|
18. 04. 2000 AKRA TEFSİR SOHBETİ (Bakara: 151 - 152)
Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize
olsun...
Kur'an-ı Kerim
ayetleri üzerindeki sohbetlerimize devam ediyoruz. Birinci cüzü bitirdik, ikinci
cüzün başında kıblenin Kudüs'ten Kâbe-i Müşerrefe'ye dönmesiyle ilgili ayetlerin
izahlarını geçtiğimiz haftalarda yaptık. Sonunda 150. ayet-i kerimeyi bitirdik.
Bugün 151. ve 152. ayet-i kerimeleri sohbetimin konusu olarak ele almak
istiyorum. Önce okuyalım metnini, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Kemâ erselnâ
fîküm rasûlen minküm yetlû aleyküm âyâtinâ ve yüzekkîküm ve yüallimükümel-kitabe
vel-hikmete ve yuallimüküm mâ lem tekûnû ta'lemûn.) (Bakara: 151)

(Fezkürûnî
ezkürküm veşkürûlî ve lâ tekfurûn.) (Bakara: 152)
Şimdi bu Kur'an-ı
Kerim ayetlerinin sonunda, ayet rakamının evvelinde bazı işaretler olur. Meselâ,
bizim basılan Kur'an-ı Kerim'lere ben baktım, 150. ayet-i kerimenin sonunda
(lâ) işareti konulmuş. (Lâ), durulmaması lâzım mânâsına geliyor. 151.
ayet-i kerimenin sonunda (mâ lem tekûnû ta'lemûn)'un sonuna (tı)
vakf-ı mutlak işareti konulmuş. 152. ayet-i kerimenin sonuna da (ayın)
işareti konulmuş; yâni, "Aşir tamam oldu, mânâ bütünlüğü sağlayan ayet grubu
bitti." mânâsına.
Başka ülkelerde
basılan Kur'an-ı Kerim'lere de baktım. Pakistan'da basılanlardan üzerinde emek
sarfedilmiş, işaretler dikkatle yapılmış olanlara baktım. Burda, 150. ayet-i
kerimenin sonunda üç nokta var. Sonra 151. ayet,i kerimenin sonunda, tı'nın
olduğu yerde de aynı işaret var. Bu muanaka işaretidir. Yâni ya burada
durulacak, ya da bir sonraki ayete geçilecek anlamına gelir.
Tabii bu Kur'an-ı
Kerim'in işaretleri bakımından, bilgiler bakımından, Pakistan'da basılan Kur'an-ı
Kerim'i daha zengin bilgilerle yüklü olarak gördüm, daha bilimsel gördüm.
Bizimkiler orda kullanılan bazı işaretleri kullanmamış.
a. Kıblenin
Değiştirilmesi Nimeti
Şimdi izahını
yapmaya başlayayım bu ayetlerin. Mânâ ilgisi bakımından yukarıya mı bağlı,
aşağıya mı bağlı, olduğunun işaretlenmesi bu söylediğim hususlar. Bunu sözle de
açıklayayım:
Şimdi 150. ayet-i
kerimede Rabbimiz Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri, Peygamber SAS Efendimiz'e
kıbleye, Mescid-i Haram'a yönelmesini emrediyor, biz mü'minlere de her nerede
olursak olalım, yüzümüzü kıble yönüne dönmemizi beyan ediyor. Bunun da
açıklaması, sebebini beyan sadedinde:

(Liellâ yekûne
lin-nâsi aleyküm hücceh, illellezîne zalemû minhüm) (Bakara: 150) "Ey
mü'minler! Öteki insanların, yâni yahudilerin, ehl-i kitabın sizin aleyhinizde
kullanacağı, bir delil, yürüteceği bir tenkid mantığı kalmasın diye bu...
Onlardan zulmedenler müstesnâ..."
Şu sebepten bunu
böyle yapın diye sebebini beyan buyuruyor. İkinci bir sebep olarak da:

(Ve liütimme
ni'metî aleyküm ve lealleküm tehtedûn.) (Bakara: 150) "Ey müslümanlar,
sizin üzerinize nimetlerimi tamam edeyim ve tâ ki böylece doğru yol üzere
olasınız, hidayet üzere bulunasınız." diye, bu kıblenin değiştirilmesi ve
mü'minlerin yönünün oraya dönmesinin, bir nimet tamamlaması olduğu beyan
ediliyor. "Nimetimi tamamlamak için size bunu böyle emrettim. Bu bir büyük
lütuftur." denmiş oluyor.
Bu nimet neye
benzer?.. Bir nimet ki, (Kemâ erselnâ fîküm rasûlen minküm) "Size, sizin
içinizden bir peygamber gönderdiğim gibi..." O bir nimet olduğu gibi, bu da bir
nimet... Yâni bu kıblenin değiştirilme nimeti, size bir peygamber gönderme
nimetime benzer. Çünkü bu (ke) harfine edat-ı teşbih deniliyor. Teşbih
olunca, bir şeyin bir şeye benzetilmesi lâzım! Bu benzetme nerden
kaynaklanıyor?.. (Kemâ erselnâ fîküm rasûlen minküm) "Sizden, içinizden
bir peygamber gönderdiğim gibi, size bu nimetimi tamamlamak üzere Kâbe'ye
dönmenizi de emrettim." denmiş oluyor.
O zaman 150. ayetin
sonundaki (lâ) harfi, "Burada durmayınız, mânâ bakımından 150. ayet, 151.
ayete bağlanıyor." demek oluyor.
