahabe-i kiram öyle okumuşlardır.
Peygamber Efendimiz öyle okumuştur.Yâni Kur'an-ı Kerim düz bir
konuşma gibi, bir nutuk gibi okunmaz. Bir güzel edâ ve sedâ ile
okunur.
Lahn-i Arab üzere okunması, yâni Arap'ın
üslûbuna, şîvesine göre okunması, hüzünle okunması; ehl-i kitâbın
kendi kitaplarını okudukları gibi değil de, daha böyle bir ciddî,
vakarlı, dokunaklı şekilde okunulması, hattâ okunurken ağlanması
tavsiye buyrulmuştur.
g. Hatim Etmek
Şimdi bu sohbetimin sonunda buna benzer
hadis-i şeriflerden bir kaç tanesini okumayı düşünüyorum
teberrüken.
Kur'an-ı Kerim'in başından okunup
sonunda bitirilmesine, yâni 114 tane sûre vardır, 114 sûreyi
okuyup, Fâtiha'dan başlayıp Kul euzü birabbin-nâs'de bitirmeye
hatim denilir. Hatim mühür demek. Yâni bir şeyi tseriyi, diziyi
tamamlayıp, sonra onu bağlamak, mühürlemek mânâsına geliyor.
Kur'an-ı Kerim'in hatmi çok sevaptır.
Peyamber SAS:
RE. 320/6 (İnde külli hatmetin
da'vetin müstecâbeh) buyurmuştur. "Hatim indilidiği zaman
yapılan dualar makbul olur." diye bir müjdedir bu. Onun için, o
zaman el açıp hatim duası yapıyoruz. Çünkü o zaman dualar makbul.
Kur'an-ı Kerim'in hatmini tavsiye
etmiştir Peygamber Efendimiz. Bu hususta tavsiyeleri, meselâ her
ayda bir hatim indirilmesi tavsiyesi vardır. Kur'an-ı Kerim bizim
bölümlememizde otuz cüz olduğuna göre, her gün bir cüz okumak
demektir. Arabî aylara göre 30 gün çeken aylarda otuz günde, 29
gün çeken aylarda da en sonuncuda iki cüz okuyarak otuz günde
bitirmek olabilir. "25 günde bitirilsin!" tavsiyesi vardır,
adamına göre... "20 günde bitirilsin! 15 günde bitirilsin! 10
günde bitirilsin!" diye tavsiyesi vardır.
Yedi günde bitirme hızlı okuyabilen bazı
hafızlar için güzel bir usüldür. İşte o zaman, bir günde okunan
miktara menzil deniliyor. Hind baskıları, Pakistan baskıları bu
yedi günlük yerleri işaret etmişlerdir. Çünkü onlarda buna riayet
eden alim çok... Sonra üç günde okuma vardır. Yâni bir günde on
cüz okuyarak. Ondan daha hızlı okumayı Peygamber Efendimiz mânâsı
anlaşılmaz diye, yâni takip edilemez diye tavsiye buyurmamıştır.
Ama menâkıbdan biliyoruz, Bayezid-i
Bistâmî Hazretleri KS otuz yıl yaya haccetmiş, her gün de bir
hatim yapmış. Günde bir hatim yapacak kadar hızlı okuyabiliyor.
Bizim Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendimiz
Hazretleri de, Gümüşhânevî tekkesinden, rahmetli Yusuf Ziyâ
Binatlı, profesör, onun oğluydu. Hepsi nur içinde yatsın,
makamları âlâ olsun... Yusuf Ziya Binatlı açıköğretimde hukuk
dersleri veren bir profesör. Hafızdı rahmetli. Ömer Ziyâeddin
Efendi altı saatte hatmedermiş. Yâni altı saat, çok hızlı bir
şekilde okuyarak hatmedermiş. Yusuf Ziya Bey de sağlığında
anlatmış idi: Böyle gözünü kapattığı zaman, Kur'an-ı Kerim'in
sayfası gözünün önüne gelirmiş. Kur'an-ı Kerim'i ayet ayet,
aşağıdan alıp yukarıya doğru geri geri bile okuyabilecek kadar
kuvvetli hafızdı.
"Biz şimdi ne yapalım?.. Sayın
dinleyicilerim, izleyicilerimiz, seyircilerimiz ne yapsın?"
denilecek olursa; ben diyorum ki, bunlardan ibret alalım,
utanalım, kendi halimize bakalım! Hiç olmazsa Kur'an-ı Kerim'in
günde bir sayfasını okuyalım! Bu bir safyasını okurken de
mânâsını, mealini meal kitaplarından, tefsir kitaplarından takib
edelim. Böylece hiç olmazsa bir senede bir hatim tamamlayalım diye
tavsiye ediyorum.
