|
11.
04. 2000 AKRA TEFSİR SOHBETİ (Bakara: 148 - 150)
Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
Ak-Televizyon ve Ak-Radyo izleyicileri ve dinleyicileri!.. Allah'ın selâmı,
rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Bu hac seyahati dolayısıyla rahatsızlıklar
olduğu için, ses kısıklığı, öksürük vs. durumu dolayısıyla geçen hafta
konuşamamıştık.
Geçen hafta
yapamadığımız konuşmayı şimdi yapıyoruz. Kaldığımız ayet 148. ayetin başı; onu
okuyalım. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Ve liküllin
vichetün hüve müvellîhâ festebikul-hayrât, eyne mâ tekûnû ye'ti bikümüllàhu
cemîà, innallàhe alâ külli şey'in kadîr.) (Bakara: 148)

(Ve min haysü
haracte fevelli vecheke şatral-mescidil-harâm, ve innehû lel-hakku min rabbik,
ve mallàhu bigàfilin ammâ ta'melûn.) (Bakara: 149)

(Ve min haysü
haracte fevelli vecheke şatral-mescidil-harâm, ve haysü mâ küntüm fevellû
vücûheküm şatrahû liellâ yekûne lin-nâsi aleyküm hücceh, illellezîne zalemû
minhüm felâ tahşevhüm vahşevnî ve liütimme ni'metî aleyküm ve lealleküm tehtedûn.)
(Bakara: 150)
Şimdi bunların
izahını, dilimizin döndüğünce bunlar üzerinde sohbetimizi yapalım:
a. Herkesin Bir
Kıblesi Var
148. ayet-i kerime,
daha önceki ayet-i kerimelerde başlamış bulunan kıblenin tahvili konusu üzerinde
devam ediyor.
(Ve liküllin
vichetün hüve müvellîhâ) "Herkesin bir yönelişi vardır, yöneldiği yön
vardır; o ona yönelir. O kişi, o millet veya o kavim, o kavmi teşkil eden kişi
ona yönünü döndürür."
Vicheh, fi'leh
vezninde, çeşit bildiren bir masdar oluyor; yâni şöyle bir başka çeşit dönüş
mânâsına... Bir de kıble gibi dönülen yön mânâsına geliyor. "Herkesin bir
yöneliş biçimi vardır, veya yöneldiği kıble vardır." demek oluyor.
Başka bir kıraatte
de, (Ve likülli vichetin hüve müvellîhâ) olarak okunuyor, yâni külli
kelimesi vichetün'e izafe edilmiş.
Herkesin bir
yöneldiği taraf var, yön var, kıble var; her millet bir tarafa yöneliyor.
Kudüs'te Kubbetüs-Sahrâ denilen kutsal kaya var. Hazret-i Ömer'in üzerine kubbe
bina ettiği mukaddes yer. Mescid-i Aksâ'nın önündeki meydanda olan bir şey.
"Yahudiler Sahrâ'ya yönelirler." diyor kitaplar. Hristiyanlar da doğuya
yönelirler. Her kavmin böyle bir yöneldiği taraf vardır. Bir mânâ bu.
Diğer bir mânâ, "Her
bir kavmin bu yönelme konusunda, kıbleye dönme konusunda bir tutumu vardır; bir
heyeti, bir hali vardır." şeklinde izah ediliyor.
Üçüncü bir mânâ da,
"Her müslümanın kıbleye, bulunduğu yerden bir yönelme şekli ile yönelmesi lâzım
gelir." mânâsı da var. Hitap müslümanlaradır. Kuzeydeki müslümanlar,
Medine'dekiler güneye dönecekler. Yemen'deki müslümanlar Kâbe kuzeyde kaldığı
için kuzeye dönecekler. Doğudakiler Kâbe batıda kaldığı için batıya
yönelecekler. "Her bir müslümanın kıble konusunda yöneleceği taraf vardır."
mânasına hitap müslümanlaradır, anlatım müslümanları anlatıyor diyenler de var.
Müslümanlar,
hristiyanlar, yahudiler kasdedilmiştir diyenler olduğu gibi, böyle diyenler de
var.