Ama ikinci ihtimale
göre burada durulacaksa, yâni bu (kemâ) sözü 151. ayete bağlıysa, o
zaman, "Size bir peygamber gönderdiğim gibi, siz de beni doğru düzgün zikredin;
ben de sizi zikredeyim! Mâdem ben size bu kadar büyük bir lütufta bulundum,
içinizden bir peygamber gönderdim; o halde siz de beni zikrediniz." demek olur.
Çünkü, (fezkürûnî) kelimesinin başında bulunan (fe) de, bir önceye
bağlılığı ifade eden bir edat. O zaman ikinci tarafa bağlanmış oluyor.
b. Peygamber
SAS'in Gönderilmesi
Şimdi bu anlamın
nereye bağlı olduğunu beyan ettikten sonra, ayet-i kerimenin diğer kelimeleri
üzerinde açıklamaları, tefsir kitaplarına bakarak devam ettirelim. Rabbimiz
Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Kemâ erselnâ
fîküm) "Nitekim size, sizin aranızda yaşayan birisini göndermiş idik; (râsûlen)
bir peygamber olarak..." Tabii bu kimdir? Hazret-i Muhammed Aleyhis-salâtü ves-selâm
Efendimiz'dir.
Ey müslümanlar, ey
şimdi karşımda muhatabım olan mü'minler! Size ben azîmüş-şân, sizden bir
peygamber göndermiştim. Sizin içinizde yaşayan, sizin tanıdığınız, soyunu
sülâlesini bildiğiniz; dürüst olduğunu, emin olduğunu, soylu, asil, güzel huylu
olduğunu ve güvenilen bir kimse olduğunu bildiğiniz bir peygamber gönderdim.
O da bir nimet...
Peygamber göndermek çok büyük bir nimet!.. Biz Cenâb-ı Hakk'ın çok büyük bir
nimetine mazharız, çünkü Muhammed-i Mustafâ SAS'in ümmetiyiz. Elhamdü lillâh,
onun gönderildiği insan topluluğu içinde bulunuyoruz. Ne mutlu bize ki, böyle
şerefli, böyle mübarek, Allah'ın en sevdiği, server-i kâinât, eşrefül-mürselîn,
seyyid-i veled-i Adem; Adem oğullarının, benî Ademin efendisi, başı tacı,
peygamberlerin önderi, imamı, imamül-mürselîn bir kimse bize gönderilmiş!
Bizim içimizden
gönderilmesi, ayrıca bir lütuf... Çünkü bizim içimizden olunca. O bizi tanıyor,
bizim zaafımızı, durumumuzu biliyor. biz onu tanıyoruz, içimizden yetişmiş. Yâni
ünsiyet ve itimad tam olur.
Eğer içlerinden bir
kimse gönderilmeyip de, dışardan bir kimse gelmiş olsaydı, hiç bilinmeyen bir
diyardan esrârengiz bir kimse gelseydi, o zaman çeşitli başka ihtimaller ortaya
çıkardı. Ama tanınan, içlerinden bir kimsenin gelmesi; soyu sopu belli,
peygamberler sülâlesinden gelme, itibarlı ve ailelerin en soylulularının peşpeşe
zincirinden, öyle bir sülaleden süzülmüş, sâfi bal gibi, hàlis bir kimsenin
gelmesi büyük lütuf!..
(Yetlû aleyküm
âyâtinâ) "Sizin üzerinize benim ayetlerimi okuyan..." Bu Peygamber nasıl bir
peygamber?.. Sizin üzerinize benim ayetlerimi getiren, okuyan, açıklayan bir
peygamber... Bu ayrıca çok büyük bir nimet ve Peygamber Efendimiz'in en büyük
vazifesi... Allah-u Teàlâ onu peygamber olarak seçmiş, hitâb eylemiş, Kur'an-ı
Kerim'ini bildirmiş, vahy eylemiş; o da bize bildiriyor. Cenâb-ı Hakk'ın
hitabına mazhar oluyoruz, ne mutlu!.. O Peygamber vasıtasıyla, o aracı, o Allah
elçisi vasıtasıyla Allah'ın ayetlerini öğreniyoruz, dinliyoruz.
Ayet kelimesi tabii,
iki anlama kullanılıyor Kur'an-ı Kerim'de:
1. Yerdeki, gökteki,
insanların seyrettikleri, gördükleri zaman, Allah'ın varlığına, birliğine
imanları kesin olara anlaşılacak, hikmetli, büyük, muazzam olaylar ve mûcizeler
mânâsına geliyor.
2. Aynı tesiri
yapan, insanını imanını kuvvetlendiren, her birisi mânâ hazinesi, ummanı olan
Cenâb-ı Hakk'ın sözleri, Kur'an-ı Kerim'in cümleleri mânâsına geliyor. Tabii,
bazan kısa oluyor, bazısı bir sayfa kadar uzun oluyor.
Bu tefsir
sohbetlerime başladığım zaman, ayetlerin boylarının aynı olmadığını, kimisinin
uzun olduğunu, kimisinin kısa olduğunu, kimisinin bir sayfa sürdüğünü beyan
etmiştim. Tedâyün ayeti meselâ; borçlanmayı anlatan, bu hususta kâtipler
kullanılmasını, şahitler kullanılmasını beyan eden bir ayet-i kerime, Amener-rasûlü'nün
yazılı olduğu sayfadan bir önceki sayfada, bizim matbû Kur'an-ı kerimlerimizde
baştan sona bir sayfa bir ayet...
Ama bazan da (Hà,
mîm) gibi hurûf-u mukattaat'tan iki tane harf, remiz bir ayet oluyor.
