|
31. 10. 2000 AKRA TEFSİR SOHBETİ
(Bakara: 198-199)
Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Hem dünyada, hem ahirette Allah cümlenizi sevdiklerinizle beraber aziz ve
bahtiyar eylesin...
Geçen haftaki
sohbetimizde, Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 197, 198 ve 199. ayet-i kerimelerini
okumuştuk. Ama sadece 197. ayet-i kerime üzerindeki konuşmaları, izahları
tamamlayabilmiştik. Şimdi 198. ve 199. ayet-i kerimeleri izah edeceğim, onlar
üzerinde konuşacağım. Önce mübarek metnini yine okuyalım, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Leyse aleyküm
cünâhun en tebteğ fadlen min rabbiküm, feizâ efadtüm min arafâtin fezkürullàhe
indel-meş'aril-harâm, vezkürûhu kemâ hedâküm, ve in küntüm min kablihî lemined-dàllîn.)
(Bakara: 198)
Ondan sonraki ayet-i
kerime:

(Sümme efîd min
haysü efâdan-nâsü vestağfirullàh, innallàhe gafûrur-rahîm.) (Bakara: 199)
Sadakallàhül-azîm.
a. Hacda
Ticaretin Serbest Oluşu
Hacla ilgili olan
ayet-i kerimeler devam ediyor. Bu (Leyse aleyküm cünâhun...) ayet-i
kerimesi, şu sebeple nâzil olmuş: İnsanlar cahiliye devrinde Hicaz mıntıkasında,
Arabistan mıntıkasında ticaret yaparlarmış. Ukâz panayırı, Mecenne panayırı,
Zülmecaz panayırı gibi panayırlar kurulurmuş. Hac aylarında ticaret yaparlarmış.
Yâni mal getirirlermiş, alırlar satarlarmış. Panayır, yâni toplu alışveriş
pazarları... Pazarlıkların, alış-verişin olduğu yerler, belli zamanda.
İslâm geldiği zaman
onlar tereddüt etmişler ve çekinmişler. Yâni, "Hac bir ibadettir. İbadet
zamanıdır, zikir zamanıdır. Bu ibadet esnasında bizim ticaretle meşgul olmamız
uygun olur mu?" diye çekinmişler ve onun üzerine bu ayet-i kerime inmiş. İbn-i
Abbas RA'dan ve diğer ravilerden böyle rivayetler var.
(Leyse aleyküm
cünâhun) "Ey müslümanlar, ey çekinenler, siz çekiniyorsunuz." İslâm geldi,
cahiliyetin adetlerinin bir çoğunu değiştirdi, yasakladı, kaldırdı. Yerine yeni
güzel ibadetler koydu. "Ey müslümanlar, sizler için günah yoktur, sizin
üzerinize bir günah yoktur, bir mahzur yoktur, sakınca yoktur; (en tebteğ
fadlen min rabbiküm) Rabbinizden size ulaşacak bir fadlı, yâni bir ikramı,
bir nimeti almakta, ondan istifade etmekte, Cenâb-ı Hakk'ın lütfunu almanızda
size bir mahzur yoktur. Almağa çalışmanızda, onun peşinde koşmanızda bir mahzur
yoktur." ayet-i kerimesi, bu ayet-i kerime inmiş.
Yâni fadlen
kelimesi ne demek?.. İnsanın ticaret yapıp da, kâr edip de, kazanıp da, o
kazancıyla da çeşitli nimetleri elde etmesi; ya da kendisinde olmayan malları
karşı taraftan alıp, kendisinde fazla olanları oraya verip, malların değiş-tokuş
yapılması sûretiyle işlerin görülmesi, ihtiyaçların giderilmesi, Cenâb-ı Hakk'ın
nimetlerine nâil olunması... Bu, tabii bir şey, bunda bir mahzur yok! Bu hususta
ayet-i kerime böylece müslümanlara; gerek haccı yapmakta olan, ihrama girmiş
olan insanlar olsun, gerekse hac mevsiminde ihrama girmeyip, hacla meşgul
olmayıp, ticaret yapmak isteyen insanlar olsun... Onların böyle ticaret yapıp da
kâr kazanmak, geçimlerini temin etmek için uğraşmalarında bir sakınca, bir
mahzur, bir günah yoktur. Böyle bir düşünce yersizdir diye, bu ayet-i kerime onu
beyan etmiş oluyor.