Allah-u Teàlâ Hazretleri içimize aşkını,
şevkini versin... Kur'an-ı Kerim'e saygı ve sevgi versin... Kur'an-ı
Kerim'e sımsıkı sarılarak güzelce okumayı, ahkâmını anlamayı,
ahkâmına uymayı nasib eylesin.
h. Kur'an-ı Kerim'i Kaç Günde
Okumalı?
Şimdi vaad ettiğim hadis-i şerifleri
okumak istiyorum sohbetimin sonunda.. Ne kadarda bir okunması
gerektiğine dair hadis-i şerifleri okuyayım önce... Peygamber SAS
buyuruyor ki:
RE. 78/10 (İkrail-kur'âne fî
külli şehrin! Kàle: İnnî ecidü kuvveten. Kàle: Fakra'hü fî ışrîne
leyleten! Kàle: İnnî ecidü kuvveten. Kàle: Fakra'hü fî aşrin!
Kàle: İnnî ecidü kuvveten. Kàle: Fakra'hü fî seb'in ve lâ tezid
alâ zâlik!)
Bu Abdullah ibn-i Amr ibnül-As RA
tarafından rivayet edilmiş, Müslim'de, Buhârî'de, Ebû Davud'da
olan sahih bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz bu mübarek
râviye, Abdullah RA'a demiş ki:
(İkrail-kur'âne fî külli şehrin!)
"Her ayda bir hatim indir, Kur'an-ı Kerim'i her ayda oku!"
(Kàle: İnnî ecidü kuvveten.) "Ben kendimde kuvvet
hissediyorum, daha hızlı okuyabilirim yâ Rasûlallah! Kuvvetliyim,
daha fazlasını yapabilirim." deyince; (Kàle: Fakra'hü fî ışrîne
leyleten!) "O halde yirmi günde oku!" buyurmuş Peygamber
Efendimiz. (Kàle: İnnî ecidü kuvveh.) "Ben güç
yetirebilirim daha hızlı okumaya" deyince, (Kàle: Fakra'hü fî
aşrin.) "O zaman on günde oku." buyurmuş, o zaman günde üç cüz
ediyor. (Kàle: İnnî ecidü kuvveh. Kàle: Fakra'hü fî seb'in!)
"Yedi günde oku!" buyurmuş, yâni haftada bir. (Ve lâ tezid alâ
zâlike!) "Daha da hızlı yapma, yâni yedi günde hatmetmek senin
için uygundur." buyurmuş.
Diğer bir hadis-i şerif. O da yine Ahmed
ibn-i Hanbel rivayeti, Abdullah ibn-i Amr RA'dan:
RE. 78/11 (İkrail-kur'âne fî
külli şehrin) "Kur'an'ı bir ayda bitir! (İkra'hu fî hamsin
ve işrîne) Yirmibeş günde bitir! (İkra'hu fî hamse aşrete)
Onbeşte bitir! (İkra'hu fî aşrin) Onda bitir! (İkra'hu
fî seb'in) Yedide bitir! (Lâ yefkahuhû men yakrauhû fî
ekalle min selâs) Üç günden daha hızlı okuyan mânâsını
fehmedemez, derinliğini kavrayamaz. Çünkü hızlı okuyacağım, diye
geçer." buyurmuş.
Demek ki üç günden daha hızlı yapanlar
artık çok olağanüstü bir şey yapmış oluyorlar.
Sonra buyurmuş ki, Peygamber Efendimiz:
RE. 78/13 (İkraul-kur'ane bil-hüzni)
"Kur'an-ı Kerim'i hüzn ile okuyun, mahzun mahzun okuyun. (Feinnehû
nezele bil-hüzn.) Çünkü o mahzun indi, Kur'an-ı Kerim"
Nice nice acı olaylar, mücadeleler,
kâfirlerin zulümleri ile karşılaşılarak indi. İmanından dolayı
müslümanlar, sahabe-i kiram ne kadar eziyet çektiler... Hüzünle
okunacak yâni. Şarkı değil, lâletayin bir mûsıkî parçası değil.
Ciddiyetini gösterecek tarzda okumak lâzım!
RE. 78/15 (İkraul-kur'ane
bilühûnil-arab ve esvâtihâ) "Kur'an-ı Kerim'i Araplar'ın
edâsıyla, sesleriyle okuyun. (Ve iyyâküm ve luhûne ehlel-fısk)
Ehl-i fıskın, yâni şarkıcıların, defçilerin, çalgıcıların mûsikîsi
şeklinde okumayın! (Ve ehli kitâbeyn) Ehl-i kitabın kendi
kitaplarını okuyuş tarzları var, öyle okumayın!" diye de tavsiye
buyurmuş.