Veyahut bir iki kelimeyle, (Vel-fecr. Ve leyâlin aşrin) gibi kısa kelime
gruplarıyla da bir ayet-i kerime olabiliyor.
Bu ayetleri
Peygamber Efendimiz'e, Allah-u Teàlâ Hazretleri vahy ediyor; Cebrâil vasıtasıyla
veyahut vahyin diğer şekilleriyle gönderiyor. Peygamber Efendimiz de, "Allah'ın
ayetleri indi." diye kullara, etrafındaki insanlara tebliğ ediyor. Peygamber
Efendimiz'in etrafındaki insanlar da, can kulağıyla dinliyorlar, vahiy katipleri
yazıyorlar. Elhamdü lillâh, Kur'an-ı Kerimimiz bir harfi değişmeden, sayfalar
üzerine yazılmış, iki kap arasında bir ayetler topluluğu olarak elimizde
bulunuyor.
Halbuki Kur'an-ı
Kerim, Peygamber Efendimiz'e Hıra Dağı'nda ilk gelen (İkra') ayet-i
kerimesinden, en son ayet-i kerimeye kadar 23 yılda inmiştir. Bu yirmi üç yıllık
ayetler elimizde bir mübarek Kelâm-ı Kadim, bir mübârek Mushaf-ı Şerif olarak
bulunuyor.
İşte bu ayetleri
bize bu rasul, Muhammed-i Mustafa SAS Efendimiz okuyor. Böyle ayetleri okuyan
bir kimseyi gönderdi Allah bize... Bu büyük nimet gibi, kıblenin tahvili de
büyük bir nimet...
Şimdi tabii bu ilâhi
bir takdir ile oluyor. Daha önceki sohbetlerimde ayet-i kerimeler geçince beyan
olunmuştu. İbrâhim AS elini açıp dua etmişti, Kâbe'yi binâ ettiği zaman.
Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Rabbenâ veb'as
fîhim rasûlen minhüm...) "Yâ Rabbi, şimdi ben buraya şimdi zürriyetimi,
İsmâil oğlumu, Hâcer hanımımla beraber bu ekin bitmez vâdiye yerleştiriyorum.
Sen bunları koru, kolla yâ Rabbi!.. Bunların içinden, zürriyetinden de ahir
zaman Peygamberini gönder, çıksın onların içinden... Öyle bir peygamber gönder
ki, onlara şöyle şöyle ilâhî vazifeleri îfâ etsin..." diye dua etmişti.
Peygamber Efendimiz,
dedesi, ecdadından mübârek İbrâhim AS'ın nesidir?.. Duasının mücessem
tecellîsidir. İbrâhim AS öyle dua eylemiş, Allah da duasını kabul eylemiş,
takdîr-i ilâhî öyle tecellî etmiş ve o duanın mûcebince İsmâil AS'ın soyundan
Peygamber Efendimiz böyle göndermiş.
Başka ayet-i
kerimede yine geçiyor:

(Rabbenê vec'alnâ
müslimeyni leke) "Yâ Rabbi beni bu İsmâil oğlumla beraber, sana teslim olan
iyi müslüman eyle!.. (Ve min zürriyyâtinâ ümmeten müslimeten lek) Bizim
zürriyetimizden de sana böyle teslim olmuş müslüman bir millet, ümmet teşkil
eyle!.." diye dua etmişti. Allah-u Teàlâ Hazretleri de zâten ezelden takdir
buyurmuş, Peygamber Efendimiz'i böyle peygamber göndermiş.
Bu ahir zaman
peygamberi, böyle şanlı bir peygamber!.. İbrâhim AS'ın duası, İsâ AS'ın müjdesi,
Adem AS'ın da geleceğini bildiği mübarek Peygamber... Bize Allah'ın ayetlerini
okuyor. Ne mutlu ki, Allah'ın emirleri, yasakları, o kıymetli hazineler,
Mushaf-ı Şerif halinde kütüphanelerimizde, elimizde mevcut... Açıklamaları da
tefsir kitapları halinde mevcut... Elhamdü lillâh biz de, böyle karınca
kararınca radyo sohbetleriyle bu ayetleri yeri geldikçe açıklıyoruz.
c. Peygamber
SAS'in Her Şeyi Öğretmesi
(Ve yüzekkîküm)
"Ve sizi temizleyen bir peygamber..." O Peygamberin yaptığı işler sıralanıyor:
"Öyle bir peygamber ki, size Allah'ın ayetlerini okuyor ve sizi temizliyor."
Zekkâ-yüzekkî-tezkiyeten;
temizlemek demek. (Yüzekkîküm) "O peygamber sizi temizliyor." Nerden
temizliyor?.. (Yutahhirküm min denesiş-şirki vez-zünûb) Müşriklik
pisliğinden sizi temizliyor. Müşrik, cahiliye devrini yaşayan Araplar iken;
mü'min, muvahhid, Allah'ın sevgili, muhlis kulları oluyorsunuz. Şirkten
kurtarıyor, tertemiz kullar oluyorsunuz.
(Vez-zünûb)
Günahtan temizliyor. Tabii birbirinizle harb edip, darp edip, bu kabile öbür
kabileyi basıp, çadırlarını yağma edip, kadınları, çocukları esir edip,
erkekleri öldürürken; yağma, garet, çeşitli hırsızlık, hücum, katil, cinayetler,
câhiliyetin her çeşidinin, bilmezliğin, Allah'tan korkmazlığın her çeşidinin
yapıldığı bir toplum iken, halk iken; tertemiz, karıncayı ezmeyen, hakları
çiğnemeyen, hizmeti şeref bilen, gözü yaşlı, boynu bükük, hassas, mübarek evliyâ
insanlar haline geliyor. Bu büyük bir temizleme...
