|
27. 06. 2000 AKRA
TEFSİR SOHBETİ
(Bakara: 177)
Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize
olsun...
Bakara Sûre-i
Şerîfesi'nin 177. ayet-i kerimesindeyiz. Çok mühim noktalara topluca yer veren
bir ayet-i kerime... Onun için kardeşlerimizin bu ayet-i kerimeyi özellikle
dikkatle dinlemelerini, mümkünse ezberlemelerini rica edeceğim.
Önce mübarek metnini
okuyalım. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Leysel-birre en
tevellû vücûheküm kıbelel-meşrikı vel-mağribi velâkinnel-birra men âmene billâhi
vel-yevmil-âhiri vel-melâiketi vel-kitâbi ven-nebiyyîn, ve âtel-mâle alâ hubbihî
zevil-kurbâ vel-yetâmâ vel-mesâkîne vebnes-sebîli ves-sâilîne ve fir-rikàb, ve
ekàmes-salâte ve âtez-zekâh, vel-mûfûne biahdihim izâ àhedû, ves-sàbirîne fil-be'sâi
ved-darrâi ve hînel-be's, ülâikellezîne sadek, ve ülâike hümül-müttekn.)
(Bakara: 177) Sadakallàhul-azîm.
a. İman Nedir?
Bu ayet-i kerime
büyük vazifeleri ve çok geniş önemli temelleri, doğru akîdeyi ve inancı
bildiriyor; kelimelerinin çatısı altında toplamış bulunuyor. Bunu göstermek için
bir hadis-i şerif nakledelim:

(An ebî zerrin
ennehû seele rasûlüllah SAS: Mel-îmân?) Ebû Zerr-i Gıfârî RA Peygamber
Efendimiz'e:
"--Yâ Rasûlallah,
iman nedir?" diye sormuş.
Yâni gerçek imanın,
Allah'ın sevdiği imanın, Rasûlüllah'ın öğretmek murad ettiği güzel imanın
inceliklerini öğrenmek için sormuş olduğu anlaşılıyor.
Buna cevap olarak
Peygamber SAS Efendimiz, (Leysel-birre en tevellû vücûheküm kıbelel-meşrikı
vel-mağribi...) ayet-i kerimesini okumuş.
Sonra Ebû Zerr-i
Gıfârî tekrar sormuş. Yâni, "Bu ayeti anladım ama, iman nedir?" diye. Peygamber
SAS Efendimiz, bu ayeti tekrar okumuş.
Sonra bir daha
sormuş. Belki teferruat istiyor, belki başka bilgiler istiyor, belki umduğu
başka cevap var. Tekrar sorunca, Peygamber SAS yine aynı ayet-i kerimeyi okumuş.
Sonra Ebû Zerr-i Gıfârî Hazretleri'ne demiş ki:
(İzâ amilte
haseneten ehabbehâ kalbüke, ve izâ amilte seyyieten ebgadahâ kalbüke) Yâni
imanın tarifini mâdem ayrıca, bu ayet-i kerimeden ayrı bir beyan olarak beyan
edilmesini istiyorsun, taleb ediyorsun, o zaman söyleyeyim:
"--İman, bir güzel
ameli, haseneyi işlediğin zaman; Allah'ın rızasına uygun, dinin tavsiye ettiği
güzel bir işi yaptığın zaman, kalbinin onu sevmesidir. Kötü bir işi, Allah'ın
sevmediği bir işi yaptığın zaman da, kalbinin, gönlünün onu sevmemesidir, ondan
üzülmesidir." diye tarif etmiş.
Ama, "İman işte
böyle olur, mü'min insan böyle olur." diye anlatmak için, üç defa bu ayet-i
kerimeyi okumuş.
b. Ayetin Sebeb-i
Nüzûlü
Bu ayet-i kerime ehl-i
kitâba, yâni hristiyanlara ve yahudilere cevap olarak indirilmiş bir ayet-i
kerime. Hristiyanlar ibadetlerinde doğuya, yâni maşrıka, güneşin doğduğu tarafa
dönerlerdi. Yahudiler de mağribe, yâni Beytil-Makdis taraflarına doğru, batıya
doğru dönerlerdi. Umûmiyetle yönlendikleri yön buydu ve bunu önemli bir şey
sayıyorlardı, üzerinde duruyorlardı.
Sonra, Peygamber
Efendimiz Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman, namazı kılarken Beytül-Makdis'i
kıble edinip, oraya doğru dönerken, gönlü Kâbe'yi arzu ediyor diye, temenni
ediyor diye; İbrâhim AS'ın aziz hatıraları var, yeryüzünde ilk inşa edilmiş
mâbed, çok mübarek bir yer diye, Allah-u Teàlâ Hazretleri Kâbe-i Müşerrefe'ye
dönülmesini emredince; bu durum, yâni Beytil-Makdis'ten dönmek ehl-i kitâbın
canını sıktı. Müslümanların bir kısmı da, bu hususta tereddüt ettiler. Onun
üzerine kıblenin değiştirilmesinin Allah'ın emri olduğu, ona uyulması gerektiği
bildirildi. Geçtiğimiz derslerde, bu kıblenin değiştirilmesi ile ilgili ayetleri
okumuş, açıklamıştık.
Buna rağmen,
yahudiler ve hristiyanlar kendi yönlerine dönmeyi, mühim bir şey gibi ön plânda
tuttukları için, işin böyle maddî bir hareket olmadığı, aslında çok derin
kökleri olduğu; yâni Allah'ın sevdiği, razı olacağı dinin, imanın çok daha derin
temelleri olduğu bu ayet-i kerimeyle anlatıldı.
Binâen aleyh, sebeb-i
nüzûlü bu hristiyanların ve yahudilerin kıblenin değişmesi üzerine itirazları,
söylentileridir.
İbn-i Abbas RA'a
göre de, bu mü'minler içindir. "Daha önceden başka yere dönülürken, sonra Kâbe-i
Müşerrefe'ye dönülünce bu işten bazı mü'minler tereddüde düştüler? Onlara,
'Doğuya dönmeyin, batıya dönmeyin; Kâbe'ye dönün!' diye müslümanlara hitaptır."
diye bu ayet-i kerimeyi İbn-i Abbas böyle tefsir etmiş, böyle izah etmiş.
c. Doğuya, Batıya
Dönmek İyilik Değildir
Şimdi ilk önce
âyet-i kerimeyi, dinleyenlerin anlayacakları şekilde, ağır ağır kelimeleriyle
beraber açıklayalım. Sonra izahları yapalım:
(Leysel-birre)
Leyse, değildir mânâsına Arapça bir kelime. İsim cümlelerinin başına geliyor,
isim cümlesinin öznesini ötre okutuyor, yüklemini de üstün okutturuyor. Özelliği
bu. Yâni i'rab dediğimiz, Arapça kelimelerin sonlarının okunması, dilbilgisi
kuralları bakımından bu leyse fiilinin önemi bu.
Bir isim cümlesi,
meselâ "Hava güzeldir." gibi fiili olmayan bir cümle... İki isimden, bir isim ve
bir sıfatın teşkil ettiği, bir özne bir yüklem olan cümleye isim cümlesi
deniliyor. Bunun başına geliyor. "O öyle değildir." mânâsına geliyor, anlamı
olumsuzlaştırıyor.
Şimdi burada
(leysel-birre), birr kelimesi üstün okunduğu için, bu yüklemi oluyor. Yâni,
"Birr, iyilik, takvâ, iyi müslümanlık, iyi dindarlık değildir." Ne?.. Şu sayılan
şey iyi dindarlık değildir. Nedir o?..