"Burdaki hüve, o
kişiye delâlet eden bir zamirdir." diyenler de var; "Burdaki hüve Cenâb-ı Hakk'a
râcî olur, burdaki hüve'den maksad Cenâb-ı Hak Teàlâ'dır." diyen müfessirler de
var. O zaman, "Her bir kavme Cenâb-ı Hak kıblelerinin neresi olduğunu beyan
eylemiştir, o yöneltmiştir." mânâsına gelir.
Bütün kavimlerin
aslında asıl kıblesinin Kâbe-i Müşerrefe olması lâzım! Çünkü:

(İnne evvele
beytin vudıa lin-nâsi lellezî bibekkete mübâreken ve hüden lil-àlemîn.)
Yeryüzünün en şerefli, en eski, en mübarek, en muazzam, en şerefli mescidi
Kâbe'dir. Herkesin oraya dönmesi lâzım!
Sonuç itibariyle
ister kasdedilenler bütün kavimler olsun, herkes yönünü bir tarafa çevirmiş
yöneliyor; veya Cenâb-ı Hak herkese şu tarafa yönelin demiş ama, kimisi o sözü
dinliyor, kimisi dinlemiyor; (Festebikul-hayrât) "Siz hayırlara
yarışarak, koşarak gidiniz! Ey mü'minler, siz başka kavimlerin itaatsizlikleri
gibi, inatları gibi ters duygulara kapılmayın; hayırda yarışın, hayırları,
sevapları işlemeğe gayret edin!"
(Eyne mâ tekûnû
ye'ti bikümüllàhu cemîâ) "Siz insanlar her nerede olursanız olun, Cenâb-ı
hak hepinizi topluca bir araya getirir. Yâni sizi ahirette, mahşer yerinde
huzuruna toplayacaktır ve hepinizi yaptığınızdan dolayı hesaba çekecektir. Kim
hayırlara koşarsa, yaptığı hayırlardan dolayı mükâfâtlandıracaktır; itaat
etmeyenleri de, huzuruna geldiği zaman cezalandıracaktır. (İnnallàhe alâ
külli şey'in kadîr) Hiç şüphe yok ki Allah-u Teàlâ hazretleri her şeyi
yapmağa sonsuz derecede kudret sahibidir, muktedirdir; hiçbir mânî, hiçbir
imkânsızlık bahis konusu değildir."
Binâen aleyh,
insanların kıble konusunda böyle çeşitli tutumları var; kimisi kıbleyi kabul
ediyor, kimisi reddediyor, kimisi dedikodu yapıyor, kimisi itaat ediyor... Ama
itaat edenlerin en başında ve en Allah'ın seveceği tarzda itaatini isbatlamış
olan Peygamber-i Zîşânımız'dır. Çünkü ilkönce Beytül-Makdis'e doğru dönülmesini
Cenâb-ı Mevlâ emredince, emre itaat etmiş, o tarafa dönmüş; ondan sonra öbür
tarafa dönün deyince, o tarafa, Kâbe-i Müşerrefe tarafına dönmüş. Gönlü başından
beri Kâbe'yi sevdiği halde, Allah "Kudüs'e dönün!" dediği zaman, Kudüs'e
dönmekte tereddüt etmemiş.
Bu bir büyük itaat
ve ihlâs ve Cenâb-ı Hakk'ın emrine anında imtisâlin güzel bir misâli. Bütün
ümmetlerin öyle yapması lâzım!.. Yahudilerin de, hristiyanların da aynı itaati
göstermesi gerekirdi. Tabii Cenâb-ı Hak hepsini huzurunda toplayacak, hepsine
amelinin karşılığında yapacağı muameleyi kendisi biliyor. Cezalandırılacağı
cezalandıracak, mükâfatlandırılacağı mükâfatlandıracak.
b. Yönünü Mescid-i
Haram'a Çevir!
149. ayet-i kerime
te'kîden, kuvvetlendirmek için, tereddütleri izâle etmek için, zihinlerde
herhangi bir soru kalmasın diye, yine kıble konusunda:

(Ve min haysü
haracte) "Ey Rasûlüm, nereye çıkarsan çık, (fevelli vecheke şatral-mescidil-harâm)
yönünü Mescid-i Haram tarafına döndür!"
