|
AKRA FM TEFSİR SOHBETİ
13 Ekim 1998
------------------------
Prof Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
BESMELE HAKKINDA
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili Ak-Radyo ve Ak-Televizyon izleyicileri!.. Allah'ın
rahmeti, bereketi, ihsânı, ikrâmı, dünyada ahirette üzerinize
olsun... Allah cümlenizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin...
Kur'an-ı Kerim'i, o mübarek Allah kelâmı kitab-ı mukaddesimizin
ilk sayfasını açtığımız zaman, Bismillâhir-rahmânir-rahîm ile
başlıyoruz. Fâtiha'nın başında Bismillâhir-rahmânir-rahîm var.
Demek ki Kur'an-ı Kerim'in sırasına göre açıklamamıza oradan
başlamamız gerekiyor.
a. Hıra Dağı'nda İlk Vahiy
Çok iyi biliyorsunuz, duymuşsunuzdur şimdiye kadar ki, Peygamber
SAS Efendimiz kırk yaşına ulaştığı zaman, insanlardan ayrı durmak,
sakin sessiz bir yerde tefekküre dalmak arzusu içinde çoğaldı ve
Mekke-i Mükerreme'nin o güzelim, çeşit çeşit, görünüşü muhteşem,
heybetli dağları içinde Hıra dağının tepesine çekilmeğe başladı.
[HIRA DAĞI Resmi]
Bu Hıra dağını Mekke-i Mükerreme'ye hac ve umre için giden
kardeşlerimiz görmüşlerdir. Çok heybetli bir manzarası vardır.
Mevlevî külâhı gibi Mekke ovasında tek başına yükselir. Bakışı
bile insanın içine sevinç doldurur, seyri bile hoştur. Fakat
çıkışı çok zordur, bana nasib oldu. Herkes kolay kolay çıkamıyor.
Çok zorlukla çıkılıyor, bir saat kadar sürüyor. Sıcak var, yokuş
var, tehlikeli yerleri var, adetâ emekleyerek çıkılan yerleri
var...
Yukarıya çıkıldığı zaman çok muhteşem, çok güzel bir yer; insanın
içi ürpertiyle doluyor. Hakîkaten çok yüksek bir zevk mahsulü
orayı seçmek... Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin habîbi, halîlür-Rahmân,
habîbullah Muhammed-i Mustafâ Efendimiz orayı seçmiş. Öyle bir yer
ki herkes istese de, "Gideyim bakayım, şu ne yapıyor, göreyim!"
dese bile, kolay kolay uğrayamaz, yanına gelemez.
Peygamber SAS Efendimiz oraya gitmeğe başladı. Hattâ orada
gecelemeğe başladı. Bizim de çıktığımızda gece olmuştu sevgili
izleyiciler! Oradan şöyle etrafımıza baktık. Bir kere çok latîf
bir hava esiyor. Sanki o manzarayı seyredecek yere, küçük bir halı
kadar düz bir kaya konulmuş. Sanki onun üzerinde durulsun da,
geceleyin etraf seyredilsin gibi... Ordan bakıldığı zaman Harem-i
Şerif ve Kâbe-i Müşerrefe görünüyor. Bu çok önemli bir nokta...
Kâbe-i Müşerrefe'yi gören bir yer orası...
Mağara da, içe doğru gittikçe daralan çok hoş bir mağara... Oraya
girdiğiniz zaman, yukarıya doğru bir yarık tarzında, ileriye doğru
gittikçe daralıyor. Bir kişinin rahatlıkla namaz kılacağı bir
yer... Bir iki kişi daha olabilir, ama o kadar, yâni çok geniş bir
yer değil. Uç tarafı kıvrılıyor, kıvrıldığı için dibi görülmüyor.
O çatlaktan bu tarafa doğru, sanki latîf bir hava esiyor. Sıcakta
bile gayet hoş bir hava esiyor.
[HIRA MAĞARASI Resmi]
Peygamber SAS Efendimiz işte böyle yüksek, çıkılması son derece
zor, hattâ tehlikeli bir yere tek başına inzivaya çekilmeye
başlamış idi kırk yaşlarında... Zâten Muhammed el-Emîn diye
tanınmış, herkesin hürmet ettiği, sevdiği, saydığı, hakemliğine
müracaat ettiği, emanetini getirip teslim ettiği, dullara,
yetimlere merhametle yardım eden, çok sevilen, çok güzel huylu bir
insan... Oraya gidip, gıdasını alıp geceleri de kalmaya
başlayınca; hattâ bazen Hazret-i Hatice Validemiz götürürmüş.
Orada bir kaç gün kalınca Araplar dediler ki:
(Aşıka muhammedün rabbehû) "Muhammed Mevlâsına, Rabbine aşık
oldu." Yâni öteki insanlar gibi bir hareket yapmıyor; değişik, hiç
görülmemiş bir şeyi yapıyor.
O mağarada kalırken, hicretten on yıl kadar önce, mîlâdî 610
tarihlerinde, orada ilk defa vahiy geldi Peygamber SAS Efendimiz'e...
Olağanüstü görüntüler görmeğe ve olağanüstü sesler duymaya
başladı. Her şeyi mükemmel bir insan olduğundan, herkeste olmayan
bu gibi şeylere hayret etti. Görülmeyen, rastlanılmayan bir olay
olduğu için, bu duruma kendisi şaşırdı.
Bir keresinde Hıra mağarasında iken ona füc'eten, ânîden öyle bir
hal geldi. Kendisine bir melek geldi ve (İkra') dedi. O ilk defa
karşılaşıyor böyle bir olayla. İkrâ', oku demek. Okumak için de,
ille önünde yazılı bir metin olmak şartı yok, ezbere okumaya da
şâmil bu tabir.
(İkra') "Oku! Önünde bir şey olmasa bile, ezberinde olan bir şeyi
oku!" dedi. Fakat ortada okunacak bir şey yok, sadece bir oku emri
geliyor, bir görülmemiş varlıktan, yâni melekten... O da:
(Mâ ene bikàriin) "Ben okuma bilen bir kimse değilim, okuyamam!
Okuyucu değilim, okuyabilen bir kişi değilim!" diye cevap verdi.
Çünkü daha önceden yazı ile, okuma ile ilgili bir çalışması
olmamış bir kimse idi. Yazı yazmamıştı.