(En tüvellû
vücûheküm kıbelel-meşrikı vel-mağrib) "Ey yahudiler, ey hristiyanlar! Sizin
yönlerinizi doğuya veya batıya dönmeniz ve bu hususta Allah'ın ahir zaman
peygamberine, vahyine, indirdiği Kur'an-ı Kerim'e itiraz edip Kâbe'ye
dönülmesini kabul etmemeniz, bu hususta ileri geri konuşmanız dindarlık
değildir. Asıl dindarlık böyle olmaz. (Ve lâkinnel-birre) Fakat asıl
dindarlık, şöyle şöyle yapmaktır..." diye bütün ayet-i kerimenin geriye kalan
kelimelerinde nelerin asıl dindarlık olduğu anlatılıyor.
Burda birr kelimesi,
b-i-r-r; r harfi şeddeli yâni, iki tane. Birr, iyiliğin her çeşidine verilen bir
isimdir. Yâni ibadet ve taat, itaat ve hayırlı ameller, sevap kazandıran
şeyler... Yâni, sonuç itibariyle insanı Allah'ın rızasına, cennete götüren,
sevap kazandıran faideli, güzel olan bütün hayırlı işlere birr denilir.
Umumiyetle biz
sadece birr kelimesini kullanmayız. Çünkü Türkçe'de bir, iki, üç, dört diye sayı
olarak bir var, belki bazıları bunu bilemez. Ecdad dâimâ takvâ kelimesiyle
beraber kullanmış. Birr ü takvâ; iyilik ve Allah'tan korkarak böyle titizce
müslümanlık yapmak mânâsına beraber kullanılmış.
İyilik yapan kimseye
de isim olarak el-berrü, yâni b harfi üstünlü olarak berr denilir. Berren
bivâlideyhi; anne babasına iyilik yapan evlât mânâsına. Veyahut b'den sonra elif
gelerek el-bârru; yâni iyilik yapan kimse mânâsına ism-i fâil sigasıyla
kullanılır.
İyilik diyelim biz,
ama böyle anlayalım ki; Allah'a itaat mânâsına, sevap kazandıran, hayır hâsıl
eden, insanı cennete götüren icraat demek.
"Birr, sizini
yüzünüzü doğuya veya batıya dündürmeniz değildir. Şu ayet-i kerimede, aşağıda
sayılacak olan şeylerdir, asıl onlardır." mânâsına.
Burada eğer hitap
müslümanlaraysa, "Ey müslümanlar, sizin daha önceden, kıble belirlenmezden önce
istediğiniz yöne namaz kılıyordunuz. O tarafa, bu tarafa dönüp kılıyordunuz.
Şimdi kıble emrolundu, artık o değildir." diye böyle yorumluyorlar ama, daha
ziyade yahudiler ve hristiyanlara hitap ettiği şeklindeki rivayet kuvvetli.
Bir de bazı
kıraatlerde (Leysel-birrü) diye okuyan kıraat alimleri var. O zaman birr
kelimesi leyse'nin ismi oluyor; haberi (en tüvellû) oluyor. Şimdi bizim
okuduğumuz gibi birre olunca, mânâda öncelik kazanmış oluyor. Yâni vurgulanmış
oluyor. Haberin öne getirilmesi dikkati çekmek içindir. Yâni yüklemi öne
getirmek... (Leysel-birre) okunduğu zaman, "İyilik değildir şunlar,
şunlar; asıl iyilik şunlar şunlardır!" diye mânâ daha kuvvetli olmuş oluyor.
(Leysel-birrü) dendiği zaman, düz, heyecansız bir hüküm söylenmiş oluyor.
Ama sonuç itibariyle, mânâ ikisinde de aynı noktaya geliyor.
d. Asıl İyilik
(Leysel-birre)
"İyilik değildir, iyi dindarlık değildir, iyi insanlık, iyi müslümanlık
değildir, yüzünüzü batıya veya doğuya dönmek..."
(Ve lâkinnel-birre)
Bu lâkin de Türkçe'de kullanılan bir kelime. Bu da yine isim cümlelerinin başına
gelir. Leyse'nin aksini yapar; yâni ismini üstün okutur, haberini ötre okutur.
(Ve lâkinnel-birre) "Fakat asıl iyilik şunları yapanların iyiliğidir..."
diye, o sıralama geliyor ondan sonra. O sıralamayı şimdi bir bir açıklayacağız.
Önce bu sözü açıklayalım! Ona bağlı öteki mânâları kolay kavrayalım diye bu ana
cümleyi açıklayalım:
"Sizin yaptığınız
doğuya, batıya dönmek asıl birr değildir. Lâkin asıl birr şunları şunları
yapmaktır..." diye, derin dindarlığın temellerini bize Cenâb-ı Hak Teàlâ
bildiriyor. (Ve lâkinnel-birre) Burada birr kelimesini, el-bârre diye ism-i
fâil sigası şeklide okuyan kıraat alimleri de olduğunu kitaplar yazıyor. Yine o
zaman, "İyi insan şunları yapan kimselerdir." mânâsına gelir. Birr diye
okunursa, "Asıl iyilik şunu yapanın iyiliğidir." mânâsına geliyor o zaman.
(Men) "İyi
bir dindar kimse o kimsedir ki; (âmene billâhi vel-yevmil-âhiri) Allah'a
inanır ve ahiret gününe inanır, (vel-melâiketi) ve Allah'ın meleklerine
inanır, (vel-kitâbi) Allah'ın kitaplarına inanır."
"Kur'an-ı Kerim'e
inanır" diye de açıklayanlar var. Yâni el-kitab, kitap cinsinden Allah'ın ilâhi
kitap olarak daha önceki peygamberlere indirdiği kitaplara inanır. Ama tekil
olduğundan, "Vel-kitab'dan maksad Kur'an'dır." diyenler var.
Birinci söz daha
tercih ediliyor. Çünkü arkasından, (Ven-nebiyyîn) "Peygamberlere inanır."
kelimesi geliyor. Eğer "Peygambere" deseydi, o zaman bu (vel-kitab)
Kur'an olurdu, peygamber de bizim Peygamber Efendimiz olurdu. Allah-u Teàlâ
Hazretleri umûmî beyan ediyor: "O kimsenin iyiliğidir ki asıl iyilik; o kimse
Allah'a inanır, ahiret gününe inanır, meleklere inanır, kitaba inanır, yani
bütün kitaplara inanır; (ven-nebiyyîn) ve Allah'ın gönderdiği bütün
peygamberlere inanır."
Elhamdü lillâh, biz
böyleyiz. Hamd ü senâlar olsun, Allah'ın bütün peygamberlerine inanıyoruz.
Hepsinin gönlümüzde müstesnâ mevkîleri, makamları var. Mûsâ AS, İsâ AS, İbrâhim
AS, Ya'kub AS, Yûsuf AS... Adem AS'dan Peygamberimiz'e kadar, hepsine
inanıyoruz.
Sonra: (Ve âtel-mâle)
Bu âtâ fiili nereye bağlı? (Men âmene) Âmene'ye bağlı. Yâni asıl iyilik
kimin iyiliğidir? "Hem şunlara şunlara iman eden ve hem de (âtel-mâle)
malı veren, (alâ hubbihî) sevgisi üzere..." Onu açıklayacağım, daha geniş
bir şekilde söylenenleri nakledeceğim. "Malı sevgisi üzere verendir."
Kime verendir?..
(Zevil-kurbâ) "Kendisiyle yakınlık bağları olanlara, (vel-yetâmâ)
yetimlere... (Vel-mesâkîne) Kendi idaresini sağlayamayan, dâimâ insanlara
muhtaç durumda olan miskinlere... (Vebnes-sebîl) Yolculara, (ves-sâilîn)
ve gelip isteyen, dilenenlere... (Ve fir-rikàb) Ve kölelikten kurtulmak
isteyen insanlara malı verendir." Yâni, "O kimsedir ki malı sevgisi üzere verir;
yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve esarette
olanlara..."