Peygamber SAS'den bu
konuda bir rivayeti İbn-i Ömer RA'dan kaydetmişler. Allah hem Hazret-i Ömer'e,
hem oğlu Abdullah'a büyük lütuflar ihsan eylesin; bizi de şefaatlerine
erdirsin...
Abdullah ibn-i
Ömer'e birisi geldi:
"--Biz ticaret yapan
insanlarız, develerimize malları yükleriz, getiririz, götürürüz... Şimdi bizim
hac yapmamız, bu işleri yaparken mümkün olur mu?" diye sordu.
O da mümkün olduğunu
söyledikten sonra, Peygamber Efendimiz'den şöyle rivayet etti:

(Câe racülün
ilen-nebiyyi SAS feseelehû anillezî seeltenî) "Bir adam Peygamber
Efendimiz'e geldi ve senin şimdi bana sorduğun soruyu Peygamber Efendimiz'e o
kişi de sordu."
(Felem yücîbû
hattâ nezele aleyhi cebrâìlü bihâzihil-âyeh: Leyse aleyküm cunâhun en tebteğû
fadlen min rabbiküm) "Peygamber Efendimiz SAS bu adamın sorusuna bir cevap
vermedi, Cebrâil AS bu ayet-i kerimeyi getirinceye kadar..."
Peygamber SAS,
Allah'ın gönderdiği elçisi, mübarek kulu, en sevgili kulu... Kendisine bir hüküm
sorulduğu zaman, eğer o konuda bir mâlûmat kendisinde o anda mevcut değilse,
Cebrâil AS'ın kendisine bir mâlûmat getirmesini, Cenâb-ı Hakk'ın emrini
getirmesini beklerdi. Onun daimî adeti böyleydi. Cebrâil AS bu ayet-i kerimeyi
indirinceye kadar cevap vermedi.
Şimdi burada tefsiri
okumayı bir tarafa bırakarak, konuyla ilgili bir hadiseyi size nakletmek
istiyorum:
Geçenlerde
Cidde'deyken bir yayını takip ediyordum. Orda bir şahıs dînî bir konuşma
yapıyor. Profesör ünvanı var. Konuyu ben şu anda hatırlayamadım. Ben de dînî
konu diye geçtim, seyrediyorum ekranda konuşmayı. İzleyicilerden birisi bir soru
sordu:
"--Şöyle bir şey var
mıdır?.."
O da dedi ki:
"--Ben öyle bir şey
bilmiyorum."
Tamam, bilmiyorum
demesi çok güzel. Ama arkasından:
"--Okumadım böyle
bir şey, yok böyle bir şey!" dedi.
Bilmiyorsan,
yokluğunu hiç söyleyemezsin. Bilmiyorum deyip de, ondan sonra yok demek, çok
yanlış... Ben de o konuda, o izleyicinin sorduğu şeyin olduğunu biliyordum.
Tabii ekranda ona müdahale edecek durumda değildim, sadece yayını seyrediyordum.
O bilmiyor; ama ben bir yerden duymuştum, okumuştum.
O bilmiyor. Önce
bilmiyorum dedi, çok güzel. Alim, Allah'a karşı sorumlu. Bilmediği zaman,
bilmiyorum derse; tamam, insan her şeyi bilmez. İnsanlar ister ayıplasın, ister
ayıplamasın, aldırmaması lâzım! "Ben bunu bilmiyorum kardeşim, duymadım;
inceleyeyim!" demesi gerekirdi.
Önce bilmiyorum
dedi. Arkasından biraz bocaladı, bir iki söz daha söyledi. Ondan sonra da "Yok
böyle bir şey, olamaz!" dedi. Öyle bilmediği bir konuda, olamaz diye mantık
yürütmek olmaz.
Peygamber SAS
Efendimiz'e soruyorlar:
"--Biz başka
maksatla, ticaret için, mal için buraya gelmiş kimseleriz, bizim haccımız hac
olur mu?.. Yapmamız lâzım mı? Yaparsak, kabul olur mu?.." diye soruyorlar.