O zaman, melek onu şöyle sımsıkı tuttu ve vücudunu sarıp öyle
sıktı ki, fazla sıkılmaktan dolayı tâkati kesildi. Sonra
salıverdi. Yine, (İkra') "Oku!" dedi. (Mâ ene bikàriin) "Ben okuma
bilen bir kimse değilim!" der demez yine tuttu, yine sardı, sıktı.
Sonra yine salıverdi. Sonra yine (İkra') diye emretti. Bu bir emir
tabii, kıraat fiilinin emir şekli. "Ben okuma bilmiyorum!" dedi.
Çünkü ortada okunacak bir şey de yok, ne okunduğunu da kendisi
henüz tesbit etmiş olmadığından öyle söyledi.
Üçüncü olarak tekrar sardı ve ondan sonra bir açıklama
mâhiyetinde:
(İkra' bismi rabbikellezî halak. Halekal-insâne min alak. İkra' ve
rabbükel-ekrem. Ellezî alleme bil-kalem. Allemel-insâne mâ lem
ya'lem.) [Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir aşılanmış
yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle
yazmayı öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.] sözlerini
kendisine söyledi.
Bu ayetleri ilk defa Peygamber Efendimiz o melekten orada duydu.
Tabii bu gördüğü görüntü, duyduğu sesler onu çok etkiledi. Eve
döndü. O sırada zevcesi Hatîce Vâlidemiz, Hatîce bint-i Huveylid
RA... Onun yanına geldi. Titreme, üşüme hali vardı.
(Zemmilûnî, zemmilûnî!) "Beni örtün, beni örtün!.." dedi. Hani, (Yâ
eyyühel-müzzemmil) ayeti var ya; örtün dediği zaman örttükleri
için, müzzemmil sözü ordan geliyor. Müzzemmil, mütezemmil demek.
(Yâ eyyühel-müzzemmil) "Ey böyle örtünüp bürünen rasûl!" demek.
Tabii örttüler üstünü. Biraz dinlendikten sonra, bu hal geçti.
"Kendi canımdan korktum, başıma bir hal gelecek!" dedi. Hazret-i
Hatîce vâlidemiz àrife bir hanımdı, mü'min bir kimseydi. Peygamber
Efendimiz'i iyi tanıyordu. Dedi ki:
"--Vallàhi, Allah seni hiç bir zaman perişan etmez! Sen iyi bir
insansın... Akrabana iyilik edersin, külfetlere tahammül edersin,
sabredersin... Yoksulu kollarsın, misafire ikram edersin, musîbete
uğramışlara yardımcı olursun... Yâni iyi bir insansın!" dedi.
Sonra bu işleri iyi bilen amcazâdesi Varaka ibn-i Nevfel ibn-i
Esed ibn-i Abdül-uzzâ isimli bir kimse vardı. Bu zat İbrânice
bilirdi, yazı yazmayı bilirdi. İbrânîce İncil yazardı. Bir
rivayete göre de Arapça yazardı. İhtiyarladığı için a'mâ olmuştu o
sırada... Hazret-i Hatice böyle yanına varınca, dedi ki:
"--Amcazâdem, biraderzâdeni dinle! Yâni benim eşim Muhammed-i
Mustafâyı bir dinle, bak bir şeyler anlatacak sana!" dedi.
Varaka sordu:
"--Birâderzâdem, yeğenim ne görüyorsun?"
Peygamber Efendimiz de gördüklerini haber verince, Varaka dedi ki:
"--Müjdeler olsun! O Mûsâ AS'a, İsâ AS'a gelen bir melektir. Sen
Hazret-i İsâ AS'ın geleceğini müjdelediği ahir zaman peygamberi
olacaksın. Ne mutlu sana!" dedi. "Ah ben de keşke a'mâ olmasaydım,
genç olsaydım da, sana yardımcı olsaydım. Seni kavmin senin
doğduğun şehirden çıkartacağı zaman sağ olsaydım da sana yardım
etseydim!" dedi.
Peygamber Efendimiz şaşırdı:
"--Acâib, hayret... Onlar beni yurdumdan çıkartacaklar mı?.."
"--Evet... Senin getirdiğin gibi böyle bir yeniliği, doğru bir
şeyi getiren hiç bir kimse yoktur ki, eski düzenlerinin
bozulmasını istemeyen kimseler ona düşman olmasın, düşmanlık
etmesin, engellemeğe çalışmasın... Bu olağan bir şeydir, sana da
engel olacaklar. O günleri ben görürsem, sağ olursam, sana
kuvvetli bir şekilde yardımcı olurum." dedi.
Varaka çok yaşamadı, vefat etti. Ama Peygamber SAS Efendimiz'e,
Mûsâ AS'a gelen, İsâ AS'a gelen meleğin geldiğini kesin olarak
söyledi. Çünkü dinlerle ilgili mâlûmatı vardı, Ahd-i Atîk'i ve Ahd-i
Cedîd'i, yâni Tevrât'ı ve İncil'i bilen bir kimse idi.
b. Yaradan Rabbinin Adıyla Oku!
Şimdi burada ne denmiş oluyor Peygamber Efendimiz'e?.. İlk defa
karşılaştı Kur'an-ı Kerim'le Peygamber Efendimiz.
(İkra' bismi rabbikellezî halak.) "Yaradan Rabbinin adı ile oku!"
Kur'an-ı Kerim'in başından başlayacaktık açıklamalara demiştik,
burada niçin bu olayı zikrediyorum?.. Bir kere Kur'an-ı Kerim'in
ilk gelen ayetleri bu ayetler, peşpeşe gelen beş tane ayet-i
kerîme ama, biz geliş sırasına göre anlatmayacaktık. Kur'an-ı
Kerim'de sûrelerin ve sûrelerin içindeki ayetlerin sıralanışı
ilâhî menşe'li idi. Tevkîfîdir; târihî değildir, keyfî değildir,
ihtiyârî değildir. Allah öyle emretmiştir, öyle sıralanmıştır.
Onun için biz bu sıraya riayet edeceğiz. Yâni Fâtiha'dan
başlayacağız, Allah nasib ederse, ömür verirse, Kul ezü birabbin-nâs'le
bitireceğiz.