(Ve ekàmes-salâh)
Bu da yine âmene'ye bağlı. "Ve o kimsenin iyiliğidir ki, o kimse aynı zamanda
hem şunlara iman eder, hem malı şunlara şunlara verir... (Ve ekàmes-salâte)
Ve namazı dosdoğru, sapasağlam, dimdik kılar... (Ve âtez-zekâte) Ve
malının zekâtını verir... (Vel-mûfûne biahdihim izâ àhedû) ve insanlarla
ahdettikleri zaman, ahidlerine riayet eden kimselerin dindarlığıdır asıl makbul
olan dindarlık." Buradaki (mûfûne), yukarıdaki men âmene'deki men'e
bağlı.
(Ves-sâbirîne
fil-be'sâi ved-darrâi ve hînel-be's) "Sabredenlerin edenlerin birr ü
takvâsıdır." Nerde sabrediyorlar? (Fil-be'sâi ved-darrâi) "Fakirlik,
yoksulluk durumlarında; hastalık, elem, keder durumlarında; (ve hînel-be's)
ve savaş zamanında sabredenlerin birr ü takvâsıdır."
(Ülâike)
"İşte bütün bunları yapanlar, işte bunlar (ellezîne sadak) dindarlığı
dosdoğru olan, özü sözü doğru olan kimselerdir. (Ve ülâike hümül-müttekn)
İşte bunlar müttakî olanların, Allah'tan korkan, birr ü takvâ sahibi sıfatına
hakkiyle layık olan müttakìlerin ta kendileridir."
e. Allah'a İman
Ana mânâ bu, şimdi
kelime kelime üzerinde durarak açıklayalım. Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor
ki; asıl dindar insanın ilk sıfatı Allah'a inanmasıdır. Yâni Allah'a inanmak,
Allah'tan korkmak ve Allah'ın emirlerini tutmak önemlidir. Yoksa öyle Allah'a
itiraz edip, Peygamberini kabul etmeyip, Kur'an'ına sırt çevirip, doğuya dönmek,
batıya dönmek iş değildir. Bunlar maddî hareketlerdir. Bunlardan önemli olan,
bunun derinliğindeki daha önemli işleri yapmaktır.
Şimdi bu ayet-i
kerimeyi iyice öğrenirse kardeşlerimiz, her yerde konuşmalarında gayet iyi bir
şeklide bunları anlatırlar.
Allah'a iman en
önemli oluyor. Allah'a iman edip bağlanmak, övünülecek dindarlığın, Allah'ın iyi
kulu olmanın, kâmil insan olmanın ilk şartı oluyor. İnanacak ve doğru inanacak.
Onun için Allah'a inancımızın, Allah'ın razı olacağı şekilde, Allah'ın Kur'an-ı
Kerim'de bildirdiği şekilde, Peygamber Efendimiz'in anlattığı şekilde; böyle
abuk sabuk, efsane, masal, yalan, yanlış, şirk, küfür bulaşığı olmayan bir güzel
iman olması lâzım!..
Güneş tanrı mıdır?..
Olamaz! Hangi ilim adamına sorarsan sor. Öküz tapınılacak bir mahlûk olabilir
mi?.. Olamaz! Hazret-i İsâ tapınılacak bir varlık olur mu?.. Olmaz. Çünkü
Hazret-i İsâ'dan önceki insanlar bu sefer neye tapınacaklardı? Eğer tapınılacak
Hazret-i İsâ idiyse, Hazret-i Adem'e tapınılması lâzımdı veya Hazret-i Âdem'in
yerine Hazret-i İsâ'nın gelmesi lâzımdı. Nerden baksan, nasıl düşünsen, olmaz!
Hazret-i İsâ
kendisi, kendisine tapınılmasını da söylememiştir. Söylemediği kesin. Allah'ın
emrettiğini söylemiştir. Allah'ın birliğine çağırmıştır. İnsanlar onu,
mucizelerinden dolayı tanrı sanıyorlar. Halbuki gayet basit bir olay.
Peygamberler Allah'ın sevgili kulları oldukları için, Allah onlara olağanüstü
şeyler yapma meziyeti vermiştir.
Bizim
Peygamberimiz'in de nice mucizeleri vardır. Müşriklerin gözleri böyle faltaşı
gibi açılıp, hayretler içinde müşahade ettikleri "Allah Allah!" deyip böyle
şaşırdıkları mucizeleri vardır. Mûsâ AS'ın çeşitli mucizeleri vardır. Buraya
kadarki ayetlerde okuduk. Kur'an-ı Kerim beyan ediyor, Peygamber Efendimiz beyan
ediyor. Tur dağında, sihirbazlarla karşılaşmasında, Firavun'dan kurtulmasında...
İbrâhim AS'ın
mucizeleri vardır, Nuh AS'ın mucizeleri vardır. Peygamberlerin mucizeleri olur.
İsâ AS'ın da mucizeleri vardır. Hastaları iyi etmek vs... Ona tapmak doğru
değil.
Başka ne var
insanların tapındıkları?.. Dinler tarihini şöyle hatırımıza getirelim... Hele
Yunanlılar'ın hiç tutulacak tarafları yok! İşi tamamen edebiyata ve masala
boğmuşlar, Olimpos dağı, Zeus, harb tanrısı, şarap tanrısı, aşk tanrısı... vs.
İşi tamamen saçmalamışlar. Tamemen şirk, korkunç bir şirk.
Sâsâniler, Persler;
onlar işte iyilik tanrısı, kötülük tanrısı diye iki tanrı düşünmüşler; Yezdan,
Ehrimen diye, aydınlık, karanlık diye. Halbuki karanlık, aydınlık bir ışık
olayıdır, biliyoruz. Hiç bunun tanrı olmakla ilgisi yok. Hepsini yapan Rabbül-âlemîn...
Yeri göğü yaratan, yeri göğü idare eden, yerin, göğün mülkünün sahibi Allah'ın
hepsi.
Demek ki iyilik de,
kötülük de Allah'tan. Bütün mukadderâtı Allah takdir ediyor. Eğer bir kaç tane
otorite, yâni tanrı, istediğini yapan merkez olsaydı, kâinatta birlik olmazdı,
düzen olmazdı, kargaşa olurdu, çatışma, çarpışma olurdu. Bu fizik düzeni, kimya
düzeni, bu muhteşem ahenk ve birlik olmazdı. Yer gök darmadağın dağılırdı. İşte
o zaman Yunanlıların efsaneleri gibi, o tanrı o tanrıya saldırır, o onunla kavga
eder, Olimpos dağındaki Zeus onlara kızar, bağırır, çağırır filan... Bunlar
tiyatro konusu tabii.
f. Ahiret Gününe
İman
Önce (âmene
billâh); yâni, "Dindar bir insan o kimsedir ki Allah'a iman etti." Allah'a
iman ettikten sonra önemli ikinci vasıf nedir?.. (Vel-yevmil-âhir) "Ahiret
gününe inanmak."
Şimdi bu ahirete
inanmak en önemli, en kıymetli, insanlara en faydalı iman şûbesidir. Putlara
tapanlar ahirete inanmıyorlarmış. Bizim arkadaşların kendi hayatlarında
yaşadıkları bazı olaylardan da anlattıklarına göre, meselâ Amerika'da bir
toplantı düzenlemişler. Haham, papaz ve müftüyü çağırmışlar, konuşturmuşlar.