Bu daha önceki
ayet-i kerimelerde de yakın kelimelerle geçmişti. Peygamber Efendimiz SAS,
gökyüzüne bakıp da, gönlünden kıblenin değiştirilmesini Cenâb-ı Hak'tan temenni
ederken, "Ey Rasûlüm, senin gökyüzüne bakışını görüyoruz. Haydi bakalım, bundan
sonra yönünü Mescid-i Haram tarafına çevir!" diye daha önceki ayet-i kerime
geçmişti. Burda te'kîden, kuvvetlendirmek için tekrar bildiriliyor. Çünkü bu
kıble değiştirilmesi önemli bir şey; herkes bunun Allah tarafından emredildiğini
kesin olarak bilsin, bir tereddüt olmasın diye...
"Nereye çıkarsan
çık, nereye gidersen git, yönünü kıbleye çevir!" Demek ki, sadece Mekke'de
otururken, sadece Kâbe'yi görebilen bir yerde dururken yönünü Kâbe'ye dön
denmiyor; Kâbe'nin görünmediği yerde de, yine yönünü Mescid-i Haram'a çevirmesi
emrediliyor; Peygamber Efendimiz'e ve bütün namaz kılan müslümanlara...
El-Mescidül-Haram,
Kâbe-i Müşerrefe'nin ortasında bulunduğu mukaddes, mübarek, büyük mescid.
Etrafında direkler, revaklar, katlar var... Kâbe'nin etrafında önce bir geniş
alan, meydan var; orada tavaf edilebiliyor, üstü açık... Ondan sonra kenarlarda
kubbeli kısımlar var. Daha gerilerde yine iki katlı binalar var. İşte bütün
burası, her tarafı, duvarlarıyla, kubbelerinin altlarıyla, dış kapısına kadar
kocaman alan ve Kâbe'nin etrafındaki tavaf edilen boşluk, ortasında Kâbe-i
Müşerrefe binâsının olduğu yer; her taraf hepsi birden el-Mescidül-Haram...
Ne demek el-Mescidül-Haram?..
Çok muhterem, Cenâb-ı Hakk'ın çok mübarek kıldığı mescid demek. İçinde
saygısızlık fiillerinin yapılmasının haram olduğu, her türlü saygı ve edebin
takınılması gereken mübarek yer demek. Onun için el-Mescidül-Haram diye geçiyor.
Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette böyle geçiyor.
El-Mescidül-Aksâ,
Kudüs'teki mescid; el-Mescidül-Haram, Mekke'deki mescid. Mekke'deki mescide
yönünü dönecek müslümanlar...
(Ve innehû lel-hakku
min rabbik) "Hiç şüphe yok ki, bu Kâbe'ye doğru yönelme olayı, muhakkak ki
senin Rabbinden sana emredilmiş, hikmet dolu, şek ve tereddüt edilmeyecek,
ittibâ edilecek bir emirdir, bir husustur. Bu hususta hiç şekke lüzum yoktur,
muhakkak bu böyledir
Burda (ve innehû
el-hakku) denmiyor (lel-hakku) deniyor. Başına le gelince bir
kelimenin, te'kid mânâsı vardır, kuvvetlendirme mânâsı vardır. Bir sözün
muhakkak öyle olduğunu gösterir. Yâni, "Bu kıblenin Kâbe'ye döndürülmesi, namaz
kılarken insanların oraya dönmesi, Cenâb-ı Hak tarafından mü'minlere emredilmiş,
hikmetli ve kesin bir emirdir." demek. Hem hikmetli mânâsına geliyor, hak
kelimesinin içinde bu mânâ var; hem de muhakkak böyle olduğu, tereddüte mahal
olmayan, çok açık seçik bir gerçek olduğu beyan edilmiş oluyor.