İlk vahyi niçin okuyoruz?.. İlk vahiyde Peygamber SAS Efendimiz'e
Allah-u Teàlâ Hazretleri, "Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!"
demiş olmasından dolayı; yâni okumaya Allah'ın adını söyleyerek,
Allah'ın adını anarak başlamasını emretmiş olmasından dolayı
okuyoruz.
E bizim şimdi Kur'an-ı Kerim'i açtığımız zamanda ilk karşımıza
çıkan, (Bismillâhir-rahmânir-rahîm.) satırıdır. Ondan sonra (Elhamdü
lillâhi rabbil-àlemîn.) geliyor.
Araplar zaten, "Ey Allahım, ey Mevlâm, senin adınla bu işe
başlıyorum." mânâsına;
(Bismikellàhümme) derlerdi. (İkra' bismi rabbikellezî halak.)
ayetinde de Allah'ın ismiyle başlanması emrediliyor.
Fakat bu olaylar birkaç defa tekerrür etmiş olmalı... Bir
rivayette de Peygamber Efendimiz, Hıra mağarasında başına
gelenleri Varaka'ya anlattıktan sonra:
"--Yalnız halvette kaldığım zaman, tek başıma kaldığım zaman,
arkamdan 'Yâ Muhammed!.. Yâ Muhammed!' diye ses işitiyorum,
kaçıyorum." filân diye söylemiş.
Varaka bu sözü duyunca:
"--Kaçma, öyle yapma! Sana geldiği zaman, ne söyleyeceğini dinle,
bekle, sebat et! Sonra gel bana, ne olduğunu haber ver." diye
nasihat etti.
Demek ki ilk karşılaştığı olayı Varaka'ya anlatınca, o da böyle
bir tavsiyede bulundu. Sonra Peygamber Efendimiz yine oraya
gidince:
(Yâ Muhammed, kul: Bismillâhir-rahmânir-rahîm...) denildi. (Veled-dàllîn)'e
kadar bu sesleri duydu. Sonra;
(Kul: Lâ ilâhe illallah) "Lâ ilâhe illallah de!" denildi.
Peygamber Efendimiz Varaka'ya bunları nakletti. Varaka yine:
"--Şehadet ederim ki, sen Meryem'in oğlu İsâ AS'ın müjdelediği
ahir zaman peygamberisin!" dedi.
Zâten biliyorsunuz, İncil söz olarak müjde mânâsına geliyor.
Hazret-i İsâ AS'ın da konuşmalarının ana konusu, "Ahir zaman
peygamberi gelecek, müjdeler olsun!" tarzında Peygamber
Efendimiz'i müjdelemesiydi.
"--Mûsâ AS'a gelen melek gibi bir melektir bu... Sen Allah'ın
tayin ettiği bir peygambersin. Sen cihadla mükellef olacasın!"
demişti.
Şimdi burdan anlaşılıyor ki, Varaka'nın yanına iki defa gidilmiş.
İlkinde o bazı nasihatlarda bulunmuş; ikincide (Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn...) diye Fâtiha Sûresi gelmiş.
Demek ki, "Bismillâhir-rahmânir-rahîm." ilk inen Fâtiha Sûresi'nin
başında bulunan bir ibâre... Buradan, bu rivayetten onu anlıyoruz.
Ama ilk karşılaştığı vahiy, (İkra' bismi rabbikellezhi halak.)
Demek ki Cenâb-ı Hak ilkönce, Peygamber SAS'i hazırlamış oluyor.
"Rabbinin adıyla oku! O insana bilmediğini öğretmiştir, kalemi
öğretmiştir." diyerek o hususlarda bir hazırlama oluyor. Ondan
sonra, ona bir kitap ihsân olunacağını imâ ettikten,
hatırlattıktan, alıştırdıktan sonra; kitap okumaya, kalemle
yazmağa teşvik ettikten sonra, (Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn...) diye Fâtiha Sûresi'ni indirmiş
oluyor. Demek ki Fâtiha Sûresi, Kur'an-ı Kerim'in İkra'
ayetlerinden sonra inen, ama sûre olarak ilk inen sûresi oluyor.
Allah'ın ismiyle başlamak meselesi, Alak Sûresi'nin ilk
ayetlerinde emredilmişti. Burada da fiilen (Bismillâhir-rahmânir-rahîm.)
denilerek o gösterilmiş ve öyle okuması, öyle söylemesi ifade
edilmiş oluyor.
Bu bakımdan (Bismillâhir-rahmânir-rahîm.) Kur'an-ı Kerim'dendir.
Nitekim daha önceki peygamberlere de o tarzda, bütün işlere
Allah'ın adını anarak başlanması emredilmiş olmalı... Çünkü Sûre-i
Neml'de anlatıldığına göre, Sabâ melikesi Belkıs Hazret-i Süleyman
AS zamanında yaşamış. Süleyman AS ona bir mektup göndermişti;
"Putperestliği bırak, aya güneşe, yanlış şeylere tapmayı bırak,
imana gel!" diye... O mektup kendisine ulaşınca, o da vezirlerini
toplamış, olayı onlara haber vermişti:
(İnnî ülkıye ileyye kitâbin kerîm.) "Bana soylu, güzel, değerli
bir yazı gönderildi. (İnnehû min süleymâne ve innehû bismillâhir-rahmânir-rahîm.)
Bu gelen yazı Süleyman'dandır; yâni Yemen'in kuzeyinde olan,
şimdiki Filistin'de olan o büyük devletin başındaki Süleyman
AS'dandır ve Bismillâhir-rahmânir-rahîm diyerek başlıyor." diye
bildiriyor.
Demek ki Süleyman AS'ın da bildği, daha önceki peygamberlerin de
bildiği bir ibare... Peygamber Efendimiz'e de Fâtiha Sûresi'nin
başında böylece bildirilmiş oluyor.
c. Besmele Fâtiha'dan Bir Ayet midir?
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Tabii, Fâtiha Kur'an-ı Kerim'dendir
ve her sûrenin başında da ayrıca "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" diye
var; sadece Tevbe Sûresi'nin başında yok... 114 sûre olduğuna
göre, 113 sûrenin başında Bismillâhir-rahmânir-rahîm var.