Haham ahireti inkâr etmiş. Ben hayretler içinde kaldım.
Orda tabii, papaz
çıkmış demiş ki:
"--Aziz kardeşim!
Sen nasıl ahireti inkâr edersin ki, işte beraberce okuduğumuz Tevrat'ta,
İncil'de, Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid, mukaddes kitapta şu ayet var, bu ayet var?.."
diye, o bile razı olamamış.
Demek ki ahirete
inanmayan yahudiler var, ehl-i küfür var. "Her şey dünyadadır." diyenler var.
Bunların karşılığında Cenâb-ı Hak Teàlâ, kendisine imandan sonra, hemen ahirete
imanı beyan buyuruyor. Bu önemini gösterir. Allah'a inanmak birinci önemli,
temel iş; ondan sonra ahirete inanmak geliyor.
Ahireti inkâr etti
mi insan, ne müslümanlık kalır, ne iman kalır, ne akıl, ne mantık kalır. Çünkü
bilinmeyen bir şeyi, istikbâle ait bir şeyi, bir insanın kalkıp da inkâr etmesi,
hakkı ve haddi değildir. "Yarın yağmur yağmayacak, yarın şöyle olmayacak!" veya
"Bir asır sonra şu olmayacak, bu olmayacak..." diye kimse diyemez. Diyene de
derler ki:
"--Nerden biliyorsun
ya sen? Nasıl karar veriyorsun buna?!"
Yâni bu inkâr
delilli de değildir, bir belge gibi bir şey de yoktur. Binâen aleyh ahirete
iman, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir şeydir; çünkü ileridedir. Kimsenin
inkâra hakkı yoktur. Bilimsel olarak da doğru değildir. Din bakımından doğru
değildir. Hele Kur'an bakımından, hele sünnet yönünden hiç doğru değildir.
--E pekiyi bazıları
çıkıyor da, "İşte cennet de, cehennem de bu dünyada, ahirette bu dünyada..."
diyorlar?..
Hayır! Öyle değil!

(Vel-ba'sü ba'del-mevti
hakkun) "Öldükten sonra dirilmek vardır." Hesap vardır, mahkeme-i kübrâ
vardır, cennet vardır, cehennem vardır.
İşte asıl mü'min
insan, Allah'a inanır ve ahiret gününe inanır. En önemli iş bu... Ahirete
inandığı için de, hesabı düşündüğü için de, sağlam müslüman olur. Ahirete
inanmayan, sadece bu dünya var diyen, "Vur patlasın, çal oynasın... Bu dünyada
ne yaparsam yanıma kârdır." diye epikürist bir felsefeyle, zevkle, hedonist
felsefeyle böyle ömrünü geçirir. "Nasıl olsa ben yaşayacağım kadar yaşayacağım;
ondan sonra bir şey yok!" diye çok anarşist olur, çok bozguncu olur, çok bencil
olur, çok zararlı işler yapar. Yâni zararları da çok ama, gerçek de değil,
bilimsel de değil. Asıl dindar, asıl iyi insan hem Allah'a inanır, hem ahiret
gününe aşk ile, sıdk ile, yakìn ile inanır.
g. Meleklere İman
(Vel-melâiketi)
"Meleklere inanır." Melekler nedir?.. Melekler Allah'ın kullarıdır ve onları
çeşitli vazifelerle vazifelendirmiş, emretmiş; o vazifeleri yapıyorlar.
Şimdi "Meleklere de
inanmaktır" demekle yahudilere şöyle bir, "Siz bak bu yanlışı da yapıyorsunuz!"
diye bir işaret var. Çünkü yahudiler Cebrâil AS'ı düşman ediniyorlardı. Onu
melek kabul etmek istemiyorlardı. Ama, Allah'ın ulu meleklerinden birisi. Mü'min
insan melekelere de inanır.
--E görmüyoruz...
Görmüyoruz ama
etrafımızda bir çok iş olup duruyor. Olduran Allah-u Teàlâ Hazretleri;
vazifeliler melekler... Gözümüzü, kolumuzu, her âzâmızı, her eklemimizi bekleyen
melekler var. Sağımızda, solumuzda hafaza melekleri var. Amellerimizi
yazıyorlar, tesbit ediyorlar. Bunlar mahkeme-i kübrâda ortaya konulacak.
İnsanların hesabı o mahkemede öyle görülecek, öyle belgelendirilecek. Yerdeki,
gökteki bir çok olayları da yapan, götüren, Allah'ın böyle ulvî varlıkları var,
görünmez varlıkları var. İman ediyoruz.
Görünmez ama,
göründüğü zaman da oluyor. Görülebilir duruma da geçebilirler. İstedikleri zaman
insanın karşısına çıkarlar. İbrâhim AS'a misafir gibi gelmişler. Cebrâil AS
Peygamber Efendimiz SAS'e, bir beyaz elbise giymiş kişi olarak çok kere gelmiş.
Başka insanlar da görmüş, konuşmasını da duymuş. Olur yâni.
Görünebilirlik
kabiliyeti de var, ama herkes göremez. Peygamber Efendimiz konuşup dururken,
yanındaki hanımı Hatice Anamız göremiyordu. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz ile
dururken, Cebrâil geldiği zaman, "Allah'tan selâm getirdi sana." diye söylüyordu
ama, Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz göremiyordu.
Ama hakiki mü'min,
hakiki birr ü takva sahibi insan, meleklere de inanır.
h. Kitaplara İman
Sonra, (Vel-kitâb)
"Kitaba da inanır." Kitap tabii, "Allah'ın kitap indirdiğine de inanır."
mânâsına bütün kitapları, bütün semâvî kitapları içine alan bir tâbir olabilir.
Yalnız burada bir
şeyi de açıklamak lâzım. Biz bütün semâvî kitapların o zamanki, o peygambere
indiği zamanki bozulmamış hâline inançlıyız. Yoksa kitap kaybolmuş, aslı ortada
yok, sonradan birisi yazmış, "Bu işte odur" demiş. O artık bilimsel bakımdan
düşünülecek bir şey. İçindeki yazılan şeylerin bir kısmı doğru olabilir, bir
kısmı da kişilerin katması olabilir.
Nitekim yüzlerce
İncil'in cümleleri birbirlerinden farklıydı. Demek ki, ana konularda bazı
hatırda kalan şeyler tam tutuyor ama, bazılarını tam tutturamadıkları için
farklılıklar olmuş. Bunlar elenmiş, İznik Konsülünde, milattan sonra 325
yılında; dört tanesi bırakılmış, ötekiler reddedilmiş. Bu arada Hazret-i
Muhammed AS'ın ahir zaman peygamberi olduğunu açıkça beyan eden Barnaba İncili
de reddedilmiş, dışlanmış. Halbuki, "Ahir zaman peygamberi Ahmed, Muhammed
isminde Allah'ın sevgili, en sevgili peygamberi gelecek!" diye orada var. Bütün
incillerde de Paraklitus şeklinde var. Onlar da onu başka türlü, Rûhül-kudüs
veya Cebrâil gibi bir şeyle yanlış yorumluyorlar ama, var aslında...
Şimdi kitaplara
inanırız ama, bozulmamış şekillerine inanırız. Yoksa bozuklarına inanamayız.
Çünkü bozulduğu için, yanlış noktaya götürür. Kur'an-ı Kerim, bütün hepsini
toplayan, bütün hepsini temsil eden, hepsinin içindeki mânâları ihtivâ eden en
son kitaptır. Yâni:

(Fîhâ kütübün
kayyimeh) Kur'an-ı Kerim içinde her türlü eski peygamberlere indirilmiş
bilgiler de mevcut olduğundan, hepsinin temsilcisidir. Ona inanması lâzım! Bütün
kitaplara inanıp, asıl Kur'an-ı Kerim'e inanması lâzım!