(Ve seyecû kavmin min ba'dî)
"Benden sonra, asırlar geçtikten sonra, ümmetimin içinden bazı
insanlar çıkacak; (yüreccinel-kur'âne tercial-ğınâ' ver-rahbâniyye
ven-nahv) Kur'an-ı Kerim'i şarkı okur gibi okuyacaklar.
Ruhbanların kendi kitaplarını okudukları gibi monoton, yâni
yeknesak, tatsız bir tarzda okuyacaklar; ve bir de ölü
ağlaycılarının feryâd u figânları gibi okuyacaklar."
(Lâ yücâvizü hanâcerahüm meftûnetün
kulûbühüm) "Kur'an-ı Kerim onların gırtlaklarından tâ aşağı,
gönüllerine, kalplerine geçmez. Yâni sırf ağızdan okuyor, içten
okumuyorlar. Kalpleri fitnelidir. (Ve kulûbüllezîne yûcibühüm
şe'nehüm) Ve onların bu okuyuşlarını beğenenlerin de kalpleri,
onların da kalpleri fitnelidir. Fitneye uğramış olacaklardır."
Sonra buyuruyor ki Efendimiz:
RE. 78/16 (İkraul-kur'âne
vebkû) Kur'an-ı Kerim'i okuyun ve ağlayın! (Ve in lem tebkû
fetebâkev) Ağlamak gelmiyorsa bile içinizden, ağlıyormuş gibi
kendinizi ağlamağa zorlayın! (Leyse minnâ men lem yeteğanne
bil-kur'ân) Kur'an-ı Kerim'i dümdüz okuyan da bizden
değildir."
Kur'an-ı Kerim'i biraz şöyle kendisine
mahsus, güzel Kur'an-ı Kerim okuyuşuyla okumak lâzım.
Sonra Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor
ki:
RE. 253/9 (Teallemül-kur'âne
vakraûhü verkudû, feinne meselel-kur'âni limen teallemehû
fekaraahû ve kàme bihî kemeseli cerâbin mahşuvvün misken, tefûhu
rîhuhû fî külli mekânin; ve meselü men teallemehû feyerkudu ve
hüve fî cevfihî, kemeseli cerâbin ûkiye alâ miskin)
Buyuruyor ki Efendimiz bu hadis-i
şerifinde:
"--Kur'an-ı Kerim'i öğreniniz, okuyunuz
ve ondan sonra uyuyunuz!" Yâni Kur'an-ı Kerim'in bir okunması
tatlı olacak, yatmadan önce okunacak, ondan sonra uyunacak.
"Çünkü Kur'an-ı Kerim'i öğrenen, okuyan
ve onun ahkâmına uyan, içi misk kokusu dolu bir dağarcığa benzer.
Kokusu her tarafa yayılır, herkes mest olur, memnun olur. Ama
Kur'an-ı Kerim'i bildiği halde, okumadan uyuyan kimse de, içinde
Kur'an-ı Kerim var ama, o ağzı bağlı bir misk torbasına benzer.
Yâni misk var ama kokusu yok, çünkü ağzı bağlı..."
Diğer bir hadis-i şerif, Abdullah ibn-i
Mes'ud RA'dan:
RE. 253/11 (Teallemül-Kur'ane
vetlûhü) "Kur'an-ı Kerim'i öğreniniz ve okuyunuz! (Feinnallàhe
câzîküm alâ tilâvetihî) Çünkü Allah Kur'an okuduğunuz için
sizi mükâfatlandıracaktır. (Bikülli harfin aşre hasenâtin)
Her harf için on hasene vererek mükâfatlandıracaktır. (Emmâ
ennî lâ eklü elif, lâm, mîm harfun) 'Elif, lâm, mîm' bir
harftir demiyorum."
Çünkü harf Arapça'da edat mânâsına da
geliyor. Yâni bizim gibi dilde bir a, b, c gibi bir harf mânâsına
da gelmiyor. "Ben, 'Elif, lâm, mîm' bir harftir demiyorum. Elif
bir, lâm bir, mîm bir demek istiyorum." diye, tek tek her harfine
on hasene verileceğini bildirmiş oluyor.