Peygamber Efendimiz
cevap vermiyor. Ne zamana kadar?.. Cebrâil AS bu ayet-i kerimeyi indirinceye
kadar. Çünkü Peygamber SAS'in her sözü önemli. Kendisi de her sözünün çok önemli
olduğunu çok iyi biliyor. Son derece ihtiyatlı, son derece dikkatli... Söylemesi
gereken sözü söylüyor, söylenmemesi gerektiği zaman da, susuyor.
Bu terbiyeyi, biz de
Rasûlüllah SAS Efendimiz'den öğrenmeliyiz; halk olarak, alimler olarak, aydınlar
olarak... Biliyorsak, biliyoruz demeliyiz; bilmediğimiz şeyi de, "Ben o konuda
bilgili değilim, inceleyeyim." demeliyiz.
(Fedeàhün-nebiyyü
sallallàhu aleyhi ve sellem) Peygamber Efendimiz bu soruyu soran kişiyi
çağırdı. (Fekàle: Entüm huccâcün) "Siz hacılarsınız!" Yâni, "Yaptığınız
haclar, yaptığınız ticaretle beraber olduğu halde hacdır, makbuldür." diye
Peygamber SAS müjdeledi.
Demek ki, niyeti
ibadet olmak şartıyla hac ibadetini yaparken insanın böyle alışveriş yapması
yasak olmuyor, haccını da iptal etmiyor. "Onların haccı olmaz!" filân gibi bir
kanaat de doğru olmuyor.
Bu husustaki çeşitli
rivayetleri İbn-i kesîr toplamış. Ben kısaca sadece bir tanesini okumuş oldum.
Demek ki, yapabilirler. Haccı güzel yaparsa, bunlar haccın sevabını kaçırmıyor.
Ardafat'taki vakfeyi, Müzdelife'yi, Mina'daki taşlamayı, Kurban kesmeyi, tavafı
vs.'yi hepsini yapmışsa, haccı hacdır. Öteki hacıların yaptığı şeyleri yapmışsa,
haccı hacdır..
Ticareti, helâlinden
kazanmayı İslâm makbul görüyor, hoş görüyor ve teşvik ediyor. Hatta tüccar
kardeşime müjdeler olsun ki, eğer doğru sözlü ise, güvenilir ise, hile yapmayan
müslüman bir tüccarsa; o da çok yüksek seviyeli yüksek müslümanlar gibi, Mahşer
gününde Arş-ı A'lânın gölgesi altında gölgelendirilir.
Çünkü ticaret bir
ihtiyaçtır. Hem insan ticaretle kendisine lâzım olan şeyi alıyor, hem de
insanların ihtiyaç duyduğu bir şeyi bir yerlerden getirmiş oluyor. Onun bir malı
uzak yerden celbetmesi, ondan sonra da satışa sunması bir hizmet oluyor. Onun
karşılığında kâr alması helâl oluyor.
Peygamber SAS
Efendimizin de bir ara, hayatında yapmış olduğu bir şey. Yâni ticaret meşrû ve
sevaplı bir geçim yolu. Hacda da yapılabilir, mahzuru yok... Eğer ticaret
olmasaydı, mal getirmek olmasaydı, alışveriş olmasaydı, hacıların oradaki işleri
gayet zor olurdu.
Sonra bir noktayı
daha dinleyenlere belirtmek istiyorum: İslâm tabiata, doğaya, yaratılışa çok
yatkın, çok uygun olan, tabii olan bir dindir. Yâni dindarlık yapacağım diye,
tabiatın dışına çıkmayı zaten uygun görmüyor.
Meselâ cemiyeti terk
etse bir insan, dağ başında ibadet etse; İslâm'a göre makbul değil. Bütün günler
oruç tutsa meselâ; çok makbul bir şey yapmış olmuyor. Tabiatın sınırlarını
aştığından, meşakkatli bir şey yaptığından, uygun olmuyor.
Bütün gece uyumazsa,
ibadet etse; uygun olmuyor. O kadar sevaplı olmuyor. Ne kadar çok olursa, o
kadar sevaplı değil. Tabiata uyduğu zaman, dengeli hareket ettiği zaman daha
sevaplı oluyor. Bazı günler oruç tutacak, bazı günler de iftar edip
şükredecek... Gecenin bazı vaktinde kalkacak, ibadet edecek; bazı vaktinde de
uyuyacak, dinlenecek. Vücudun da ihtiyacı var.
Evlenme yaşına
gelmişse, evlenecek; çoluk çocuğu varsa, evlendirecek. O günah değil. Çünkü
neslin devamı ancak onunla mümkün olur. Hattâ sevap...