Çünkü asıl bilgiler,
bozulmamış bilgiler, harfi bile değişmemiş bilgiler, ceylan derisine yazılmış,
kürek kemiği üzerine yazılmış, şuraya yazılmış, buraya yazılmış... Bugüne kadar
elhamdü lillâh elimizde, müzelerde saklanan, Hazret-i Osman zamanından, Hazret-i
Osman'ın kanı üstüne damlamış nüsha elimizde... Hazret-i Ali'nin eliyle yazdığı
imzalı Kur'an-ı Kerim müzemizde, elhamdü lillâh... Tabii bir mü'min, Allah'ın
kitaplarına inanır.
i. Peygamberlere
İman
(Ven-nebiyyîn)
"Allah'ın gönderdiği mübarek peygamberlerine, kullara Allah'ın emirlerini
bildiren vazifeli peygamberlere inanır." Bir tanesini inkâr etse, olmaz.
Allah'ın peygamberlerinin hepsine inanmak lazım!
Biz hepsine
inanıyoruz. Başkaları, kendilerinkine inanıyor, kendilerinden başkasına ait
olanları reddediyor. Öyle şey olmaz! Çünkü kendi kitaplarında da, kendi
peygamberlerinden önce bazı peygamberler geldiğini okuyorlar ve kabul ediyorlar;
Adem AS, Nuh AS vs... diye. Binâen aleyh, kendilerinden sonra da hayat devam
ettiğine göre, kendilerinden sonra da peygamber geldiğini inkâr etmemeleri lâzım
ama, Hazret-i İsâ'yı inkâr etmiş mûsevîler... Ehl-i kitap Peygamber Efendimiz'e
tâbi olmamış. Bir kısmı kabul edip müslüman olmuşsa da, bir kısmı eski haliyle
kalmış, kaybetmiş.
Asıl dindar, iyi
insan, birr ü takvâ sahibi insan peygamberlere inanır.
j. Malından Allah
İçin Vermek
Başka?.. Bir ü takvâ
sahibi insanın bir vasfı da: (Ve âtel-mâle alâ hubbihî) "İyi insan o
kimsedir ki Allah'a inandı, ahiret gününe inandı, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine inandı... O iyi insan, yani ideal dindar, en iyi dindar, kâmil
dindar insan; malını sevgisi üzere yakınlarına, yetimlere, miskinlere,
yolculara, dilenenlere verir ve esirlere verir."
"Malını verir;
(alâ hubbihi) onun sevgisi üzerine malını verir." Buradaki onun sevgisinden
maksat nedir, hû zamiri kime gidiyor?.. Bu Allah'a gidiyor ise; "Allah
sevgisiyle, Allah aşkıyla, Allah'ın emrine itaat ediyorum diye, Allah'ı sevdiği
için, Allah aşkı için, Allah rızası için malını yakınlarına, yetimlere,
miskinlere, yolculara, dilenenlere, esirlere verir." İyi dindarın bir vasfı
budur.
Bu hû zamiri eğer
mala gidiyorsa, yâni alâ hubbil-mâl ise; "Malı sevdiği halde, parayı, pulu
serveti, kazandıklarını sevdiği, benimsediği halde, Allah emretti diye verir."
mânâsına gelir.
Bu hususta hadis-i
şerifler de var. Buhàrî ve Müslim'in Ebû Hüreyre RA'den rivâyet ettiğine göre:

RS. 90 (Câe
racülün ilen-nebiyyi sallàhu aleyhi ve sellem, fekàle: Yâ rasûlallàh! Eyyüs-sadakati
a'zamü ecran?) Bir adam Peygamber SAS'e geldi:
"--Yâ Rasûlallah!
Hangi sadaka sevap bakımından en büyüktür, en çok sevaplı sadaka hangisidir?"
diye sordu.
Sadakanın cinsini
sordu, ne şekilde verileceğini öğrenmek istedi, teferruatı bilmek istedi. "En
güzel sadaka, en makbul sadaka, Allah'ın en sevdiği, en büyük sevap verdiği
sadaka hangisidir?" dedi.
Peygamber Efendimiz
şöyle cevap verdi:
(En tesaddaka ve
ente sahîhun) "Senin sıhhatliyken, gençken, yaşama ümidin varken verdiğin
sadakadır."
(Şahîhun)
Şahîh de şuh sahibi. Şuhh iki tane ha ile, cimrilik demek Arapça'da. Pintilik,
cimrilik, eli sıkılık mânâsına bir kelime. Bir de Farsça'da şin-vav-hı
harfleriyle yazılan şuh vardır; o şen şakrak kadın mânâsına kullanılan bir başka
kelime. Buradaki şuh, ha harfi şeddeli. Şuhhun cimrilik demek.
(En tesaddaka ve
ente sahîhun şahîhun) "Sıhhatliyken ve cimrilik hissi içinde varken verdiğin
sadakadır." Evet insan sadakayı veriyor ama, bayağı yüreği cız ede ede veriyor
çok kimse. Neden?.. Çünkü ne zahmetlerle kazandı. Para kazanmak kolay değil.
Harcamakta eli zorlanıyor. (Alâ hubbihî), alâ hubbil-mâl mânâsına
geliyorsa, malı sevdiği halde yine cimrilik hissini yenerek, Allah rızası için
onu vermek oluyor.
"Sen sıhhatliyken,
içinde cimrilik hissi varken; (tahşel-fakra) fakirlikten korkuyorken,
(ve te'mülül-gınâ) zengin olmayı umuyorken verdiğin sadakadır." buyurmuş.
(Ve te'mülül-bekà) "Daha ölmem, yaşarım diye düşünüyorken..." diye bir
rivayet de hatırlıyorum. Çünkü insan öleceği zaman, artık nasıl olsa bu mal bana
kalmayacak diye, o zaman veriyor. Nitekim hadis-i şerifin devamında o geliyor:
(Ve lâ tümhil)
"Sakın bu cömertlik yapmayı, hayır yapmayı, sadaka vermeyi ihmal etme, geriye
bırakma; (hatta izâ beleğatil-hulkm) canın boğazına geldiği zamana kadar
geriye bırakma, tehir etme!" O ne zaman?.. İnsanın öleceği zaman, can boğazına
geldi mi, ağzından çıkıp gidiverir. Ruhunu teslim etti mi, o zaman kıymeti
kalmaz.
Şimdi yatağa yatmış,
ölmek üzere, hâlet-i nezi'de... (Kulte) "O zaman dersin ki: (Lifülânin
kezâ) 'İşte falanca tarlamı falancaya verdim, şunu verdim. (Ve lifülânin
kezâ) Akrabadan, çoluğumdan, çocuğumdan falanca kimseye de şunu verdim, bunu
verdim.' (Ve kad kâne lifülân) Sen ona verdim, buna verdim diyorsun;
ister de ister deme, zâten onun bunun olacak, zâten mirasçılara gidecek. Yâni
hayrını hasenatını o zamana tehir etme!" diye Peygamber Efendimiz tavsiye
buyurmuş.
Bu hadis-i şerifi
niçin okuduk?.. (Alâ hubbihî) Malın sevgisi içinde varken, adam cömertlik
yapmışsa, güzel. Aferin ki cimrilik hissini yeniyor, Allah'ın emrini tutuyor ve
vazifeyi yapıyor.
Sonra malı kimlere
vereceği sıralanıyor; malı kimlere verir insan, hayrı hasenatı kimlere yapar?..