Sözleri itibariyle ilâhî olan, Kur'an'dan olan bu Bismillâhir-rahmânir-rahîm,
her sûrenin başına Allah öyle emrettiği için mi yazılmıştır, yoksa
o sûrelerin birinci ayeti midir?.. Sûreleri birbirlerinden ayırmak
için başlığın altında mı yazılmıştır?.. "Sûrenin birinci ayeti
değildir ama, o da ilâhî menşe'lidir, onun için sûreyi bununla
başlatalım!" diye başına ondan mı konulmuştur?.. Yoksa, birinci
ayet Bismillâhir-rahmânir-rahîm'dir de, ondan sonra öteki ayetler
mi gelmektedir?..
Bu hususta iki rivayet var, onları size biraz açıklamak istiyorum:
Rivayetlerin bir tanesi: Sûrelerin başındaki bu besmeleler,
sûrelerin birinci ayetidir. O halde Fâtiha'nın başındaki
Bismillâhir-rahmânir-rahîm de Fâtiha Sûresi'nin birinci ayetidir.
Bu kanaatte olanlar diyorlar ki: "Peygamber Efendimiz'in ashabı, o
mübarek alimler, Peygamber Efendimiz de öyle tavsiye ettiği için,
Kur'an-ı Kerim'le karışmasın diye, Kur'an-ı Kerim'in içine, yanına
bir şey yazmazlardı. Mâdem yazmışlar, mâdem iki sûrenin arasında,
yeni başlayan sûrenin başında var; demek ki Kur'an'dandır ki,
ondan yazmışlar. Yazdıklarına göre birinci ayettir, yoksa
yazmazlardı." diyorlar.
Bu hususta İbn-i Abbas RA'dan rivayet var: "Besmeleyi terkeden,
113 ayeti terketmiş olur." buyurmuş.
Ebû Hüreyre RA de: "Peygamber Efendimiz, 'Fâtihatel-kitâb yedi
ayettir. Bunların evveli Bismillâhir-rahmânir-rahîm'dir.'
buyurdu." demiştir.
Ümm-ü Seleme RA da: "Peygamber Efendimiz Fâtiha'yı okurdu, 'Bismillâhir-rahmânir-rahîm,
elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn'i bir ayet sayardı." demiş. O halde
bu son rivayete göre, birinci ayetin bir bölümü olmuş oluyor.
İşte bunlardan dolayı, o da sûreden olduğundan, imam namazı yüksek
sesle kıraat ederek kıldırdığı zaman, bunu da yüksek sesle okuyup
Fâtiha'ya öyle başlamalıdır demişler. Şimdi bu İmam Şâfiî
Hazretleri'nin görüşü...
Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri bu iki hususta tereddüt etmiş.
Mâlikî mezhebinin imamı olan, aynı zamanda hadis alimi olan,
Muvatta' isimli kitabı yazmış olan İmam Mâlik ibn-i Enes (Rh.A)
Hazretleri de, Kur'an'ın içine başka şey yazılmadığını düşünerek:
"Medine ahalisi, ehl-i Medine, Peygamber Efendimiz'den sonra
Medine'de yaşayan ahalinin teâmülünde "Bismillâhir-rahmânir-rahîm"
yüksek sesle okunmuyordu. Binâen aleyh bu besmeleler ne Fâtiha'da,
ne de öteki sûrelerde sûrenin birinci ayeti değildir; sûreleri
birbirlerinden ayırmak için ve teberrüken, Allah'ın adıyla
başlasın denildiği için, emredildiği için yazılmıştır. Onun için
ne âşikâre, ne gizli bu besmeleleri okumak doğru değildir, muvâfık
olmaz." demiştir.
Demek ki İmam Şâfiî "Okunması lâzım!" diyor. İmam Mâlik de,
"Medine ahalisi, Peygamber Efendimizin tatbikatını bilen insanlar
besmeleleri okumuyorlardı; binâen aleyh okunmaması lâzım!
Fâtiha'nın birinci ayeti o değildir." demişler.
Biz Hanefîyiz, İmâm-ı A'zam Ebû Hanife Hazretleri'nin mezhebine
bağlıyız çoğunlukla... Bizim Türkiyemizdeki tatbikatımızda "Bismillâhir-rahmânir-rahîm"
okunmuyor. Bizim mezhebimize göre bu besmele Kur'an'dan bir
cümledir ama, sûrelerin başında onun bir ayeti değildir. Onların
aralarını ayırmak için konulmuştur. Mâdem ki Kur'an-ı Kerim'in
içine başka bir şey yazılmıyordu, o halde besmeleler de
Kur'an'dandır. İmâm-ı Şâfiî Hazretleri bir bakıma haklıdır ama,
bunların sûrelerin bir parçası olduğuna dair mütevâtir bir rivayet
yoktur. O halde sûrenin kendisinden değildir. İmâm-ı Mâlik de bu
bakımdan haklıdır.
Onun için bizim yapmamız gereken, bunu Fâtiha'da namazın içinde
okumak vacib değildir. Ama gerek namazda ve gerek namazın dışında
her işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her
rekatında, kıraatin evvelinde sessizce besmele okuruz. Ortasında
okumayız, yâni o sûrenin bir parçası anlaşılmasın diye. Cehrî
namazlarda da içimizden okuruz. Herhalde en isabetli olan bu olmuş
oluyor ve ecdâdımız da böyle yapagelmişlerdir. Böylece içimizden
okuyarak, "Ayettir ama, Fâtiha'nın ayeti değildir." diye bu tarzda
meseleyi toparlamış oluyoruz.
d. Besmele Okumanın Amacı
"Bismillâhir-rahmânir-rahîm" üzerine, besmelenin fazîleti üzerine
çok kitaplar yazılmıştır. Fakat ben şunu ifade etmek istiyorum:
Kur'an-ı Kerim'in ilk inen ayetleri Alak Sûresi'nin ilk beş
ayetidir. Sûre olarak ilk inen Fâtiha Sûresi'nin başında "Bismillâhir-rahmânir-rahîm"
vardır. Yâni Allah'ın ismiyle bir şeyin yapılmış olması çok önemli
bir husustur. Bunun üzerinde biraz durmamız gerekiyor.
Neden bu böyle okunuyor?.. Onun sebebi üzerinde derin derin
düşünmemiz gerekiyor. Hemen onu açıklayalım, ondan sonra da
kelimelerinin izahı üzerinde dururuz. Kelimeleri açıklarız.
Birtakım noktalara işaret etmek istiyorum.