(Ve mallàhu
bigàfilin ammâ ta'melûn) "Ey mü'minler, ey insanlar, Cenâb-ı Hak sizin
yaptıklarınızdan aslâ ve kat'â, kesinlikle habersiz değildir, gàfil değildir,
bilmiyor değildir; hepsini çok çok güzel görüyor." Yâni itaat edenlerin
itaatlerini görüyor, itaatli kullarını seviyor; itaat etmeyenlerin de
oyunlarını, hilelerini, madrabazlıklarını, düzenbazlıklarını, inatçılıklarını,
maddiyatçılığını, hangi duygulanrla bu edepsizliği yapıyorsa, o edepsizliğinin
sebebini biliyor. Onun da tabii karşılığını verecek.
Hattâ bu sondaki
(ta'melûn) kelimesi, bir kıraette de, Ebû Amr kıraetinde, (ya'melûn)
tarzında gelmiş. O zaman, "Onların işlediklerinden Allah gàfil değildir. Yâni
kıbleyi kabul etmeyen, emri tutmayanların yaptıklarından gàfil değildir." demek
oluyor. Muhalefet edenler hakkında bir tehdit mânâsı taşıyor.
c. Kıblenin
Değişmesinin Hikmeti
150. ayet-i kerimeye
geliyoruz. Bu kıble ilgili konunun emirlerini ihtivâ eden, bu konu ile ilgili
sonuncu ayet-i kerime:

(Ve min haysü
haracte) "Nereye çıkarsanız çıkın, nereden sefere çıkarsanız çıkın, nerede
olursanız olun..." Haysü kelimesi yer bildirir, zaman bildirir. Burda çıkmak
fiili bahis konusu olduğu için ve Kâbe'nin mekânı önemli olduğu için, "Her
nereye çıkarsanız" demek. Zaman mânâsı bahis konusu değil burada.
"Her nereye doğru
sefere çıkarsanız çıkın..." Yâni Mekke'de değil de, dünyanın başka yerinde de
olsanız, uzak seferlere de çıksanız; harb için, yolculuk için, ticaret için
gittiğiniz yerlerde de, bulunduğunuz yerlerde de... (Fevelli vecheke şatral-mescidil-harâm)
"Ey Rasûlüm yönünü, yüzünü sen Mescid-i Haram tarafına döndür!" Bunun altında
yatan mânâ, "Namaz kılan bütün müslümanlar da yönlerini namazlarında Kâbe-i
Müşerrefe'ye döndürsünler!" demek.
Zaten arkasından,
müslümanlara da aynı emir geliyor: (Ve haysü mâ küntüm fevellû vücûheküm
şatrahû) "Ey müslümanlar, nerede olursanız olun, siz de yüzlerinizi,
yönünüzü onun tarafına, Mescid-i Haram tarafına çevirin!"
İşte onun için biz
de Türkiye'de de olsak, Almanya'da da olsak, Avustralya'da da olsak, namaz
kılacağımız zaman, "Kâbe ne tarafta? Mekke ne tarafta?.." diye coğrafyayı
düşünüyoruz, yönleri düşünüyoruz, dünyanın konumunu, durumunu düşünüyoruz; inci
ince hesapla, pusulaya bakarak, haritaya bakarak, Allah'ın emrini tutalım diye
yönümüzü o tarafa çeviriyoruz.
Şimdi Cenâb-ı Hak
Teàlâ üç defa, nerede olursa olsun yönünü Kabe-i Müşerrefe'ye çevirmeyi
emrediyor Peygamber Efendimiz'e... Tabii bunun birinci mânâsı: "Bu iş artık çok
kesin, tereddüt edilecek bir tarafı yok, önemli bir şey, Kudüs'e doğru değil,
bundan sonra Kâbe-i Müşerrefe'ye dönülecek!" mânâsına kesinlik ifade ettiği
muhakkak. Daha başka nice nice hikmetleri olduğunu tefsir kitapları yazıyor.
Hikmetlerinin bazısı
bu ayet-i kerimede bize açıklanıyor: (Liellâ yekûne lin-nâsi aleyküm hücceh)
Li, şu sebepten demek; sebep bildiren bir harf bu, kelimelerin başına geliyor.
Fiillerin başına gelir, isimlerin başına gelir; "için" mânâsına gelir. "İnsanlar
için, sizin aleyhinize kullanacakları bir delil, bir belge olmaması için."