1. Akrabalara
Yardım
(Zevil-kurbâ)
"Birincisi akrabalara..." Niye önce zikredildi?.. Çünkü en sevaplısı o. İnsanın
yakınlarından, akrabalarından fakir varsa, önce ona vermek lâzım! Çünkü
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:

RE. 217/14
(Es-sadakatü alel-miskîni sadakatün) "Bir miskin adama, fakir adama,
kendisini geçindiremeyen, düşkün adama sadaka vermek bir sadakadır. (Ve hiye
alâ zir-rahimi isnetân) Ama akrabaya, yakınlarından birisine tasadduk etmek,
iki sadakadır. (Es-sadakatü ves-sıleh) İki tanenin birisi sadaka
sevabıdır; birisi de sıla-i rahim, yâni akrabayı gözetme davranışının
sevabıdır." Binâen aleyh sevabı iki mislidir.
Yine bir rivayet
burada kaynaklarda kaydedilmiş ki, Meymûne Vâlidemiz RA'nın yanında beslediği
bir cariyesi varmış, onu sevap kazanmak için azâd etmiş. Peygamber Efendimiz'e
sormadan, izin almadan kendi câriyem diye, kendi câriyesini azâd etmiş Meymûne
Validemiz.
Peygamber Efendimiz
onun yanına geldiği zaman da demiş ki:

(E şearte yâ
rasûlallah, ennî a'taktü velîdetî) "Yâ Rasûlallah, hissettin mi, bildin mi
ben cariyemi Allah rızası için azâd ettim?" demiş.
(Kàle: E ve kad
faalti) "Öyle mi yaptın?" diye Efendimiz sormuş.
(Kàlet: Neam)
"Evet öyle yaptım." deyince, bakın ne cevap veriyor Peygamber Efendimiz:
(Emâ enneki lev
a'taytihâ ahvàleki) "Keşke o câriyeyi sen dayılarına verseydin ya; (kâne
a'zame liecriki) senin sevap kazanman bakımından daha iyi olurdu."
Neden?.. Sadakayı,
iyiliği akrabaya yapmak bir sadaka sevabı kazandırıyor, bir de sıla-i rahim
sevabı kazandırıyor ya; onun için.
Bu sebepten de, iyi
insan cömert insandır. İyi mü'min, aynı zamanda malını sevdiği halde, mal
sevgisi, zenginlik arzusu olduğu halde böyle verendir. Ama ilk önce kime
veriyor? Önce akrabasını gözetiyor. Tabii o sevgi Allah rızası için olunca, daha
da güzel. Yâni alâ hubbillah, Allah rızası için, o daha güzel tabii.
2. Yetimlere
Yardım
Başka kimlere
verilir sadaka?.. (Vel-yetâmâ) "Yetimlere..." Yetim ne demek? Kendisini
gözetecek, evi idare edecek babası olmayan kimse demek. Buluğa ermemiş küçük
çocuğa yetim derler. Çünkü Hazret-i Ali Efendimiz RA'ın rivayet ettiği bir
hadis-i şerifte, "Bulüğa erdikten sonra artık yetimlik biter." buyruluyor. Çünkü
çocuk eli başına ermiştir, kendi işini görecek duruma gelmiştir. Babası olmadığı
için, sıfat olarak yetimden sayılsa bile, hükmen yetimlik vasfı geçmiştir.
Alimlerden bazıları
da diyorlar ki: "Büyük de olsa, küçük de olsa, bulüğa ermiş de olsa, babasızsa
yetim yetimdir."
3. Miskinlere
Yardım
Demek paranın bir
kısmı hayırları kimlere yapılacak sıralanacak olursa; akrabalara, sonra
yetimlere sonra, (Vel-mesâkîn) "Miskinlere..."
Mesâkîn; i'si uzun
olunca miskinler demek olur. Mesâkin diye i'si kısa olursa meskenler demek olur.
İ'sinin uzunluğunu vurgulayarak söylemek lâzım.
(Vel-mesâkîn)
Miskinlere. Neden? Sükûn kelimesinden geliyor bu miskin. Yâni sükûnette çok
ileri durumda. Neden? Hep insanların karşısında duruyor, bir şey de yapamıyor
ondan. Yâni fakir demek. Bir hayli yoksul, fakir demek. Onlara verilir. Hiç bir
şeyi yok çünkü.
4. Yolculara
Yardım
Malı başka bir de
kimlere verecek?.. (Vebnes-sebîl) İbn oğul demek, sebil de yol demek.
Vebnes-sebil demek, "yol oğlu" demek. Acaba bu yol oğlundan maksad nedir?..
Birincisi;
beldesinden çıkmış, seyahate girişmiş olan insan demektir. Yolculuk hali,
ihtiyacı vardır; yemesi lâzım, yatması lâzım, otel lâzım, lokanta lâzım! Ama
onların olmadığı yerde de, birilerinin hayır yapması lâzım onlara!.. Çünkü,
yanında bir şeyleri olsa bile kalmaz, biter. Fazla para alsa, soygun tehlikesi
olur. Fazla yiyecek alsa, taşıma zorluğu olur. Yâni bu yolcuları da
müslümanların gözetmesi lâzım!
Bir bu mânâya
olabilir. Bir de dayf mânâsına, yâni eve gelen konuk mânâsına olabilir. Evine
seni ziyarete gelen, senin evine konuk olarak aldığın kimse... Ona yapılan
masraflar, ikramlar vs. o da güzel şey. O da kasdedilmiş olabilir. Yâni, vebnes-sebil
ya yolcu demektir, ya da konuk demektir.
5. El Açıp
İsteyenlere Yardım
(Ves-sâilîn)
Seele'den geliyor. Sâilîn onun ism-i fâil sîgasının çoğulu. "İsteyenler, yâni el
açıp, 'Ben muhtacım, bana ver!' diyenler."
Hazret-i Ali
Efendimiz'den --radıyallàhu anh ve kerremallàhu vecheh-- rivâyet
edildiğine göre Peygamber SAS buyurmuş ki... Ne güzel oluyor elhamdü lillâh, bu
tefsir kitapları güzel, sağlam kaynaklar olunca, hem âyetleri öğreniyor insan,
hem hadis-i şerifleri öğreniyor:

RE. 350/12 (Lis-sâili
hakkun ve in câe alâ feresin) Ebû Dâvud isimli hadis âlimi rivâyet etmiş:
"El açıp isteyenin, dilenenin bir hakkı vardır, at üzerinde gelse bile..."
Evet, olur ki at
üzerinde gelir ama, bir şeyi yoktur. Atı var ama, atı kesip de yesin mi yâni?..
Heybesi boş... "At üzerinde gelse bile, yine verin!" diyor Peygamber Efendimiz.
Bir başka hadis-i
şerif daha çıkartmış önümdeki kaynaklardan bir tanesi, Ümm-ü Büceyd RA demiş ki
Peygamber Efendimiz'e:

(Yâ rasûlallah!
İnnel-miskîne leyekmü alâ bâbî femâ ecidü lehû şey'en u'tîhi iyyâhü) "Yâ
Rasûlallah! Bazen bir dilenci benim kapıma geliyor, dikiliyor. Ben de evde ona
verecek bir şey bulamıyorum."
Öyle olabilir. Zaten
o devirde mal ve mülk, yiyecek çok bol durumda değildi şimdiki gibi. Ama o
mübarekler, o yoksulluklar içerisinde bile birazcık bir şey oldu mu, birilerine
verirlerdi. "Dilenci geldi, kapıda duruyor ama, verecek bir şey yok. Böyle
oluyor bazen..." diye sormuş Peygamber Efendimiz'e.