Bunu okumaktaki maksadımız ne oluyor?.. "Ne kendim, ne başkası
hatıra gelebilen hiç bir nam ile değil, ancak Allah-u Teàlâ'nın
nâmı ile başladığım işe başlıyorum, başlarım." demiş oluyoruz.
Yâni, burda (Bismillâh) "Allah'ın ismiyle başlarım!" derken,
Allah'ın ismini öne almak ancak mânâsı ifade ediyor, tahdit ifade
ediyor. Yâni başka hiçbir sebeple değil, kendi adıma da değil,
başkası adına da değil; sadece ve sadece Allah rızası için, Allah
adına bu işe başlıyorum, başlamaktayım." demiş oluyor insan...
Yâni, "Bu işi kendim için değil, Allah namına, onun emriyle ve
onun için yapıyorum!" demiş oluyor. Burada hem te'kid var, hem de
Allah'a tam itaat var. Allah'tan başka hiçbir şeyi nazar-ı dikkate
almamak, sadece Allah'ın rızasını düşünmek var... Çok önemli bir
nokta... Çok önemli olduğu için de, Allah-u Teàlâ Hazretleri ilk
ayetlerde Allah'ın ismiyle başlanmasını söylemiş oluyor.
Demek ki biz, yapacağımız her işi nasıl yapmalıyız?.. Allah için
yapmalıyız. Allah adıyla, Allah namına, Allah ile, Allah'a
dayanarak, Allah'a güvenerek, Allah yolunda, Allah rızası için
yapmalıyız. Bunları hepsi "Bismillâhir-rahmânir-rahîm"in içinde,
mânâsında saklı olduğu için... "Lâ ilâhe illallah" mânâsı var,
(İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî) "Yâ Rabbi, ben ancak senin
rızanı istiyorum! Başka hiçbir şey beni ilgilendirmiyor, başka
hiçbir şeyin peşinde değilim." mânâsı var. İmanın tam has,
gönlünün tam ihlâslı hâlis muhlis görünümü olmuş oluyor. O
bakımdan çok önemli bir ibare olmuş oluyor.
Peygamber SAS Efendimiz Hazretleri de bu önemi vurgulamak için bu
hususlarda nasihat buyurmuş, bazı hadis-i şerifler irad etmiştir.
Meselâ:
(Bismillâhir-rahmânir-rahîm, miftàhu külli kitâbin) "Besmele, şu
Bismillâhir-rahmânir-rahîm ibaresi her yazının, kitabın
anahtarıdır, başlangıcıdır." buyurmuş
Demek ki bir yazıya başlarken Bismillâhir-rahmânir-rahîm ile
başlamak lâzım! Kendisi de öyle yapardı. Başka yerlere mektup
gönderirken önce besmeleyi yazdırırdı.
Sonra buyurmuş ki:
(Küllü emrin yübâlin lem yübde' fîhi bibismillâhi fehüve ebter.)
"Her mühim bir iş ki, besmeleyle başlanmamışsa, besmele okunmadan
o işe girişilmişse; o iş kesiktir, sonu yoktur, güdüktür."
Demek ki, her mühim işe Bismillâhir-rahmânir-rahîm diye, bu
mânâları düşünerek başlamamız emredilmiş oluyor.
Onun için Bismillâhir-rahmânir-rahîm fevkalâde önemlidir. Biz de
her işimizi bu mânâları düşünerek yapmalıyız. "Kendim için değil,
keyfim için değil, zevkim için değil, menfaatim için değil, bir
başkasının hatırına değil, bir başkasının gönlü hoş olsun diye
değil, bir başkası istiyor diye değil; bu işi sırf Allah rızası
için yapıyorum!" demiş oluyor.
Tabii burda da bir işaret var, hayatımızı böyle geçirmeliyiz.
Başkasının hatırı için, başkasına dalkavukluk yapacağız diye,
başkasının gönlü hoş olsun diye veya kendi keyfim olsun, nefsimin
arzusu yerine gelsin diye yaşamamalıyız! Hayatımızın bütün
fiilleri sırf Allah rızası için olmalı!..
Onun için büyüklerimiz bize neyi öğretmişlerdir?.. Bir hadis-i
kudsîden alınıp, bizim ifademize uygun hale getirilip söylenmiş
olan:
(İlâhî ente maksdî ve rıdàke matlûbî) "Ey benim Rabbim, sadece
sen benim maksûdumsun ve ben sadece senin rızanı kazanmak
istiyorum!" düşüncesini öğretmişlerdir.
İşte hayatın en mühim düşüncesi budur. Bir müslümanı diğer
insanlardan ayıran en mühim nokta budur. Başkası menfaat için
çalışır, keyf için çalışır, zevk için çalışır, yapacağı her işi
böyle yapar. Ama bir müslüman sırf Allah için yapar, Allah'ın
rızasını kazanmak için yapar.
e. Bismillâh Kelimesi
Bismillâhir-rahmânir-rahîm'in başındaki bi- harfi, aslında () bi-ismillâh
şeklindedir. İsim kelimesinin başındaki hemze atlandığı için, ( )
bismillâh deniyor. ( ) Allah kelimesinin başındaki hemze de
hemze-yi vasıldır, ( ) isim kelimesinin başındaki hemze de
hemze-yi vasıldır. İki söz arasında kaldığı zaman vasledilir, yâni
ulanır, eklenir. Onun için bi-ismi-allah demiyoruz, bismillâh
diyoruz.
İsim, bildiğimiz bir kelime; Allah-u Teàlâ'nın yarattığı
varlıkların adlarına isim deriz. Bir şeyin zihinde anlaşılmasına
alâmet olan, delâlet eden kelimedir. Bismillâh; Allah'ın ismiyle
mânâsına da gelir, Allah ismi ile mânâsına da gelir. Çünkü Allah
sözü mâbudumuzun, yaratanımızın, bizi halkeden, bize rızık veren
Mevlâmızın, Rabbimizin ism-i hassıdır; belki ism-i zâtıdır, ism-i
alemidir. Bunlar arasında ince farklar vardır.
Meselâ, bir şeyi önce zihinde düşünüyor, ondan sonra o kelime
vasıtasıyla onu tanıyorsak, o ism-i has oluyor. Ama doğrudan
doğruya tanıyorsak, daha başka bir düşünceye varmadan bizzat idrak
edip tanıyorsak, o zaman ism-i alem oluyor. Bu Allah sözü, Allah-u
Teàlâ Hazretleri'nin ism-i alemidir. Yaradanımızın adı budur,
Allah'tır.