--Allah rızası için
evlenmeyeyim, bekâr kalayım...
Öyle şey yok.
Tabiatı inkâr etmek, doğanın tabii kanunlarını inkâr ederek, akıntıya ters
gitmek İslâm'da yoktur. O bakımdan da son derece kıymeti bilinmesi gereken bir
din. Burada da o belirtilmiştir. Yâni, "Elbette yapabilirsiniz, haccı da güzel
yapmak şartıyla!" buyrulmuştur.
b. Arafat'ta
Vakfe
(Feizâ efadtüm
min arafâtin) "Arafat'tan ifâda ettiğiniz zaman..." Efâda-yufîdu-ifâdaten
kelimesi fâda-yefîdu kökünden, suyun taşması, akması demek. Yâni, "Suların,
sellerin aktığı gibi, sellercesine Arafat'tan aktığınız zaman..."
Hakîkaten de,
hacıların Arafat'tan ayrılışına, Müzdelife'ye doğru gidişine şöyle yukarıdan
kuşbakışı bakarsa insan, hakîkaten sel gibi görür. Şimdi artık yukarıdan bakmak
da mümkün, helikoptere binip seyredebilir insan. Hattâ kameralarla ordan çekim
yapılıyorsa, yerden de seyredilebilir.
Bu ifada kelimesi
taşıp akmak mânâsına geliyor. "Arafat'tan ayrıldığınız zaman, gittiğiniz zaman"
denmiyor da, "seller gibi kalabalık halinde hareket ettiğiniz zaman" deniliyor.
"Arafat'tan seller
gibi taşıp aktığınız zaman, (fezkürullàhe indel-meş'aril-harâm) Meş'aril-Haram'ın
yanında Allah'ı zikredin! (Vezkürûhu kemâ hedâküm) Size hidayet nasîb
ettiği gibi o Cenâb-ı Hak, o halde zikrediniz, ona ibadet ediniz, şükrediniz!
(Ve in küntüm min kablihî lemined-dàllîn.) "Bundan önce her ne kadar
gerçekten yolunu sapıtmış bir kavim idiyseniz de, şimdi artık Allah size hidayet
etti, müslüman oldunuz ya, o yüzden Cenâb-ı Hakk'a şükürler dolu olarak
nimetlerinin, hele İslâm nimetinin kadrini kıymetini bilerek onu zikredin."
deniliyor.
Burada iki özel isim
geçiyor, dinlediğiniz sözlerde. Bir Arafat sözü, bir özel isim ama biliyorsunuz.
Arapça'da çoğul sîgasında, Arafât... Elif-te ile müennes çoğulu yapılmış, cem-i
müennes-i sâlim. Bir yerin adı.
Mekke'nin doğusunda,
Mekke ile Taif arasıda, Mekke'den 12 mil uzak. Ben arabayla kilometresine hep
bakmıştım ama, yine de 18-20 kilometre diyelim, tabii başlangıç yeri ve bitiş
noktası biraz kayabildiği için. 17-18 km diyelim bir mesafede, bir geniş kumluk
meydan... Arafat onun adı. Hacıların Arafat'ta durduğu güne Arafe günü
deniliyor. Yâni, bayramdan bir gün önceki güne de Arafe denildiği gibi, buna da
çoğul olarak Arafât denilmiş.
Arafat kelimesi o
yerin adı. Etrafı dağlarla çevrili. Taif tarafında böyle yalçın, yüksek dağlar
var. Zaten bu ovanın kenarında da dağlar yükselmiş. Arafat dağı, o yakındaki
yüksek dağ, o mıntıkanın en yüksek dağı. Öbür tarafında, yâni batı tarafında da
dağlar var.
İkisinin arasında
bir sel yatağı, nehir yatağı var ama su yok. Kum, çok geniş bir yatak. Böyle
bayağı, ne kadar diyelim? Mesele 25-30-35 metre gibi, 50 metre gibi bir geniş
kuru yatak var. Bu kuru yatak, sel yatağına Urane Vadisi deniliyor, Vadi-i
Urane. Ayn-re-nun-he ile. Burası Arafat'ın dışı. Bunu geçtikten sonra daha
doğuya gittiğiniz zaman Arafat'ın hududu böyle dikilen bazı işaretlerle,
taşlarla, kapı gibi kemerli bir takım yapıtlarla, "Arafat burdan başlıyor!" diye
üstüne de yazı yazarak belirtilmiş. Dağa kadar bütün arka tarafı Arafat'tır. Bu
vadi hariç.