Ama bu (yüzekkîküm)'ün
bir anlamı da şu olabilir: Peygamberlik terbiyesiyle, eğiticiliğiyle,
mürebbîliği ile size öyle şeyler tavsiye buyuruyor, öyle yetiştiriyor ki; siz
onları yaptığınız zaman tertemiz, halis, pırıl pırıl insanlar oluyorsunuz. Güzel
ahlâka sahip, güzel davranışlar içinde olan mübarek insanlar oluyorsunuz. İşte
bir temizlenme de böyle, ahlâk temizlenmesi...
Sizi böylece
temizliyor. Sonra, başka: (Ve yuallimükümül-kitâb) "Size o kitabı
öğretiyor." El-kitâb, o belirli kitap hangisi?.. Kur'an-ı Kerim. Kur'an-ı
Kerim'i öğretiyor. Kur'an-ı Kerim'in ahkâmını size mufassal olarak,
anlayacağınız bir şekilde öğretiyor. Ayetleri okuyor, ondan sonra Allah'ın
hükümleri nelerdir, onları bir bir anlatıyor. "Namaz şöyle kılınacak, zekât
böyle verilecek, halka maddî, mânevî iyilik böyle yapılacak... Maddî temizlik
böyle yapılacak, abdest şöyle alınacak, gusül böyle olacak..." diye her şeyi
öğretiyor.
Kitabı öğretiyor.
(Vel-hikmete) "Ve hikmeti öğretiyor." Bir insanın söylediği sözle yaptığı
işin isabetli olmasına hikmet deniliyor. Yâni sapasağlam, hiç çürük tarafı
yok... Hem düşünüş ve söz olarak güzel, doğru; hem de yapılış biçimi bakımından
bir eksiği, kusuru yok... İşte sapasağlam, hikmetli bir hareket, hikmetli bir
söz diyoruz, hikmetli bir davranış diyoruz.
İşte böyle hikmetle
hareket eden kimseye hakîm deniyor. Böyle söze hakîmâne söz deniyor, hikmetli
söz deniliyor.
"Peygamber Efendimiz
şöyle hareket etmiş; demek ki bir hikmeti var, bir sebebi var, güzel bir tarafı,
sağlam tarafı var ki, öyle yapıyor." diyoruz. Yâni, sünnet mânâsına ve dinin
inceliklerini bilmek (el-fıkhü fid-dîn) mânâsına... Kur'an'ı öğretiyor,
bir de hikmeti öğretiyor; yâni dinin inceliklerini öğretiyor.
Tabii dinin
inceliklerini de Peygamber Efendimiz fiilen sünnetiyle öğretti. Sünnet-i seniyye,
Kur'an-ı Kerim'in açıklanması ve öğretilmesi demektir. Geniş bir şekilde, 23
yılda uygulamalı olarak, mücessem, elle tutulur, gözle görülür şekilde, işte
Kur'an-ı Kerim... Peygamber Efendimiz'in ahlâkı Kur'an-ı Kerim'di, ef'âli de
Kur'an-ı Kerim'di. Yâni Kur'an-ı Kerim neyi emrediyorsa, onu yapıyordu. Kur'an-ı
Kerim nasıl bir insan olunmasını emrediyorsa bize, Efendimiz öyleydi. Fiilen
onun misâli, mücessem tahakkuk etmiş şekliydi.
(Ve yuallimüküm
mâ lem tekûnû ta'lemûn) "Daha önce bilmemiş olduğunuz şeyleri size
öğretiyor." Öyle bir peygamber ki ey kullarım, size benim ayetlerimi okuyor,
sizi şirkten, günahlardan, kötü huylardan, kötü fiillerden tertemiz temizleyip,
pırıl pırıl mübarek insanlar yapıyor. Size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ve sizin
bilmemiş olduğunuz şeyleri öğretiyor.
Evet, Araplar
cahiliye devrini yaşıyorlardı. İnsanlık Kur'an-ı Kerim'le, Peygamber-i
Zîşânımızla, onun öğrettiği şeylerle, bilmesi mümkün olmayan şeyleri öğrendi.
Hem mâziye ait, eski ümmetlerin hallerinden, bilinmesi mümkün olmayan şeyleri,
düzeltilmiş olarak en doğrusunu öğrendi. Eski kitaplarda tashih ve ta'dil
edildi, hataları belirtildi. Eski ümmetlerin, kendilerine peygamber gelmiş
ümmetilerin, peygamberlerinin sözlerinden, dinlerinin esaslarından sapmaları
düzeltildi, bozuklukları düzeltildi. Yâni düzeltilmesi için işaret edildi,
düzelten düzeltti. Düzeltmeyen, ısrar edip devam ediyorsa, ahirette cezasını
çekecek, belâsını bulacak, azabını görecek.
İşte böyle bir
peygamber gönderdiğim gibi... Nasıl ki, nitekim ki, ben Azîmüş-şân, sizden bir
peygamber sizin aranıza gönderdim; o peygamber benim ayetlerimi okuyor, sizi
tertemiz temizliyor, size Kur'an'ı ve sünneti öğretiyor; sizi dinde bilgili,
incelikleri bilen insanlar haline getiriyor ve asla bilmemiş olacağınız eski
devrin olayları ile, asla bilemeyeceğiniz istikbâle ait olayları, kıyamet
ahvâlini, ahir zaman ahvâlini, cenneti, cehennemi öğretiyor...