Şimdi Kâbe'nin neden
namazda kıble edildiğini böyle beyan buyuruyor: "Sizin aleyhinizde
kullanacakları bir belge olmasın diye."
Buradaki insanlardan
maksad, bir kere yahudiler ve hristiyanlardır. Allah-u Teàlâ Hazretleri
Peygamber Efendimiz'e, Kudüs'e yönelik namaz kılmasını emrettiği zaman,
gevezelik ediyorlardı, tenkid ediyorlardı. Halbuki bilseler, o emri veren
Rableri... Onların da, bizim de Rabbimiz olan Allah-u Teàlâ Hazretleri
emrediyor. O zaman, dînî konularda böyle edepsizliğe kalkışmamaları lâzım
gelirdi tabii.
Diyorlardı ki:
"--Muhammed hem
bizim yahudiliğimizi, hristiyanlığımızı tenkid ediyor, hem de bizim Kudüs'ümüze
dönüyor..."
Bir kere sizin
nerden Kudüs'ünüz oluyor, Peygamber Efendimiz'in Kudüs'ü, müslümanların Kudüs'ü,
mü'minlerin Kudüs'ü... Niye siz sahip çıkıyorsunuz da, ötekileri dışlamağa
çalışıyorsunuz?.. O mantık yanlış.
İkincisi: Allah-u
Teàlâ Hazretleri ne emrederse, Peygamber Efendimiz onu yapıyor; samîmiyetini
görsenize!.. Bakın, o tarafa dönün dediği için dönüyor; kasdı garazı yok, size
bir düşmanlığı yok, Allah'ın hak peygamberi... "Kudüs'e dönün!" dendiği için
dönüyor. Sizin yanlışlarınız olduğu için, Allah da o yanlışları size
bildirmesini ona emrettiğinden, yanlışları da söylüyor. Ne diye siz de yanlışlık
yapıyorsunuz, ne diye Allah'ın dinini değiştirdiniz?.. Ne diye Hazret-i İsâ'nın
hakîkî konumunu anlayamıyorsunuz?.. Ne diye Hazret-i Mûsâ'nın emirlerini
tutmuyorsunuz?.. Ne diye onları eğip büküp, değiştiriyorsunuz?.. Elbette
söyleyecek.
Zâten Mûsâ AS olsa,
kendisi söyler. Zâten İsâ AS olsa, kendisi söyler. Allah onun için Peygamber
Efendimiz'e söylemesini emrettiğinden, söylüyor. Onların bu meseleyi anlaması
lâzımdı. Hattâ Kudüs'e dönmesinden, samimiyetini daha iyi anlamaları lâzımdı.
"Evet, bak bizi tenkid ediyor ama, yine de Allah'ın emrine bağlı olduğundan
Kudüs'e dönüyor." demeleri lâzımdı.
Bir kere bu
dedikoduların önü kesilmiş oluyor Kâbe'ye dönülünce. Ama tefsir kitapları bir
başka hususu anlatıyorlar. Hattâ yerini de gösteriyor bazı tefsir kitapları. Bu
Ahd-i Kadîm'in, yâni Tevrat'ın Eş'iyâ kitabında, Kitab-ı Eş'iyâ'da, Mekke'nin
istikbalini anlatan ayetlerde işaret ediliyor ki: "Ahir zaman peygamberi geldiği
zaman, kıbleyi Mekke'ye çevirecek!"
Onu Cenab-ı Hak
işaret ediyor: "Kudüs'e doğru dönüp dururken, işte sizin kitabınızda da önceden
yazıldığı gibi, sizin de bildiğiniz gibi, tahmin ettiğiniz gibi, hak peygamber
olduğundan, hakîkî ahir zaman peygamberi olduğundan, bak işte orada vaad
edildiği üzere, kıbleyi de Kâbe tarafına döndürdü."
Çünkü Kâbe, Hazreti
İbrâhim AS'ın yeniden bina ettiği, amma tâ öncelerden esası, temelleri olan,
dünyanın en eski mescidi, en mukaddes yeri... İşte onu da görünce, yahudilerin
derhal mü'min olmaları lâzımdı. "İşte tamam, bizim Ahd-i Kadîm'de, Tevrat'ta,
kitabımızda yazıldığı şekilde kıbleyi de değiştirdi. Demek ki bu hakîkî ahir
zaman peygamberiymiş!" demeleri lâzımdı.