Ve buyuruyor ki:
RE. 253/13 (Teallemül-kur'âne
veselû bihil-cennete kable en yeteallemehû, kavmün yes'elûne bihî
ed-dünyâ feinnel-kur'àne yeteallemhû selâsetü neferin racülün
yübâhi bihî ve racülün yeste'kilü bihî ve racülün yakrauhû lillâh)
Ebû Saìd el-Hudrî Hazretlerin'den
rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"--Kur'an-ı Kerim'i öğreniniz ve onunla
Allah'tan cenneti isteyiniz!" Okuyup, "Yâ Rabbi bana cenneti nasib
et, Kur'an'ını okuyorum!" diye. Ne zamandan önce?.. (Kable en
yeteallemehû kavmun yeselûne bihî ed-dünyâ) "Bu Kur'an'ı
okuyup da, onunla dünyalık elde etmeye çalışan kavimler ortaya
çıkmadan önce, siz Kur'an'ı okuyun ve cenneti isteyin!"
Demek bazıları, Kur'an-ı Kerim'i
dünyalık kazanmaya âlet edecekler. "O olmadan, siz sırf Allah
rızası için okuyup, cenneti kazanmayı isteyiniz!" buyruluyor.
(Feinnel-kur'àne yeteallemuhû
selâsetü neferin) "Çünkü Kur'an-ı Kerim'i üç kişi öğrenir, üç
tip insan, üç cins insan öğrenir:
1. (Racülün yübâhi bihî)
Birincisi, onunla iftihar edip, böbürlenmek için öğrenen insan.
Yâni, ben Kur'an biliyorum diye tavır koyup, fiyaka satan, ilmiyle
böbürlenen... Bu makbul değil.
2. (Ve racülün yeste'kilü bihî)
Kur'an-ı Kerim'le yiyen, geçimini sağlayan, yâni dünyalığını
sağlayan kimse; bu da makbul değil. Yaptığı iş günah...
3. (Ve racülün yakrauhû lillâh)
Sırf Allah rızası için okuyan. Rabbim bana ne öğretmiş, ne emir
buyurmuş, ben onu tutayım diye ihlâsla okuyan."
İşte öyle ihlâsla okuyan kimselerden
olmaya gayret etmemiz lâzım!
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
RE. 253/8 (Teallemül-Kur'ane
ve allimûhün-nâs.) "Kur'an-ı Kerim'i hem kendiniz öğrenin, hem
de insanlara öğretin!"
Demek ki sizler ve bizler, sevgili
izleyiciler, hem kendimiz öğreneceğiz; hem de çoluk çocuğumuza,
hükmümüz altında olan insanlara Kur'an-ı Kerim'in okunuşunu
öğreteceğiz! Bir de anlamını, ahkâmını, tefsirini öğreneceğiz ki,
mûcebince amel edelim! Allah-u Teàlâ Hazretleri ne buyurmuşsa,
buyruğunu tutalım! Neden yasaklamışsa, yasakladığından kaçınalım!
Böylece rızasını alalım, cennetine girelim, rıdvân-ı ekberine
vâsıl olalım...
Allah-u Teàlâ Hazretleri böyle bir
niyetle tefsir derslerine, Kur'an-ı Kerim'in izahı sohbetlerine
başlamış olduk. İtmâmını nasib eylesin... Çok ciddî bir işe
başladık, yardımcımız olsun... Aczimize, kusurumuza rağmen
sevabını umarak bu işe giriştik. Siz de sevabını umarak dinleyin
ve öğrendiklerinizi uygulayın. İnşaallah önümüzdeki derslerde ezü-besmele'den
başlayarak, Fâtihâ'dan başlayarak sırasıyla Kur'an-ı Kerim'in
izanını yapalım!
Siz de kaydedin! Hem bandlarınıza,
şeritlerinize kaydedin. Ses olarak bulunsun. Çünkü koyduğunuz
zaman seyahatte, iş yerinizde bir taraftan iş yapar, bir taraftan
seyahat eder, bir taraftan dinlersiniz. Hem de önemli, can alıcı
noktalarını, sizin için mühim olan, mühim gördüğünüz kısımlarını
not alırsanız; "Ben şunu yazayım da, hatırımda kalsın da,
uygulayayım!" diye, onlardan da büyük sevaplar alırsınız.
Böylece inaşallah bütün izleyiciler
sayısınca, Türkiye sayısınca, Türkçe bilenler sayısınca Kur'an
ehli insanlar çoğalır. Dinimiz kuvvetlenir, yayılır. Allah'ın dini
cihana hakim olur. Allah'ın dini hakim olunca, ilim, irfan, ahlâk,
merhamet, insanlık hakim olur. İnsanlar, alem-i İslâm, hattâ bütün
cihan, bütün insanlar böylece saadete ererler.
Allah-u Teàlâ Hazretleri tevfîkini refîk
eylesin... Cümlemizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve
berekâtühû, aziz ve sevgili izleyiciler!..
06. 10. 1998 - AVUSTRALYA
|