Allah kelimesinin kökeni, ne zamandan çıktığı araştırıldığı zaman,
çok derinlere gittiği görülüyor. Araplarının eslâfının, ecdâdının
tâ kökenlerinin zamanına kadar gidiyor. Çok mühim bir kelime...
Çeşitli izahlar var. Ama o uzun teferruatı bir tarafa bırakacak
olursak, Arapçada dışarıdan gelme bir kelime değil. Dışarıdan
gelen bir kelime olsa, ucme olduğu için gayr-i münsarif olur diyor
alimler.
Başındaki elif-lâm ta'rif olsa, o zaman yâ denildiği zaman "Yâ
Allah!" denmez, "Yâ eyyühallàh!" demek gerekir. Öyle denmediğine,
göre o değil. Böyle ince dilbilgisi izahları yaparak söylüyorlar.
"Allah" yaradanımızın ismi, ism-i alemidir. Bundan ne çıkar?..
Allah sözü başka bir varlığa söylenemez! Putlar için, kavimlerin
tapındığı başka varlıklar için söylenemez! Yâni putlar için,
insanların, kavimlerin tapındığı başka varlıklar için söylemenez!
Sadece vâcibül-vücûd olan Allah-u Teàlâ Rabbimiz, o isimle
isimlendirilir.
Başka varlıkların isimleri, meselâ tanrı diyebilirler; Lât, Uzza,
Menât vs. insanların tapındığı şeylerin başka isimleri olabilir. O
isimler ayrı... Ama Allah kelimesi, tarihi çok derinlere giden bir
muhteşem kelimedir. Onu İngilizce god kelimesiyle, veya Almanca
got gelimesiyle veya Fransızca dio kelimesiyle karşılamak ve
tercüme etmek de çok yanlış olur! Çünkü o kavimler, god sözünü,
got sözünü, dio sözünü düşündükleri zaman onların hatırına başka
şeyler gelir. Binâen aleyh Allah sözünün delâlet etmediği başka
şeyler hatıra geldiği için Allah sözünün tercümesi olmaz Allah
sözü Allah diye tercüme edilir.
Eskiden ezanı Türkçeleştirmeğe kalkışmışlar. Dini bilmeyen,
Arapça'yı bilmeyen, ilimde eksik olan kimseler, Allàhu ekber'i
"Tanrı uludur." diye tercüme etmişler. Olmaz! "Allah uludur" olur,
"Tanrı uludur" olmaz. Neden? Çünkü tanrı, eğer Hintlilerin taptığı
inekse, o zaman niye ulu olsun; ondan daha büyük fil var, zürâfa
var... Yâni öyle şey olmaz!Allah yerine tanrı kelimesi
kullanılamaz. Kullanılırsa, kâfi gelmez. Bunu bileceğiz. Ona göre
Allah kelimesini kullanacağız.
Başka hiçbir tanrıya Allah adı verilmemiş. Kavimlerin tapındığı
bâtıl putlara dahi hiç bu isim verilmemiştir. O bakımdan bunun
ayrıca böyle olduğunu bilmek çok önemli oluyor.
"Mürteceldir; yâni irticâlen ve Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne
verilmiş, sırf ona mahsus bir isimdir." diyor alimler. Gayr-i
müştaktır, yâni bir başka yerden çıkmış değildir. İmam Fahreddin
Râzî de öyle demiş: "Lâfza-i celâl..." Allah sözüne, kelimesine
lafza-i celâl derler. "Lâfza-i celâl ism-i alemdir, müştak
değildir. Bütün eski usül alimleri, fakihler bu kanaate
varmışlardır." diye söylüyorlar. Demin anlattığım sebeplerle böyle
izah ediyorlar.
f. Rahmân ve Rahîm Kelimeleri
( ) Rahmân kelimesi, bu da has isimdir. Allah-u Teàlâ'ya has, yâni
Allah-u Teàlâ'ya mahsus bir isimdir. Aslında rahime- yerhamu,
merhamet etmek sıfatından geliyor ama eğer o sıfat gàlib halde
ise, çoksa o zaman sıfat-ı gâlibe, böyle ism-i has olur. Galebe,
çok artınca, yâni o mânâ çok kuvvetli olunca isim olarak
kullanılır.
Rahmân böyle bir sıfattır. Yâni sıfat olmasına rağmen isim haline
gelmiştir ve insanlardan, mahlûklardan hiçbirisine Rahman denmez.
Sadece Allah'a Rahman denilir. Çünkü merhameti o kadar çoktur, o
kadar gàlibtir, o kadar mukayese kabul etmez miktardadır ki, ondan
dolayı Rahmanlık sadece Allah-u Teàlâ Hazretlerine lâyıktır. Sırf
onun için kullanılır. Öyle kullanılmıştır. Başkası için de
kullanılmamıştır, hiç kullanılmışı yoktur dilde. Demek ki, Allah-u
Teàlâ Hazretleri'ne mahsustur o söz.
( ) Rahîm kelimesi, yine rahime-yerhamü fiilinden sıfat-ı
müşebbehe veyahut mübalağa-i ism-i fâildir. Yâni çok merhamet
eden. Ama bu insanlar için kullanılır. Çok merhamet edici
demektir. Mânâsı Rahman'dan daha aşağıda olduğundan, dar
olduğundan Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarından biridir, Allah'tan
başkası için de kullanılabilir. Nitekim, Tevbe Sûresi'nin bir
ayetinde de Peygamber Efendimiz'i anlatırken, Allah-u Teàlâ
Hazretleri;
(Lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm azîzün aleyhi mâ anittüm
harîsün aleyküm bil-mü'minîne raûfur-rahîm.) [Andolsun size
kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya
uğramanız ona çok ağır gelir.] O Muhammed-i Mustafâ, habîbullàh,
rasûlüllàh size çok düşkündür. Mü'minlere çok merhamet edicidir,
çok re'fetlidir, yumuşak kalplidir; onları çok sever, onlara çok
merhamet eder." buyurmuştur.