Bütün Arafat,
hacıların durma yeridir. Hacıların Zilhicce'nin 9'unda burada durmaları lâzım.
Durmak Arapça'da vakfe-vakafe. Hacıların burda durma yapmaları lâzım,
vakfe yapmaları lâzım! Tabii boşuna da durma değil. İbadet ederek, Cenâb-ı
Hakk'a yalvarıp yakararak, gözyaşları dökerek durak. Bu Mina'da oluyorlar Arefe
gününde, yâni bayramdan bir gün önce. Mina'ya yevm-i terviyede geldiler,
Zilhicce'nin 8'i yevm-i terviye... Terviye, suya kandırmak demek. Yâni
develerini iyice hazırlamak için, önüne su koyup iyice suyu içirip
hazırladıkları için, yevm-i terviye deniliyor.
Mina'da kalıyorlar,
beş vakit namaz kılıyorlar. Ondan sonra Arafe gününde, yâni bayramdan bir gün
önce, Zilhicce'nin 9'unda Arafat'a gidiliyor. Tabii sabah namazı Mina'da kılınıp
yola çıkıldığı için, öğleye doğru oraya varılıyor. Öğle namazı vakti gelince,
öğle namazının evvel vaktinde, Arafat'ta öğle ve ikindi namazı beraber
kılınıyor. Böylece güneşin batışına kadar geniş bir zaman dua, tazarru, niyaz,
yalvarma, yakarma, yanıp yakılma, âşık-ı sàdıkların Cenâb-ı Mevlâ'ya hallerini
arz etme zamanı oluyor. İkindi namazı da öğlenin vaktine alınarak, iki namaz
beraber kılınıyor.
Arafat burası...
Arafat'ta bulunan meşhur mescidin adı Mescid-i Nemîre. Geçen konuşmamda da
söylediğim gibi, bu mescidin ön tarafı, mihrabının olduğu kısım, yâni mescidin
üçtebir kısmı Arafat'ın hududu dışındadır. Yâni uzun yapılmış, büyük yapılmış. O
ön tarafta akşama kadar dursa bir insan, Arafat'ta durmamış olur. Hududun dışı
olduğu için, onu da hatırlatmakta fayda var hacılara. "Ya burada herkes durmuş,
kalabalık..." diye şaşırıp da, orda oturup kalmamalı.
Duranlar evet, orda
"Camide duruyorum!" diye bilerek duruyorlardır ama, bir zaman gidip asıl hududun
içinde vakfelerini yapıyorlardır da ondandır. Onları bilenler öyle yaparlar,
bilmeyenler şaşırırlar.
Bilenler Vadi-i
Urane'de duruyorlar, arabalarını orda bırakıyorlar. Hele bu kurnaz oranın
esrarını, işlerini çok iyi bilen Araplar, kabileden, şehirlerden gelmiş olanlar
arabalarını oraya koyuyorlar. Çünkü o zaman, akşam giderken en önde olacaklar,
Müzdelife'de en rahat şekilde yer bulacaklar diye. İçeri sonra yürüyüp geliyor.
Gündüz orda oturup, kalkıp, yeyip içtikten sonra
Arafat'ın hudutları
içinde, çok geniş bir meydan var. Evet, kumluk bir meydan dedim ama,
ağaçlandırmaya başlanmış olduğu için şimdi şöyle üç metre, beş metre, yedi
metre... çeşitli boylarda ağaçlar var. Buraya, Arafat'ın bu ovasına Araplar
çeşitli isimler de vermişler. O isimleri İbn-i Kesir tefsiri yazıyor. El-Meş'arül-Aksà
ismi verilmiş; İlâl, hilâl vezninde ama hemzeyle İlâl ismi de verilmiş.
Dümdüz ova da,
ortasında bir tümsek yer var. Şöyle 20-25 metre yüksekliğinde bir tepe. Üstünde
bir taş var, beyaz sütun. Üstüne merdivenlerle de böyle döne döne çıkılabiliyor.