(Fekàle lehâ
rasûlüllah SAS) Rasûlüllah SAS Efendimiz de buyurmuş ki:
(İn lem tecidî
lehû şey'en tu'tîhi iyyâhu illâ zılfen muhrakan) "Yanık bir tırnak da mı
bulamadın? Şöyle bir kıymetsiz şey de mi bulamadın? (Fedfaîhi ileyhi fî
yedihî) Yâni eline tutuşturacağın yanık bir tırnak, bir paça, bir kemikli et
parçası da mı bulamadın?.."
Tirmizî rivâyet
etmiş, sahih demiş. İmam Mâlik'in Muvatta'ında da buna benzer rivâyetler var.
Demek ki at üstünde de gelse, verilecek. Evde bir şey olmasa da, yine hiç
olmazsa olandan şu kadar deyip verilecek.
6. Esirlere
Yardım
Sonra kime verilir
para?.. Böyle akrabaya verilir, yetimlere verilir, miskinlere verilir, yolcu
veya konuklara verilir, dilencilere verilir... (Ve fir-rikàb)
"Esarettekilere verilir."
Bu esarettekilere
vermek nasıl olur?.. İki şekilde olur. Meselâ; Hazret-i Ebûbekr-i Sıddık
Efendimiz parasını vermiş, Bilâl-i Habeşi RA'ı esaretten kurtarmış. İşte ne
kadar güzel bir hayır. Ömrü boyunca yaptığı ibadetlerden ne kadar ecir alacak
Ebûbekr-i Sıddık Efendimiz. Allah hepsinden râzı olsun...
Ya böyle olur. Ya da
bazen köleler efendileriyle anlaşma yaparlardı. Bunlara mükâteb deniliyor.
Efendiyle köle anlaşma yaptığı zaman, mükâtebe deniliyor bu anlaşmaya... Köle
diyor ki,
"--Ben kaç para
ederim, yâni kaç para istiyorsun benim bedelime?.."
"--Şu kadar..."
"--Pekiyi, bana
müsade et, ben bu parayı sana çalışarak ödeyeyim! Bir anlaşma yapalım, şu kadar
zamanda, taksitle ödeyeyim!"
İşte böyle esirlere
mükâteb denirdi. Bu tabii parasını ödeyemezse, esaretten kurtulmaz. Ödeyebilirse
ay ay, veyahut belli zaman aralıklarıyla, o zaman kurtulur. Onlara yardım etmek
de çok sevap. Çünkü hürriyetini kazanacak adam, esaretten kurtulacak.
Evet, bunlar böyle
sadakanın kimlere verileceğini gösteren anahtar kelimeler. Sonra asıl iyi insan,
iyi dindar başka ne yapar?.. Yâni Allah'a inanır, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlere inanır. Malı Allah aşkına vaya içinde mal sevgisi olmasına rağmen
akrabasına, yetimlere, miskinlere, yolculara, misafirlere, dilenenlere,
esirlikten kurtulacak olanlara verir. Sonra başka ne yapar?..
k. Namazı
Dosdoğru Kılmak
(Ve ekàmes-salah)
"Namazı ikàme eder." Yâni iyi insan, Allah'ın sevdiği insan o kimsedir ki,
namazı ikàme eder.
Kàme ayağa kalkmak
demek. İkàme de bir şeyi kaldırmak veya doğrultmak demek. Kaldırmak mânâsıysa,
"Namaz dinin direğidir." deniliyor. Yâni çadırın direğini böyle yukarı
kaldırırsan, çadır bir mekân olur, oda olur, oturursun. Direk tutar onu. Çadırın
direğini indiriverirsen, çadırın bezleri yere serilir. Çadırın direği kırıldığı
zaman, örtünün altında kalır insan.
İşte bunun gibi,
namazı dosdoğru kılacak, ikàme edecek. Yâni (sallüs-salâh) demiyor Allah
Kur'an-ı Kerim'de, (akîmus-salâh) diyor. "Namaz kılın!" demiyor, "Namazı
dosdoğru yapın, yâni ikàme edin!" diyor.
Ya bu böyle ayağa
kaldırmak mânâsına; ya da eğri bir şeyi doğrultmak demek. Yâni, "Yamuk, eğri
büğrü yapmayın; dosdoğru kılın namazı! Eksiksiz, tadil-i erkânına riâyet ederek,
farzlarıyla, vakitlerinde, âdâbına riâyet ederek güzelce kılın!" mânâsına. Yâni
böyle kılan kimsedir.
l. Zekât Vermek
(Ve âtez-zekâh)
"Ve zekât veren kimsedir. Yâni o kimse ki, zekâtı da verdi." Zekâttan murat iki
şey olabilir. Bir zekât-ı nefs:

(Kad efleha men
zekkâhâ. Fekad hàbe men dessâhâ.) [Nefsini tezkiye eden, kötülüklerden
arındıran felâha ermiştir. Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.] deniliyor.
Nefsin zekâtı. Zekât aslında temizlemek demek. Zekâtün-nefs, nefsi temizlemek
demek. Bu tezhîb-i ahlâkla, kötü huyları atmakla, kötü şeyleri atmakla olur.
Yâni burada zekâtı da verir, yâni zekât görevini de yerine getirir demekse,
nefsini islah eder mânâsına gelir diye müfessirler söylüyorlar.
Ama zâhir mânâsı,
ilk hatıra gelen mânâsı: Malından Allah'ın emrettiği miktar zekâtına ayırıp,
zekâtın verileceği yerlere onu verir.
Tabii yukarıda bir
de malı verir dediği için ve âtel-mâle dediği için arkasına böyle âtez-zekâte
diye geçmesi, belki o nefsin zekâtını kasdediyor diyenler, burdan bu noktaya
gelmiş olabilirler.
Nefsin zekâtı, nefsi
temizlemek demek; malın zekâtı da, malı temizlemek demek. Çünkü zengin, malın
içinden zekâtı ayırıp vermezse, malı pis olur. Neden pis olur?.. Fakirin hakkı
orada duruyor. Utanmadan, onca zenginliğine rağmen bu kadar parası var, fakirin
hakkını oradan çatır çutur yiyor. Olur mu?.. Olmaz. O fakirin hakkını oradan
ayırıp fakire verdiği zaman, zekâtını malından ayırdığı zaman, mal temizleniyor.
Onun için böyle maldan bir miktarını ayırıp vermeye, zekâtül-mal deniliyor.
Kelime anlamı, malı temizlemek demek. Yâni insan o hayrı yaptığı zaman, malı
temizlenmiş oluyor.
İçinden kötü huyları
attığı zaman da, nefsini temizlemiş oluyor. Ona da zekât-ı nefs deniliyor. İkisi
de kasdedilmiş olabilir diyor ulemâmız, müfessirlerimiz. Her ikisi de zaten çok
önemli. Nefsi terbiye etmek, kötü huyları atmak da zâten âyet-i kerimelerde
bildiriliyor.
m. Ahdine Riayet
Etmek
(Vel-mûfûne
biahdihim izâ àhedû) "Ve ahdettikleri zaman, ahdini yerine getirenler." Bir
de asıl iyilik kimin iyiliğidir?..ÊAhdettiği zaman ahdini yerine getirenlerin
iyiliğidir.
Tabii ahd sözü,
ahdine vefâ etmek sözü çok geniş anlamlı bir ibâredir. Yâni Allah'a karşı ahdini
yerine getirmek, ona ibadet ve itaat etmek, emrini tutmak, Kur'an'a uymak,
yasaklarından kaçınmak, Allah'ın kendisine yüklediği görevleri yapmak... Bunlar
hep ahdine riâyetin içine girer. Bir de insanlarla işlemlerinde, ahdettiği zaman
sözünde durur.