Şimdi, tabii, burda yine anlatmak istediğim, söylemek istediğim
bir husus var. Rahman'la, Rahim arasındaki fark nedir? Allah-u
Teàlâ Hazretleri'nin rahmanlığı ezeldendir ve ebede doğru
yaygındır. Bütün varlıklara şâmildir. Böyle bir şey hiçbir
yaratığa ait olamadığından, bu sadece Allah için kullanılıyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri Rahmanlığının eseri olarak bütün
yaratıklara lütfetmiştir. Ezelden, vehbî olarak, yâni hiç kimsenin
kesb ü ihtiyârıyla değil, sırf onun rahmanlığıyla.
Meselâ Allah bizi niçin insan yarattı? Bu bizim ihtiyarımızla
değil, kesbimizle, çalışmamızla değil. Ağacın ağaç olması, taşın
taş olması; onların arasından bizim seçilip de insan olmamız,
bizim çalışmamıza bağlı değildir. Onun Rahmanlığı, ezelden...
Ama rahimlik kulun kesbine, ameline bağlıdır. Çalışırsa, Allah'ın
rahmetine mazhar olur. O bakımdan "Allah-u Teàlâ Hazretleri
rahmânüd-dünya ve rahîmül-ahireh." denmiştir. Başka rivayetler de
var. Yâni dünyada mü'min-kâfir, hepsine merhamet ediyor, rızık
veriyor. Mahlûku olduğu için bir takım ikramlarda bulunuyor. Kâfir
olsun, müşrik olsun veriyor. Ama ahirette sadece mü'mine verecek,
hak edene verecek, amelinin karşılığı olarak verecek. İşte o
ahiretteki verişi rahimliğinden; ama evvelden, ezelden takdir
buyurduğu şeyler Rahmanlığından.
Demek ki Rahmanlık, kâfirlere ve diğer bütün varlıklara,
müşriklere, diğer canlılara, cansızlara... hepsine birden
olduğundan, umûmî olduğundan, bu kadar umûmî bir merhamete hiçbir
varlık sahib olamadığından, Rahmanlık Allah'a mahsustur. Ama
Rahimlik, merhametlilik insanlarda da kendi çapında, kendi
miktarında olabiliyor.
Şimdi bunların tercümesini yapmaya kalktıkları zaman, Allah-u
Teàlâ Hazretleri'ni tanrı diye tercüme etmek doğru olmaz. Evet
Allah tanrıdır, çünkü ma'buddur, ibadet ediliyor. Ama ma'budlar,
ibadet edilen varlıklar; insanların kimisi Allah'a ibadet etmiş
de, kimisi de maalesef Allah'tan gayrı yalan yanlış şeyleri ma'bud
sanmış ibadet etmiş. Onlar da ma'bud ediniliyor, tanrı deniliyor.
Demek ki Allah kelimesini karşılamıyor, Allah kelimesinden farklı.
Arapçada da öyledir. Arapçada tanrı kelimesinin karşılığı
ilâh'tır. Ama Allah kelimesinin karşılığı Türkçede tanrı olamaz;
Allah diye tercüme etmek lâzım. Çünkü başka türlü söylersek mânâ
ifade edilmemiş olur.
Fransızcada da böyledir, Almancada da böyledir, İngilizcede de...
O kelimeler Allah'ı ifade etmez. O kelimeyi sorduğunuz zaman o,
saçları uzun, sarışın Hazret-i İsâ'yı düşünür. Veya daha başka bir
şeyi düşünür. Demek ki medlûlu, zihindeki kavramı tam ifade
etmediğinden Allah demek lâzım.
Rahmanlığı; esirgeyici diyorlar, bağışlayıcı diyorlar, acıyıcı
diyorlar. Bunlar da karşılığı olamaz. Bunu uzun uzun izah etmiştir
alimler. Çünkü Türkçede esirgemek bir şeyi kıskanıp da vermemek,
mahrum etmek mânâsına da gelir. Meselâ, "Benden niye bir selâmı
bile esirgedin?" derler. Yâni niye vermedin, niye cimrilik yaptın
mânâsına. Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne esirgeyici dersek o zaman
tam ters bir mânâ çıkmış oluyor. Rahmanlığı değil de sanki
cimrilik isnad edilmiş gibi oluyor. "Esirgemek" doğru olmuyor,
Rahman diyeceğiz.
Acıyan... Acımak da işte, "Kolum acıyor, başım acıyor, dizim
acıyor..." filân diyoruz. Yâni ağrısı olmak mânâsına da geliyor. O
da uygun değil.
Binâen aleyh, bizim ecdâdımız "yarlıgayıcı" demiş. "Rahmetinle
yarlıgagıl yâ Ganî!" diye geçiyor biliyorsunuz. Yarlıgamak
Süleyman Çelebi tarfından kullanılmış. Ne demek? O da yâr
kelimesinden, dost kelimesinden geliyor Farsçadan. Yâni yar
muamelesi, dost muamelesi yapmak. Yâni dostça, severek muamele
etmek demektir. Eh biraz, yâni yar muamelesi yapmak, yarlıgamak
biraz oluyor ama, o da isim değil sıfat... O bakımdan tam ifade
etmiyor.
Sonra, "Rahmân ve Rahîm olan" desek, "Önce değildi de, sonradan mı
oldu?" diye bir zorluk çıkıyor, tam ifade etmiyor. Acımak uygun
olmuyor...
Demek ki Rahmân'ın ne olduğunu öğreneceğiz. Sırf Allah'a mahsus,
çok engin bir merhamet ifade ettiğini, her varlığa merhametinin
çokluğunu anlayacağız. Almanlar ............ diye böyle bir ifade
kullanıyorlardı. Yâni herkese karşı böyle sevgi, merhamet duyan
filân... Biraz böyle uzun açıklamışlar.
Demek ki Rahman'ı Rahman olarak ezberleyeceğiz. Allah'ı Allah diye
kullanacağız. Yerine ötekiler tutmuyor, tam karşılamıyor. Rahim
de, merhametli mânâsına bir sıfattır.
Demek ki rahmeti mü'mine, kâfire ezelden şâmil olan, hepsine
erişmiş olan Rahman ve mü'minleri de ahirette itaat ettikleri
için, yolunda gittikleri için, yaptıkları işleri kendi rızası için
yaptıkları takdirde mükâfatlandıracak olan Allah'ı düşünerek,
insan besmeleyi çektiği zaman, işe öyle başlamış oluyor. O halde
bu, besmeleyi çekerek her işe başlamak çok önemli bir husus
oluyor.