Oradan bütün Arafat ovası görünüyor; tam ortada çünkü. Onun da adı Cebelür-Rahmeh.
Peygamber Efendimiz o Cebel-i Rahme'nin eteğinde vakfeye durmuş, insanlara vedâ
hutbesini orada irad eylemiş.
c. Müzdelife'de
Zikir
Meş'aril-Harâm
kelimesi de geçiyor ayet-i kerimede, burada Arafat'la beraber, ne deniliyor?
"Arafat'tan seller gibi akıp gittiğiniz zaman, el-Meş'aril-Harâm'ın yanında
Cenâb-ı Hakk'ı zikreyleyin."
Zikir sözü çok
şumüllü bir sözdür, yâni elinize tesbih alıp da, sadece "Allah Allah..." deyin
demek değil; namaz, dua, Kur'an okumak, tesbihat, tehlîlat ve tabii hacıların
asıl özel zikirleri telbiye, yâni "Lebbeyk allàhümme lebbeyk..."
demeleri... Bunların hepsi zikir. Yâni ibadetin hepsine işaret ediyor. "Orada
zikredin Cenâb-ı Hakk'ı" deniliyor.
Bu meş'ar sözü,
haccın alâmetleri mânâsına, yâni insanın şuurunda belirli bilgilerin uyanmasına
sebep olan işaretler mânâsına bir kelime. El-Meş'aril-Harâm. Burası Müzdelife.
Müzdelife'nin meşhur büyük dağının adı Cebel-i Kzah deniliyor, Kzah dağı
demek. Onun üzerinde de, eskiden beri yuvarlak bir beyaz taş var. Yâni
Müzdelife'nin yeri belli olsun diye orada eskiden odunlarla ocaklar yakarlarmış,
büyük mumlar ve kandiller yakarlarmış orası belli olsun diye. Mîkàde deniliyor
bu taşa. Meş'aril Harâm belli olsun diye. Şimdi orada bir mescid de vardır.
Mescidin şöyle güney tarafında da hükümdarın ve yakınlarının kalması için de
binalar filân da var. Öbür tarafları geniş bir meydan.
Ve arabalarla gelen,
Müzdelife'ye Arafat'tan seller gibi akıp gelen hacı namzetleri, ihramlı kimseler
orda Arabalarını kenarlara durduruyorlar. Durdurma yerleri de var, otobüsler
için, diğer araçlar için... İniyorlar, orada ne yapmaları lâzım?.. Akşamla yatsı
namazını beraber kılmaları lâzım! Çünkü akşamdan önce Arafat'tan ayrılırsa,
kurban kesmesi gerekir. Akşam güneş batıncaya kadar Arafat'ta kalmaları lâzım.
Peygamber SAS Efendimiz bunu açıkça beyan etmiş.
"--Bizden önce,
câhiliye devrinde bu hac işini yapan câhiliye Arapları, Arafat'tan akşam olmadan
ayrılırlardı. Bizim onlara muhalefetimiz, farkımız vardır. Biz akşam güneş
battıktan sonra oradan ayrılırız." diye bu farkı kesin bir ifadeyle beyan etmiş
Peygamber Efendimiz.
Onun için akşam
ezanı vakti olmadan Arafat'tan ayrılınmaz. Ayrılırsa, vakfeye durmuş ama, vakti
uygun yapmamış olduğundan, kurban kesmesi gerekir.
Arafat'ta Arafe
gününde akşam oldu, güneş battı. Bayram sabahının fecr-i sâdıkı, yâni sabah
namazı kılma vakti gelinceye kadar, insan Arafat'ta bulunursa, vakfeyi yapmış
olur, haccın bir rüknü tamamlanmış olur. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
(El-haccü arafetü) [Hac Arafe'dir.] Bir rivayete göre: (El-haccü
arafâtün) [Hac Arafât'tır] Yâni elifle rivayet de var. Böyle buyurmuş.
Bizim câhiliye
devrindeki uygulamadan bir farkımızı da buyuruyor ki:
"--Müzdelife'de
bizden öncekiler güneş doğduktan sonra, güneşin ışıkları dağların tepesine böyle
vurduktan sonra Mina'ya doğru hareket ederlerdi. Biz de güneş doğmadan hareket
ederiz. Müzdelife'de vakfemizi yapıp, sabah namazını kılıp, Mina'ya öyle hareket
ederiz. Bu bizim farkımızdır." diye beyan ediyor.