Öyle yapmasaydı, bu
sefer de: "Bu ahir zaman peygamberi olsaydı, kıbleyi değiştirirdi. Bak
değiştirmiyor!" diyeceklerdi. İşte artık o söz söylemelerinin, tenkid
etmelerinin önü de kesilmiş oldu. Onlara da bir belge verilmiş oldu. Yâni gelen
zât, ben ahir zaman peygamberiyim diyen zât, hakikaten o mu, yoksa bir iddiacı
mı?.. İşte bak hakikaten o; çünkü sizin kitabınızda evsafı söylenen şekilde
çıktı ve yapacağı işleri de yaptı.
(Liellâ yekûne
lin-nâsi aleyküm hücceten) "Ey mü'minler! Öteki insanların, yâni yahudilerin,
ehl-i kitabın sizin aleyhinizde kullanacağı, bir delil, yürüteceği bir tenkid
mantığı kalmasın diye bu... Artık iyice ağızlarını kapatmak için, tenkit edecek
bir laf bulamamaları için ve gerçeği tam görmelerini sağlamak için." Bir de
âhirette tabii, "Ben size gerçekleri işaret ettim, gösterdim, niye uymadınız?"
diye aleyhlerine delil olacak. Cenab-ı Hak onları cezalandırmakta bunları bahis
konusu edecek.
Bu kadar âşikâr
delillerden, belgelerden sonra, ahir zaman peygamberi buymuş diye, iman edip
etrafında toplanmaları lâzımdı. Musa AS'a iman ettikleri gibi, Peygaber
Efendimiz'e de iman etmeleri lâzımdı. İsâ AS'a iman ettikleri gibi,
hristiyanların da Peygamber Efendimiz'e iman etmeleri lâzımdı. Ama yapmadılar.
Yapmayanlar nedir? Zalimlerdir. (İllellezîne zalemû minhüm) "Onlardan
zulmedenler müstesnâ..." Yâni, gerçekleri gördüğü halde kabul etmiyor da yola
gelmiyorsa, o insan zalimdir. İşte o zalimler müstesna... Hem görüyorlar, hem
anlıyorlar, hem de çocuklarını bilir gibi kesin olarak biliyorlar. Gene de tâbî
olmuyorlar. O zaman bunların yaptıkları nedir?.. Haksızlıktır, adaletsizliktir,
zulümdür, hakka suikasttır, hakkı desteklememektir; elbette cezalandırılacak.
Müslümanlar böyle
kıbleyi Allah'ın emretmesi üzerine, çevirmesi üzerine Kâbe'ye dönmeye
başladılar, ötekiler de ileri geri konuştular. Müşrikler de konuştu. Peygamber
Efendimiz Kâbe'ye dönme âyetini okuyunca, müşrikler dediler ki: "Bakın, Muhammed
Kâbe'ye döndü, İlkönce Kudüs'e doğru dönüyordu, şimdi Kâbe'ye döndü; yavaş yavaş
geriye doğru dönüyor. Tamam, bizim çizgimize gelecek, bizim hizamıza gelecek,
işte bizim haklılığımız ortaya çıkacak!" dediler.
Onların da böyle
söylemelerine hiç meydan kalmıyor artık. Çünkü, "Siz İbrâhim AS'ın Kâbe'sini
seviyorsanız, işte o Kâbe'ye dönmüş peygamber; siz de ona tâbi olun!" Yâni daha
önceden dırdır ediyordunuz. "Hem İbrâhim AS'ın torunuyum diyor, hem İbrâhim
AS'ın dini olan haniflikten bahsediyor, ben ona bağlıyım diyor, hem de Kudüs'e
dönüyor, Kâbe'yi bırakıyor; olur mu?" falan diyenlerin de artık tenkitlerinin
önü kesilmiş oluyor. Bunların kesilmesi için:
(Liellâ yekûne
lin-nâsi aleyküm hüccetün) "Ey mü'minler, müslümanlar öteki o insanların
sizin aleyhinize söyleyecek böyle bir mantık yürütmesi imkânı, bir belgesi
kalmasın diye, bundan dolayı Cenab-ı Hak bu emri verdi. Onun için Kâbe'ye dönün!