İşte böyle bir
peygamber gönderdiğim gibi, ben size bir iyilik daha yaparak kıblenizi de,
İbrâhim AS'ın İsmâil AS'la binâ ettiği Kâbe'ye döndürdüm. Öteki nimetim de buna
benzer. Yâni Kâbe'nin kıble olması nimeti, sizin içinizden bir peygamber
göndermeme benzer. Bu (ke) edatı o zaman evveline bağlanmış oluyor.
d. "Beni
Zikredin, Ben de Sizi Zikredeyim!"
Ama bundan sonraki
152. ayet-i kerime de (fe) ile başladığı için; yâni (üzkürûnî)
denilmeyip de, (fe) ile başlanması da, mânânın daha önceki ayete bağlı
olduğunu gösterdiğinden; 151. ayet 152. ayetle bağlantılıdır diyenler de şöyle
açıklıyorlar ayet-i kerimeleri:
"Ben Azîmüş-şan
sizin aranıza sizden bir peygamber seçip gönderdim. O peygamber ki size benim
ayetlerimi okuyor, sizi temizliyor; size kitabı ve hikmeti öğretiyor,
bilmediklerinizi öğretiyor... İşte böyle bir peygamberi size gönderdiğim gibi;
(fezkürûnî) o halde siz de beni zikredin, unutmayın!

(Fezkürû)
"Siz hatırlayın, zikredin! (Nî) Beni... benim size bu iyilikleri yaptığım
gibi, siz de beni zikredin!
(Ezkürküm) Bu
emrin cevabı olduğu için, muzârî meczum gelmiş; yâni (ezküruküm)
denmiyor, (ezkürküm) deniyor. Ezkür'deki re harfi cezzimli, çünkü
öncesinde emir var. Emir olunca, muzàrînin meczum olması gerekiyor. Arapçada
kaide böyle. İkisi birbirine bağlı, emrin cevabı, emrin sonucu olduğu için böyle
okunuyor. "Siz beni zikredin de, ben de sizi zikredeyim!" diye bağlantılı
birbirine.
(Fezkürûnî)
"Şu sebeplerden dolayı, size şöyle yapan bir peygamber gönderdiğim gibi; siz de
artık bu kadar nimetin karşılığında, beni zikrediniz!"
Kullar Cenâb-ı
Hakk'ı zikrederse, sonuç ne olur?.. (Ezkürküm) "Ben de sizi zikredeyim!"
buyruluyor. Demek ki, kul Cenâb-ı Mevlâ'yı zikrederse, Cenâb-ı Mevlâ da bizleri,
biz aciz nâçiz kulları zikredeceğini bildiriyor. "Ben de sizi zikrederim!"
diyor.
(Veşkürûlî)
"Bana şükrediniz, (ve lâ tekfürûn) sakın bana kâfir olmayınız! Sakın
benim nimetlerime küfrân-ı nimette bulunmayınız! Şükre aykırı, şükürsüz bir
durum takınmayınız!" buyuruyor Cenâb-ı Hak.
Tabii, şimdiki
terbiyemizde de, hepiniz düşünün, size birisi bir iyilik yapsa, küçük bir iyilik
yapsa ne yaparsınız?.. Teşekkür edersiniz. Yâni iyilik, bir karşılığı
gerektiriyor. Ya bu karşılık onun dengi olan mukàbil bir iyiliktir, iyiliğe
iyilikle mukàbele etmektir. Ya da hiç olmazsa, öyle yapamazsa, "Teşekkür ederim
efendim, zahmet buyurdunuz. Sağ olun, var olun, Allah razı olsun!" filân diye
bir söz söylenir.
Cenâb-ı Hak da bize
en şerefli Rasûlünü göndermiş, bizi en şerefli ümmet eylemiş. Bize Kur'an-ı
Kerim'i indirmiş. Bize özel kıble tahsis etmiş, kimsenin taklidcisi değiliz.
İbrâhim AS'ın bina ettiği kıbleye dönüyoruz.
Tabii, bunların
hepsine şükür lâzım! Yâni nimetlere şükür lâzım, yapılan iyiliklere teşekkür
lâzım! Bunları görmezlikten, anlamazlıktar, umursamazlıktan kendisini çekmesi
lâzım insanın. Bunlar mühim şeyler... Cenâb-ı Hakk'a şükran borcu ile dopdolu
olması lâzım!..
"Siz beni zikredin,
ben de sizi zikredeyim!" Şimdi zikir sözünün açıklanmasına gelince; zikrin tabii
çeşitleri var. Siz de zikrin ne olduğunu bilen insanlarsınız. Bir çeşit zikir
dille olur, tesbihi eline alır, "Sübhànallah... Elhamdü lillâh... Allàhu ekber..."
der, "Allah, Allah..." der, "Lâ ilâhe illallah" der, salât ü selâm getirir.
Çeşitli mübarek sözleri tekrar eder. Buna dil ile zikretmek diyoruz.
Tabii bu dil ile
zikretmek, işin sözü sevaplıdır muhakkak da, ama insanı daha güzel bir noktaya
götürmek içindir. Onun için, büyüklerimiz demişler ki: (Ezzikrü bit-tezekküri)
İnsanın asıl vazifesi Rabbini unutmamak, Rabbine kulluğunu devam ettirmek olduğu
için, bu zikir insanı asıl Cenâb-ı Hakk'ı hiç unutmamaya, Cenâb-ı Hakk'ı iyi
bilmeye götürecek. Sûre-i Haşr'in sonunda ayet-i kerimede Allah-u Teàlâ
Hazretleri buyuruyor ki:

(Ve lâ tekûnû
kellezîne nesullàh) "Sakın ey mü'minler, siz Allah'ı unutanlar gibi
olmayın!" Tamam, unutmayacağız, Rabbimizi hatırlayacağız. Cenâb-ı Hakk'ın bize
yaptığı iyilikleri unutmayacağız, onun kulu olduğumuzu unutmayacağız.