Onun için böyle
hareket etmek lâzım. Bizim mezhebimizde rivayet böyle.
Bu Meş'aril-Haram ve
çevresi, her tarafı Müzdelife vakfesinin yapılma yeridir. Arafat'ta Urane
Vadisi'nin vakfe mahalli dışı olması gibi, Müzdelife'de de Vadi-i Muhassir
denilen kısmı, aşağı tarafı Müzdelife haricidir. Orda vakfeye dursa sayılmaz,
mekânın dışında olur. Onun için orası da hariç, iki dağın arasındaki geniş
meydanlığa yerleşip orda duracak.
Akşam olduğu halde,
Arafat'ta kılmayacak akşam namazını... Yatsı vakti geçinceye kadar da yollarda
geçecek. Geçmesi o güne mahsus olarak öyle isteniyor. Hatta bazı alimlere göre,
"Yolda kılarsa, geldiği zaman ödemesi lâzım!" deniliyor.
Müzdelife'ye kadar
gelecek. Bu tabii şöyle 7-8 kilometre bir mesafe. O mesafeyi geçip arabalarla
gidenler oluyor. Tabii yaya yürüyüp, sevabım çok olsun diyenler de oluyor.
Hadis-i şerifte
bildirildiğine göre, haccı yaya yaptığı zaman, insanın her adımına yediyüz Mekke
hasenesi veriliyor.
"--Bir hasene ne
kadar? Mekke hasenesinin öteki hasenelerden farkı nedir?" diye soruyorlar
Peygamber Efendimiz'e.
"--Yüz bin!" diyor.
Yâni 700 x 100 000 =
70 Milyon. Bir adımına yetmiş milyon hasene kazanıyor. Onun için Müzdelife'ye
yaya gidenler de olur. Yayalar için de yol yapılmıştır. Dokuz tane yol vardır,
bunların iki tanesi yayalara tahsis edilmiştir. Bunlardan sadece yayalar
gidebilir, vasıtalar gidemez.
Öbür taraflardan
vasıtalar uçarak hızla giderler. Yayalar da tozu dumana katarak, lebbeyk
söyleyerek Müzdelife'ye giderler. Orada da akşam ve yatsı namazını kıldıktan
sonra, geceyi ibadet ederek, uyuyup dinlenerek geçirirler. Sabah namazını da
orda kılıp, vakfeye durup, dualar ettikten sonra Mina'ya geçerler. O gün
bayramın birinci günü olmuş oluyor.
Tabii daha önceleri
cahiliye devrini yaşıyorlardı. Peygamber Efendimiz gelmeden önce İslâm'ı
bilmiyorlardı, dalâlette idiler. Kâbe'nin içinde birçok put vardı. İslâm onları
kaldırdı. Ayet-i kerimede Rabbimiz bu hususu beyan ediyor:
(Vezkürûhu kemâ
hedâküm, ve in küntüm min kablihî lemined-dàllîn) "Daha önceden dalâlete
düşmüş, sapıtmış bir topluluk iken, Allah size hidayet etti ya; işte o hidayet
ettiği gibi siz de ona şükürler edin, onu zikredin, ona ibadet edin!" diye
emrediyor. Müzdelife'deki vazifelere de böylece işaret buyuruyor ayet-i kerime.
(Sümme efîd min
haysü efâdan-nâsü vestağfirullàh) "Sonra bir de insanların seller gibi
aktığı gibi, siz de öyle akınız ve Allah'tan afv ü mağfiret isteyiniz, tevbe ve
istiğfar ediniz!"
(İnnallàhe
gafûrur-rahîm.) "Hiç şüphe yok ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri çok mağfiret
edicidir, çok merhamet edicidir. Tevbe edenin tevbesini kabul eder, mağfiret
isteyenin duasını kabul eder; onu afv ü mağfiret eder." (Bkara: 199)
Araplar eskiden
beri, ta Hazret-i İsmâil AS zamanından, bu Kâbe'nin şerefini biliyorlar ve hac
ibadetini İsmâil AS'ın, İbrâhim AS'ın öğrettiği üzere yapıyorlardı. Bazı
unutmalarla, yanılmalarla, ekleme çıkarmalarla; ama kökeni, aslı, esası Allah'ın
emri olan bazı şeyleri yapıyorlardı. Bunlar Müzdelife'ye geldikleri zaman bir
kenara çekilirlerdi. Orada dedelerinin şanını, namını anıp, böyle dedelerini yâd
ederek vakit geçirirlerdi.