Bir de nezreder.
Meselâ; "Ben şu işi yaparsam, sınıfı birinci olarak bitirirsem bir kurban
keseceğim!" der. Onu da yerine getirmesi lâzım! Biz şaka yapıyoruz. Birisi bize
mutlu bir şey söylediği zaman bize, "Maşâallah, tebrik ederiz. Ne icâb eder?"
diye soruyoruz. Yâni kutlamak bâbında, "Çay mı, kebab mı, kurban mı veyahut daha
başka bir şey mi?.." diye lâtîfe yapıyoruz.
Ahdine riâyet çok
önemli bir şey. Emanetleri yerine vermeye de girer ahdine riâyet sözü; sözü
yerine getirmeye de, randevusuna gelmeye de şâmil olur. Çok geniş anlamlı bir
şey. Bunun aksi de münafıklık alâmetidir. Ahdine riâyet etmemek münafıkların
sıfatıdır. Münafıklar Allah'ın sevmediği insanlar.
n. Fakirlikte,
Hastalıkta ve Savaşta Sabretmek
Sonra, bu iyi dindar
kimseler kimlerdir? (Ves-sâbirîne) "Sabredenlerdir." Bu ves-sâbirine, men
âmene billâhi'ye gidiyor, ta yukarıya, âyetin yukarısına ma'tuf oluyor. Ama niye
sâbirûn değil de sâbirîn diye mansub şekliyle gelmiş?.. Sabretmenin önemine
işaret etmek için ve medih, övme mânâsı olduğu için, o maksatla sabirîn diye
gelmiş.
(Ves-sàbirîne
fil-be'sâi ved-darrâi) Be'sâda ve darrâda sabredenler..." Be'sâ ne demek?..
Kıtlık zamanı demek, fakirlik zamanı demek, yoksulluk demek. Yoksullukta,
kıtlıkta sabrederler. Darrâ ne demek? İnsana gelen bir zarar; yâni hastalık
veyahut herhangi bir zarar. İşte bu gibi durumlarda sabredenlerin birridir asıl
birr...
(Ve hînel-be's)
"Bir de savaş zamanında..." Be's, savaş demek. Yâni kendisi fakirken de
sabreder, hastayken de sabreder, savaşırken de sabreder. Her yerde sabırlı,
sebatlı, tahammüllü...
Bu çok medhedilecek,
medhe şayan bir vasıf olduğundan, (Ves-sàbirîne fil-be'sâi ved-darrâi ve
hînel-be's) diye mansub gelmiş. Harb niye be's diye isimlendirilmiş? Çünkü,
içinde çok sıkıntılar olduğundan dolayı.
Bu münasebetle,
savaşta sabretmek, yâni düşmana direnmek ve düşmandan kaçmamak, arkasını
dönmemek konusunda, bir güzel rivâyeti nakletmek istiyorum. El-Berâ ibn-i Âzib
RA'den rivayet edilmiş. Anlatıyor ki:

(Künnâ vallàhi
izâ ihmerral-be'sü nettakî bihî ve inneş-şucâa minnâ, ellezî yuhàzi bihî, ya'nî
nebiyyün sallallàhu aleyhi ve sellem)
Bu hadis-i şerifi de
hatırınızda iyi tutun. Peygamber SAS'i tanımak sevmek ve başkalarına anlatmakta
lâzım olacak. El-Berâ ibn-i Âzib RA diyor ki:
(Künnâ vallàhi)
"Vallahi biz, (izâ ihmerral-be'sü) savaş kızıştığı zaman..." İhmerra
kızarmak demek, yâni kıpkırmızı olmak demek. "Savaş kızıştığı zaman, (nettakî
bihî) Rasûlüllah'ı kendimize siper yapıyorduk." Yâni düşmandan onun yanına
gelerek, kaçarak, onun etrafında bulunarak korunuyorduk. Onun yanında olduğumuz
zaman, emniyette oluyoruz diye, onun arkasında oluyorduk. (Ve inneş-şucâe
minnâ) "Bizden en cesur, en kahraman kimse, o kimseydi ki, (ellezî yuhàzi
bihi) Ancak Resûlullah'ın hizasında olandı."
Yâni "Vay be! Ne
kahraman, ne kadar ileri derecede cesur!" denilen kimse ne yapıyor? Ancak
Rasûlullah'ın yanına kadar gelebilmiş. Önünde değil, daha önde çarpışmıyor.
Demek ki, Rasûlullah
SAS, o halîm, o raûf, o rahîm Peygamberimiz, Server-i kâinât Efendimiz tam mert
insandı. Yâni her yönden, her sıfatı güzel olduğu gibi, tam mertti. Öyle korkak,
ödlek, çekingen, beceriksiz, güçsüz, kuvvetsiz insanlar vardır. Evet güzel
şeyleri söyler ama, bir itersin, yıkılır yere... Kendisini savunamaz, koruyamaz.
Peygamber Efendimiz
öyle değildi. Hakkı söyler, hayrı işler, sabreder; savaş zamanında da aslanlar
gibi en önde çarpışırdı. Herkes onun gerisinde kalırdı. Ona sığınırlardı. Onun
gölgesine sığınırlardı. Onun arkasına sığınırlardı.
İşte dindarlık,
kâmil dindar olmak, Allah'ın sevgili kulu olmak, öyle yüzü sağ sola dönmekle
değildir ey müslüman kardeşlerim!.. Asıl kâmil müslümanlık nasıl olur?.. Allah'a
inanır kâmil bir insan. Meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanır.
Kesesinin ağzını açar. Malı sevse bile Allah aşkıyla, gözünü kırpmadan
akrabasına, yetimlere, miskinlere, yolculara, misafirlere, dilenenlere, esârette
olanlara malından harcar. Namazını dosdoğru kılar; namaz dinin direğidir çünkü.
Zekâtını verir; çünkü zekât fakirin hakkıdır, malın içinde durması doğru
değildir.
Bu mübarek
insanların en önemli özelliklerinden birisi de, ahidlerine riâyet ederler. Çünkü
ahde riâyet etmemek, sözünde durmamak münâfıklık alâmetidir. Ve fakirlikte,
hastalıkta, her türlü güçlükte, savaşta sapasağlam sabrederler. Allah yolunda
çarpışırlar. Müslümanlıklarını devam ettirirler.
Şimdi bu devirde
bakıyoruz insanlara, biraz sıkıntı gördüler mi, hemen dinlerinde imanlarında
zelzele başlıyor. Hemen yamuklaşmaya başlıyorlarlar. Hayır!.. Sağlam müslüman
sabırlıdır, sebatlıdır.
(Ülaikelellezîne
sadak) "İşte bu sayılanlar, bu mübarek sıfatlara sahip olanlar, doğru olan,
özü sözü doğru olan, gerçek dindar olan, kâmil, makbul insan olan bunlardır.
(Ve ülâike hümül-müttekn) Müttakîler de bunlardır." Müttakî; Allah'tan
korkan, sakınan, çekinen mânâsına geliyor. Haramlardan korunuyorlar. Her türlü
emirleri, vazifeleri yapıyorlar.
Bu âyet-i kerimeyi
güzelce öğrenin, ezberleyin! Bu âyet-i kerimede işaret edilen vazifeleri güzelce
yapmaya çalışın ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin medhettiği, derinlemesine imanı
sapasağlam olan, gerçek mü'minler olasınız, aziz ve sevgili izleyiciler ve
dinleyiciler!..
Allah yardımcınız
olsun, tevfîkını refik eylesin, gayret kuvvet versin... Allah hepinizden razı
olsun...
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
27. 06. 2000 -
AVUSTRALYA
|