O zalimler müstesnâ... Artık onlar ne söylerse söylesin, siz onlara aldırmayın!
(Felâ tahşevhüm) Onlardan korkmayın! Kâbe'ye dönün, onların dedikodusunu
veya daha başka bir tehlikesini nazar-ı dikkate almaktan uzak durun, korkmayın!
(Vahşevnî) Benden korkun!" Allah-u Teàlâ Hazretleri öyle emrediyor.
"Onlardan korkmayın, benim emrimi tutun, benden korkun! Kâbeye dönün!"
(Ve liütimme
ni'metî aleyküm) "Ben bunu insanların, sizin aleyhinizde delil yürütme
imkânı kalmasın diye yaptım. Kıbleyi Kâbe'ye ondan böyle çevirdim. Bir de sizin
üzerinizde nimetimi tamamlamak için..." Tabii şerefli bir ümmet kıldı. Ahir
zaman Peygamberinin ümmeti oldular, en sevdiği Peygamberinin ümmeti oldular.
Kur'an-ı Kerim üzerlerine geliyor, iniyor. Kâbe de artık kıbleleri olunca, dînî
konudaki nimeti tamamlamış oluyor. "İşte o nimeti tamanlayayım diye, bu
değiştirmeyi yaptım. Onun için siz Kâbe'ye dönün!" diye emrediyor Allah.
(Ve lealleküm
tehtedûn.) "Tâ ki hidayet üzre hareket edesiniz diye... Yâni yanlış iş
yapmış olmayasınız, doğru olanı yapmış olasınız, Cenab-ı Hakk'ın razı olduğu
hidayet yolu üzerinde olasınız diye bu emri verdim. Bu Kâbe'ye dönme işini size
emrettim. Onun için bunu böylece tutunuz!" diye, Cenab-ı Hak Teàlâ bunun bir
nimet olduğunu muazzam bir nimet olduğunu ve insanların tenkitçilerinin ağzını
kapatacak bir davranış, bir emir olduğunu; ve doğru yolda müslümanların en
sevdiği şekilde yaşamalarını sağlıyacak tamamlayıcı bir emir olduğunu beyan
ediyor.
Şimdi bu 150. âyet-i
kerime ile konu burada bitiyor. Bundan sonraki âyet-i kerimeler:

(Kemâ erselnâ
fîküm rasûlen minküm yetlû aleyküm âyâtinâ ve yüzekkîküm ve yüallimül-kitabe vel-hikmete
ve yuallimüküm mâ lem tekûnû ta'lemûn.)(Bakara: 151)

(Fezkürûnî
ezkürküm veşkürûlî ve lâ tekfurûn.) (Bakara: 152)
151. ve 152. ayetler
birbirine bağlı. "Ben size peygamber gönderdiğim gibi, siz de beni zikrediniz,
şükrediniz, küfrân-ı nimette bulunmayınız!" mânâsına müstakil... Yâni 151. ve
152. âyet-i kerimenin bu kıble konusuyla ilişkisi yok... Ya da bazı müfessirlere
göre, bu (Kemâ erselnâ fîküm rasûlen minküm yetlû aleyküm âyâtinâ) âyet-i
kerimesi bu (lealleküm tehtedûn)'e mânâca bağlı... Her iki hususu
inşallah bir dahaki tefsir dersimizde anlatırız.
Ama artık Bakara
Sûresi'nin ikinci cüzünün birinci ve ikinci sayfasında, uzun uzun emirlerle
anlatılan kıblenin Kâbe'ye döndürülmesi hususu, bu 150. âyet-i kerime ile, üç
defada yönünüzü Kâbe'ye, Mescid-i Haram'a döndürün diye peşpeşe, te'kiden
emretmek suretiyle kesin olarak anlatılmış oluyor.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri bütün emirlerini can ü gönülden, rızasını kazanacak vechile, uygun,
edepli bir tarzda yapmaya cümlemizi muvaffak eylesin... Rızasına aykırı
duygulardan, edepsizliklerden, ahlâksızlıklardan, yanlışlıklardan, hatâlardan,
inatlardan cümlemizi, cümlenizi korusun... Ne emrederse onu yapalım, neyi
yasaklamışsa ondan kaçalım!..