Bu hatırlama işi de
nasıl olacak?.. İşte şu bizim sözle yaptığımız zikirler, içimizi etkileyecek,
kalbimizi nurlandıracak. Böylece Cenâb-ı Hakk'ı bilen, zikreden insan haline
geleceğiz. Yâni o arif insan olma durumu, işte bu dille zikirden başladığı için,
(Ezzikrü bit-tezekküri) denmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de
tabii, dil ile zikir de tavsiye ediliyor:

(Yâ eyyühellezîne
âmenüzkürullàhe zikran kesîrâ. Ve sebbihhu bükraten ve esîlâ.) [Ey iman
edenler Allah'ı çok çok zikredin! Sabah akşam onu tesbih edin!] buyruluyor. (Ahzab:
41-42) Burdan, "Sabah akşam tesbih ediniz!" sözünden anlaşılıyor.
Tabii bu sözlerin
tekrarı zikir olduğu gibi, namaz gibi, oruç gibi ibadetler de zikirdir. Namaz en
büyük zikirdir. Kur'an okumak zikirdir. Ama namaz derli toplu, çeşitli
zikirlerin bir arada olduğu önemli bir zikirdir.
Demek ki (fezkürûnî)
derken, "Elinize tesbih alın, beni zikredin!" mânâsı da var, "Namaz kılın,
ibadet ve taat eyleyin, ben hatırınızda olayım... Nimetleri benim size verdiğim
unutulmasın, unutmayın... O tarzda uyanık, arif müslümanlar olarak hareket
edin!" mânâsı da var.
Yerin göğün bütün
varlıkları da, insanı Cenâb-ı Hakk'ın varlığını sezmeye, anlamaya, bilmeye
götürdüğü için; yerin göğün olaylarını ve varlıklarını düşünmek de, yâni
tefekkür de bir çeşit zikirdir. Onun için, çok sevaptır. Bir saatlik tefekkür,
yıllarca yapılan nafile ibadet kadar insana sevap kazandırıyor.
İşte zikrin böyle
fikir tarzında olanı olsun, ibadet ve tâat şeklinde bedenî olanı olsun, dille
yapılanı olsun, aklen düşünüleni olsun; bu emir bunların hepsini ihtiva ediyor.
(Fezkürûnî) "Beni zikredin, bana itaatli kul olun!" denmiş oluyor.
İnsan Allah'ı bilip
de, ezan okunurken elini kolunu arkasına bağlayıp dursa, kahvede bacak bacak
üstüne atıp otursa, ne olur?.. Evet , ezanı duyuyor, namazın farz olduğunu
biliyor; ama namaza gitmiyor... Olmaz!.. Bilmenin gereği olan davranışları
yapmak gerekir.
"Bana iyi kul olun!"
demeye kadar mânâsı açık bu (fezkürûnî) sözünün. "Bana kulluğunuzu güzel
yapın! Bak ben size türlü türlü nimetler ihsân ediyorum; siz de bunları
unutmayın, bana kulluğunuzu güzel yapın!.."
"Ama siz bunu
yaptığınız zaman, ben sizi kat kat mükâfâtlandırırım!" mânâsı da var burda.
Yâni, (ezkürküm) ne demek?.. "Ben de sizi unutmam, ben de sizi
zikrederim!" demek. Allah'ın unutmaması, zikretmesi; yâni nimetlerine mazhar
etmesi, mükâfât vermesi, ibadet ve taatlerin karşılığını vermesi mânâsına, çok
büyük bir müjde...
Bu (ezkürküm),
bize çok büyük müjdedir. Allah-u Teàlâ Hazretleri bunlara mazhar olmayı nasîb
eylesin...
e. Zikirle İlgili
Bazı Hadis-i Şerifler
Bu zikirle ilgili
bazı rivayetleri de okuyalım. İbn-i Abbas RA'dan rivayet edilmiş ki, burada (ezkürküm)'den
mâna: (Üzkürûnî bitàatî, ezkürküm bimenetî) "Siz bana kulluk yapın, ben
de size yardım edeyim! Sizin beni zikretmeniz, bana itaat etmek tarzında olursa,
ben de size yardımcı olurum."
(Üzkürûni fin-ni'meti
ve fir-rehài, ezkürküm fiş-şiddeti) "Siz bolluk zamanında nimetlerimi
zikrederseniz, benden geldiğini bilir onu hatırlarsanız; ben de darlık, sıkıntı,
şiddet, belâ zamanında size yardım ederim!" mânasına geliyor.
"Siz benim
varlığımı, birliğimi idrâk ederseniz; ben de cennette size mükâfat veririm,
rıdvan-ı ekberime erdiririm. Siz bana ihlas ile kulluk ederseniz; ben de sizi
kurtarırım. Siz bana gönülden bağlanırsanız; ben de sizin günahlarınızı mağfiret
edip, mükâfata erdiririm. Siz bana dua eyler, beni zikrederseniz; ben de duanıza
atà ederek, karşılık vererek zikrederim." diye böyle açıklamış büyüklerimiz.
Demek ki, büyük
mükâfat! "Siz beni zikrederseniz, ben de sizi zikrederim!" sözü, bir şeyler
geleceğinin işareti oluyor, müjdesi oluyor.