Bu mânâları düşüne düşüne, inşaallah Bismillâhir-rahmânir-rahîm'i
bundan sonra böylece zevkle okuyalım inşaallah...
g. Şeytandan Allah'a Sığınılması
Kur'an-ı Kerim'e başlanırken bir de biliyorsunuz ezü çekiliyor. O
da bir ayet-i kerimede Allah'ın emridir bize:
(Ve izâ kara'tel-kur'âne festeiz billâh) "Kur'an-ı Kerim'i
okuduğun zaman Allah'a istiàze et. (Mineş-şeytànir-racîm) Yâni
racîm olan şeytanın şerrinden Allah'a sığın!" buyruluyor.
Çünkü ne olabilir? İnsan ya Allah'ın rızasını kazanmak için iş
yapar, ya da şeytana uyar. Şeytanın kandırmasıyla günah olan,
haram olan, yanlış olan bir işi yapar. O bakımdan şeytana uymamayı
da, şeytana tapınmamayı, şeytanın yanlış vesveselerine aldanmamayı
da düşünmesi lâzım bir insanın.
Onun için ezü-besmele çekmemiz lâzım. Yâni Allah'a şeytandan
sığınmak lâzım. Rahmetinden koğulmuş, tard edilmiş, huzurundan
atılmış o şeytandan Allah'a sığınmak lâzım. Çünkü insanları
kandırmak için uğraşan bir varlık ve rahmeti engin olan, merhameti
engin olan; kullarını da ahirette, mutì kullarını, mü'min
kullarını mükâfatlandıracak olan Allah'ın o mükâfatını düşünerek,
ezelde bize ihsan ettiğini lütuflarını, nimetlerini düşünüp şükür
dolu olarak; ahiretteki mükâfatları da kaçırmamayı, azaba
uğramayıp, aksine lütfa ermeyi düşünerek bir işi yapmayı sağlayan
bir ibare olmuş oluyor bu Bismillâhir-rahmânir-rahim... Yâni insan
okudukça, derin derin düşündükçe besmeleye karşı muhabbeti daha
çok artıyor.
İnşaallah besmele bundan sonra gözümüzün önünde daha çok bulunsun.
Her işimizi bu mânâları düşünerek yapmaya gayret edelim! Allah-u
Teàlâ Hazretleri her işi rızâsına uygun yapmayı cümlenize,
cümlemize nasib eylesin...
h. Besmele Duası
Ben bu sohbetimde böylece, besmelenin ne kadar mühim olduğunu, ne
kadar derin anlamı olduğunu kırık dökük cümlelerimle anlatmış
oldum.
Bir de bu sohbetimin sonunda Hocamız cennet-mekân Mehmed Zâhid
Kotku Hazretleri'nin, biliyorsunuz, bize hadis-i şeriflerden,
Kur'an-ı Kerim ayetlerinden topladığı Evrâd-ı Şerife'si, bir
kitabı vardır. Sabahları okuruz. Kardeşlerimiz her zaman okurlar.
Orada bu Bismillâhir-rahmânir-rahîm'le ilgili salı günü evradı
arasında çok güzel bir dua var:
"Yâ Rabbi!" diyor, "Ben senden şu duamda zikrettiğim, istediğim
şeyleri bismillâhir-rahmânir-rahîm'in hürmetine, azametine,
celâline, cemâline, kemâline, heybetine, menzilesine, kuvvetine,
ceberûtuna, ululuğuna, senâsına, bahâsına, kerâmetine,
saltanatına, bereketine, izzetine, kuvvetine, kudretine dayanarak
istiyorum!" mânâsına, güzel bir, çok duygulandırıcı bir dua. Onu
okuyarak sohbetimi tamamlamak istiyorum.
Kur'an-ı Kerim tefsirine böylece bu akşam Bismillâhir-rahmânir-rahîm'in
izahıyla başladık. Allah-u Teàlâ Hazretleri bu tefsir izah
sohbetlerimizde bizi tevfîkàt-ı samedâniyesine mazhar eylesin...
Bu işi sonuna kadar tamamlamayı ihsân eylesin... Bunu diliyoruz ve
daha başka lütuflarını diliyoruz ve onun için Hocamız'ın öğrettiği
bu duayla sohbetimi bitirmek istiyorum:
Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Allàhümme innî es'elüke bihakki bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bi
hürmeti bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bifadli bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve bi azameti bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bicelâli bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve bicemâli bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bikemâli bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve biheybeti bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bimenzileti
bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bimelekûti bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve biceberûti bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bikibriyâi
bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bisenâi bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve bahâi bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bikerâmeti bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve bisultàni bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bibereketi bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve biizzeti bismillâhir-rahmânir-rahîm, ve bikuvveti bismillâhir-rahmânir-rahîm,
ve bikudreti bismillâhir-rahmânir-rahîm, en yüveffikanâ liitmâmi
tefsîril-kur'ânil-kerîm.
Yâ ilâhenâ! İrfa' kadrenâ, veşrah sudûrenâ, ve yessir umûrenâ,
verzuknâ min haysü lâ yahtesib. Bifadlike ve keremike yâ men hüve
kâf hâ yâ ayn sâd, hâ mîm ayn sîn kàf... Ve nes'elükellàhümme
bicelâlil-izzeti ve celâlil-heybeti ve ceberûtil-azameh. En
tec'alenâ min ibâdikes-salihîn. Ellezîne lâ havfun aleyhim ve lâ
hüm yahzenûn, birahmetike yâ erhamer-râhimîn...
Ve en tüsallî alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ
muhammed, birahmetike yâ erhamer-râhimîn. Allahümme innâ nes'elüke
minel-hayri küllihî, ve nezü bike mineş-şerri küllihî.
Allahümerham ümmete muhammeden rahmeten âmmeh...
Rabbimiz, ümmet-i Muhammed'e lütfuyla keremiyle muamele eylesin...
Bizi dünyanın ve ahiretin her türlü hayırlarına bu dua berekâtıyla,
lütfuyle, keremiyle, habîb-i edîbi hürmetine nâil eylesin... Hem
dünyada, hem ahirette aziz ve bahtiyar eylesin...
Sevgili ve değerli Akra ve Ak-Televizyon izleyicileri, esselâmü
aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
13. 10. 1998 - ALMANYA
|