Bizim fakültede bir
profesör vardı. Bakanlık da yapmış bir kimseydi. Almanya'da --bakan olarak oraya
gittiği zaman-- önüne geniş ziyafet sofrasında içki koymuşlar. Demiş ki:
"--Bana içki
koymayın, ben içki içmem!"
"--Niye?.."
demişler.
"--Cenâb-ı Hakk'ın o
kadar çok nimetleri var ki sofranın üstünde, ona lüzum yok!" demiş.
Cenâb-ı Hakk'ın
helâlleri o kadar çok ki, haramlarına tenezzül etmeye, sapmağa hiç lüzum yok!
Her ihtiyacın karşılanmasını Cenâb-ı Hak helâl yollardan nasib etmiş. Onlarla
ihtiyaçlar karşılanır, gönüller şen olur. Hayat mutlu olarak devam eder,
nesiller devam eder. İnsanlar mutlu olur.
Ama insanlar, bu
kadar geniş saadet imkânları varken, kıyıda köşede istisnaî, şunu yapmayın bunu
yapmayın diye tek tük, yâni azınlıkta olan yasaklar var; inadına gidip onlara
saplanıyorlar, onları yapıyorlar. İnsanoğlu tabii kanıyor şeytana, nefsine
mağlüb oluyor; iyi düşünmüyor, aklını kullanmıyor, hatalı işler yapıyor.
Cenab-ı Hak bizi
helâlleriyle perverde eylesin... İbadet ve taatinde yaşamayı nasib eylesin...
Haramlarına tenezzül etmeyen yanaşmayan, bulaşmayan kullarından eylesin...
İsyanda ömür geçirtmesin, isyana ayağımızı kaydırmasın... Emirlerine mutî,
yasaklarından müctenib olarak yaşamayı nasib eylesin... Böylece temiz pak
şekilde ömür sürmeyi, kişi olarak saadet ve selâmetimizi sağlamayı nasip
eylesin...
Ama bir de bundan
daha yüksek güzel bir durum var: Bir de başkalarının da İslâm'la müşerref olması
için, mutlu olması için, dünya ve ahirette aziz ve bahtiyar olması için çalışmak
var... Bunu da milletçe, devletçe, ümmetçe, fert olarak, cemiyet olarak
yapmalıyız.
Çünkü Cenab-ı Hakkın
kuluyuz, Cenâb-ı Hak'tan kendimiz rızasını kazanıp, cennete gittiğimiz gibi,
gitmek istediğimiz gibi başkalarının da cennete gitmesini istiyoruz. Onun için
çalışmamız gerekir. Çalışırsak asil bir şey yapmış oluruz, herkesin iyiliğini
istemiş oluruz. Onun için, bütün insanların müslüman olması, mü'min olması için
gayret edelim!..
Dikkat edersek,
onlar da böyle gayretler içindeler ama, ters gayretler içindeler... Komünistler
müslümanları İslâm'dan koparıp komünist yapmak istiyor; misyonerler hristiyan
yapmak istiyor. Esrarkeş yapmak isteyenler var, yoldan çıkartmak isteyenler
var... Birliklerini dağıtmak istiyenler var, iktisadî durumlarını bozmak
istiyenler var, birbirlerine kırdırmak istiyenler var... Bunlar hep şeyâtînül-insü
vel-cin, insanların ve cinlerin şeytanlarının faaliyetlerinden ve
kâfirlikten, şirkten, zulümden oluyor.
Allah bizi şirkten
ve küfürden şiddetle korusun... İman ve ihlâs sahibi eylesin, mü'min-i kâmil
eylesin... İslâm'a da güzel hizmet şerefiyle şerefyâb eylesin... Nice hayrât u
hasenât yapıp, rızasını kazanıp, iki cihan saadetine erelim!.. Rabbimizıin
cennetiyle, cemaliyle müşerref olalım!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
11. 04. 2000 -
AVUSTRALYA
|