Ebû Hüreyre RA'den
rivayet olunmuş ki, Peygamber SAS şöyle buyurmuş:

RS. 1464
(Yeklüllàhu azze ve celle) "Aziz ve Celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri
buyurur ki..." diyor Peygamber SAS Efendimiz:
(Ene inde zanne
abdî bî) "Ben kulumun bana zannına göreyim. Yâni bana karşı ne zan beslerse,
ben de onun o zannettiği, umduğu şeyi ona ihsan ederim. Benden bekliyor; mahrum
etmem."
(Ve ene meahû izâ
zekeranî) "Ben yanında olurum, o beni zikrettiği zaman..." Bu da büyük bir
şey! Yanınında olmak, yâni onun yaptığına hoşnud ve razı olup, onun tarafında
olurum demek. Mekândan münezzeh olduğu için, bunları iyi anlamak lâzım!
(Fe in zekeranî
fî nefsihî) "Eğer o kendiliğinden ihlasla, kimse görmeden beni zikrederse;
(zekertühû fî nefsî) ben de onu kendi nefsimle zikrederim. Yâni ona
ihsanımı, lütuflarımı sessizce, kimse bilmeyecek şekilde veririm." Kimse bilmez
ama, o nimetleri o mazhar olur.
(Fe in zekeranî
fî melein) "Eğer kulum beni toplulukta zikrederse; (zekertühû fî melein
hayrin minhüm) ben de onu daha hayırlı bir melekler topluluğu içinde
zikrederim. O dünyada beni zikrederse; ben de onu âhirette, o mahşer yerinde, o
zamanda zikrederim, mükâfatlandırırım."
(Ve in tekarrabe
ileyye şibran tekarrebtü ileyhi zirâà; ve in tekarrabe ileyye zirâan tekarrabtü
ileyhi bââ; ve in etânî yemşî eteytühû herveleten) Bana bir karış gelirse,
ben ona bir kol boyu gelirim. O bana bir kol boyu gelirse, ben ona bir kulaç
gelirim. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim."
Yâni bunlar, kullar
anlasın diye... Hakîkî mânâsına alınması uygun değil, çünkü öyle olmaz. "Kulum
ne kadar gayret gösterirse, ben de mükâfatını onun, o kadar çok veririm!" diye
beyan edilmiş oluyor.
Bu, zikirle ilgili
mühim bir sahih hadis-i şeriftir. Daha başka hadis-i şerifleri de kısaca
hatırlayıverelim:
Ebû Hüreyre RA'den
yine Peygamber SAS buyurmuş ki:

(İnnallàhe azze
ve celle yekl) "Aziz ve Celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri buyurur ki..."
diyor Peygamber Efendimiz:
(Ene mea abdî izâ
hüve zekeranî ve teharreket bî şefetâhu) "Ben kulumla beraberim, o beni
zikrettiği müddetçe; ve dudakları benim adımı anmakla kıpırdadığı müddetçe, ben
kulumla beraberim."
Bu da Cenâb-ı
Hakk'ın zikredeni sevdiğini beyan eden, yakın kul ettiğini beyan eden bir
hadis-i şerif oluyor.
Ebu Mûsâ el-Eş'ari
RA'den rivayete göre de, Rasûlüllah SAS buyurmuş ki:

RS. 1463 (Meselüllezî
yezküru rabbehû, vellezî lâ yezküruhû, meselil-hayyi vel-meyyit.) Rabbini
zikreden bir müslüman ile, Rabbını zikretmeyen bir müslüman --veya bir kâfir--
kimse neye benzer? Diri ile ölüye benzer. Zikreden canlı gibidir, zikretmeyen de
ölü gibidir."
Zikir bu kadar
kıymetli, bu kadar önemli, bu kadar zarûrî; tüm müslümanlar için gerekli...
Zaten bütün müslümanlar da, parça parça yapıyorlar. En güzel yapanları da, işte
mübarek evliyaullah büyüklerimiz, mürşid-i kamillerimiz. Abdülkàdir-i Geylâniler,
Bahaüddîn-i Nakşibendîler, Celâleddîn-i Rûmîler, İsmail Hakkı Bursevîler, Yûnus
Emreler... vs. Onlar daha güzel yapmışlar. Çünkü hem lisânen zikretmişler yana
yakıla, aşk ile, şevk ile; hem bedenen ibadet ve taat yapmışlar; hem de ef'al,
hareket olarak, hem fikir olarak yapmışlar, en güzel tarzda bize göstermişler.
Rasûlüllah Efendimiz'in yaptığı şekilde, tavsiye ettiği şekilde hayatlarını
geçirmişler.
Bir de Efendimiz'den
Ebû Hüreyre RA rivayet etmiş ki, Peygamberimiz Efendimiz buyurmuş:

RS. 1465 (Sebekal-müferridûn)
"Müferridler, tefrid ediciler öne geçti, galip geldi, yarışı kazandı."
(Kàl: Ve men
müferridûn?) "Müferridlerden kasdınız nedir yâ Rasûlallah? Ne demek bu
tefrid edenler, ayıranlar?" diye soruldu.
(Kàle: Ez-zâkirûnallàhe
kesiran vez-zâkirât) Buyurdu ki: "Müferridûn demek Allah'ı çok zikredenler;
çok zikreden erkekler, çok zikreden kadınlar demek."
Arapçada (teferreder-racülü)
dedikleri zaman, (izâ tefakkaha) "Dini iyice öğrendiği zaman yegâne oldu,
teferruk etti, ayrıldı, ötekilerden fark etti, farklı oldu." mânâsına
kullanırlar. İşte bu hadiste de çok zikredenler, öyle medhedilmiş oluyor.
Zikrin sadece dille
olmadığını bilmeliyiz. Ben bunu zaten konuşmalarımın çoğunda hatırlatıyorum ki,
yanlış anlaşılmasın. Hattâ hadis-i şerifleri zikrettim, hatırlayacaklar eski
vaazlarımı takip eden kardeşlerim. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Bir insan Allah'a
âsi ise, yâni günahları işliyorsa, günahkârsa; elinde tesbihi, dilinde
mırıldanması çok olsa bile, o Cenâb-ı Hakk'ı zikretmiyor demektir. Bir kul
Allah'a itaatli ise, böyle diliyle söylemesi, eliyle çekmesi az olsa bile, Cenâb-ı
Hakk'ı zikrediyor demektir."
Demek ki, zikir bir
bakıma itaatle beraber yapışık oluyor. İtaatsiz olunca, zikir olmamış oluyor.
"İşi sadece tesbih çevirmeye mahsus ve münhasır sanmasın kardeşlerim, her
haliyle Allah'a itaatli güzel kul olsunlar!" diye bunları hep hatırlatıyorum.
Burada da zaten müfessirler kitaplarına bunu yazmışlar
(Veşkürû lî)
"Bana şükredin! (Ve lâ tekfurûn) Bana kâfir olmayın, küfran-ı nimette
bulunmayın, nankör olmayın, nimetleri inkâr edici veya nimetlere aldırmayan,
lâkayıt olmayın!" mânâsına bir tavsiye.
Kula düşen Cenâb-ı
Hakk'ı zikretmektir ve nimetlerine şükretmektir; Allah'a ibadet ve itaat
etmektir, isyan etmemektir. İsyan eden, nasıl isyan ediyor Cenâb-ı Hakk'a?..
Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini yiyor, derman buluyor, ayağa kalkıyor, yanakları
kızarmış, kolu bacağı kuvvetli; ondan sonra kalkıyor, günah işlemeye gidiyor.
Cenâb-ı Hakk'ın nimetini yeyip de, Cenâb-ı Hakk'a âsi olmaya gidilir mi?.. Ne
kadar ayıp, ne kadar yanlış!..
Onun için, nimetlere
şükretmek lâzım! Nankör olmamak lâzım, küfrân-ı nimette bulunmamak lâzım! Dine
ve Allah'ın emirlerine lâkayd kalmamak lâzım!.. Bu âyet-i kerime onu emrediyor.
İyi müslüman olmanın yolu da bu... Cenâb-ı Hakk'ı zikretmek, nimetlerine
şükretmek...
Burada ayın harfi
konulmuş, konu tamamlanmış ama, bundan sonra gelen âyet-i kerimede de,
müslümanların başarıya ulaşması için, zikirle, şükürle daha neler yapmaları
gerektiği anlatılacak. İnşâallah önümüzdeki sohbetimizde onları da zikredeceğiz.
Onunla tamamlanacak. Böylece müslümanların hayatlarını nasıl geçirmelerini
gerektiği, oradan daha iyi öğrenilecek.
Kısaca söylemek
gerekirse:

(Yâ eyyühellezîne
âmenüstaînû bis-sabri ves-salâh, innallàhe meas-sàbirîn.) [Ey iman edenler,
sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin; muhakkak ki Allah sabredenlerle
beraberdir.] (Bakara: 153)
Bir de burada sabır
tavsiye ediliyor. Zikir, şükür, bir de sabır... Müslümanın önemli olan
şeylerinden birisi, sabır. Bir de Cenab-ı Hakk'a ilticâ edip, namaz kılıp,
namazlı, niyazlı bir müslüman olarak yaşamak tavsiye ediliyor.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri bizi Kur'an-ı Kerim'in böyle tarif ettiği vechile yaşamağa muvaffak
eylesin...
Allah razı olsun
bizim mürşid-i kâmillerimizden, büyüklerimizden... Bunları, Kur'an âyetlerini
okudukça görüyorsunuz ki, bizi tam Kur'an-ı Kerim'e göre terbiye etmişler, tam
Kur'an-ı Kerim'in yoluna sokmuşlar, tam o yolda yürütüyorlar.
Bizi tenkid eden
bazı kimselere de işte ibret olsun, görsünler, işte Kur'an-ı Kerim'in âyetleri:
(Fezkürûnî ezkürküm veşkürû lî ve lâ tekfurûn.)
--Siz ne
yapıyorsunuz bakalım?.. Siz (fezkürûnî) emrini tutuyor musunuz? (Veşkürû
lî ve lâ tekfurûn) tavsiye-i ilâhiyyesine uyuyor musunuz, uymuyor musunuz?..
Bakın, erbâb-ı ihlâs
nasıl onu titreye, titreye uygulamaya çalışıyor! Siz böyle havâî, böyle
elleriniz cebinizde, böyle gevşek, böyle ihmalkâr; ne sanıyorsunuz kendinizi?..
Tenkid ediyorsunuz ama, ne kadar Kur'an'dan uzak yoldasınız, işte görün!..
Aziz ve sevgili
dinleyiciler! Bu sözlerim bizi, müslümanları, zikir erbabını, ibadet ve tâat
erbabını tenkid edenlere yönelik tabii... Siz böyle deyin diye, onları
söyleyerek sözlerimi bitirdim.
Allah hepinizden
razı olsun... Hepiniz İslâm'a, dine yardımcı olmaya gayret edin ki, Cenab-ı
Hakk'ın lütfuna, mükâfatlarına nâil olasınız!
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
18. 04. 2000 -
AVUSTRALYA
|