Burada Cenâb-ı Hak,
"Daha önce dalâlette iken, Cenâb-ı Hak size hidayeti verdi diye, Cenâb-ı Hakk'ı
zikredin, ona şükürler edin!" buyuruyor. Tabii en büyük nimet, hidayet
nimetidir. Çünkü hidayetle insan cennete gidiyor. (Vezkürûhu kemâ hedâküm)
"Madem ki Cenâb-ı Hak size hidayet ihsan eyledi, siz de onu zikrediniz! (Ve
in küntüm min kablihî le mined-dàllîn) Hidayetten önce, Kur'an'dan önce,
peygamber gelmeden önce nasıl yanlış bir yoldaydınız. Onlar gelmeseydi, yanlış
bir yolda yaşayıp ölecektiniz ve cehennemlik olacaktınız."
"--Yâ Rabbi, çok
şükür, bizi kurtardın! Çok şükür bize hidayet verdin, putperestlikten kurtardın!
Peygamber gönderdin, Kur'an'ı indirdin, bize İslâm'ı öğrettin..." diye şükürler,
zikirler etmelerini Allah-u Teàlâ Hazretleri tavsiye buyuruyor.
Arafat'ta bir gün
önce yaptıkları vakfe de çok büyük zikir. O da öğlenden akşama kadar, yana
yakıla, samimiyetle, ihlâsla, göz yaşlarıyla, türlü türlü tezahüratıyla,
güzellikleriyle Cenâb-ı Hakk'a yoğun bir ibadetle geçiyor Arafat... Ondan sonra
da Müzdelife'de, yine öyle zikirlerle, güzel ibadetlerle ve Cenâb-ı Hakk'ı
zikrederek, şükrederek vakit geçirilsin diye, bu ayet-i kerime böylece
emrediyor.
(İnnallâhe
gafûrur-rahîm) Tabii, Gafûr ve Rahîm, Cenâb-ı Hakk'ın iki sıfatı. Bunlar
faîl vezninde mübalağa sîgalarıdır. Gafûr, gàfir sözünün mübalağasıdır.
Gàfir, mağfiret eden demek, ism-i fail. Gafûr, çok çok, dâimâ, hep
mağfiret eden demek. Yâni sıfatı, son derece çok olarak mağfiret etmek olan
mânâsına.
Rahîm de,
râhim olsaydı, ism-i fail sigasıyla, bir işte bir kimseye acıyan demek.
Acıdı da bırakıverdi, salıverdi filan gibi. Ama Rahîm; dâimâ işi çok çok,
bol bol, hep merhamet etmek mânâsına, mübalağa sigasıdır bu ikisi.
"Allah'tan mağfiret
isteyin! Çünkü Allah çok çok mağfiret edicidir, çok çok merhamet edicidir; afv u
mağfiret eder." Yâni insan tevbe etti mi, eski günahları silinir. İmana geldi
mi, müslüman oldu mu, cahiliye devrindeki hataları, günahları silinir. İslâm
daha öncesini siler götürür, hiçbir şey bırakmaz ve tertemiz olur insan.
Müslüman olana ne mutlu!..
Şimdi
Avrupalılardan, Amerikalılardan, İsveçlilerden, Avustralya'dan kardeşlerimiz
var. Tanışıyoruz, müslüman oluyorlar... Tamam, eski günahların hepsi silinir.
Tevbe de günahları siler; müşrik iken, putperest iken, gayrımüslim iken imana
gelmek de, İslâm'ı seçip müslüman olmak da günahları siler.
Bu arada biz
söyleyelim: Peygamber Efendimiz, kendisi günahları afv u mağfiret olunmuş bir
kimse olduğu halde, namazlardan fâriğ olduğu zaman, yâni bir namazı kılıp
bitirdiği zaman, üç defa "Estağfirullàh" derdi. Ve biliyorsunuz her
namazdan sonra yine Peygamber Efendimiz'in sünneti, otuzüç defa Sübhànallàh,
otuzüç defa Elhamdü lilâh, otuzüç defa Allàhu ekber demek.
Ondan sonra da, "Lâ ilâhi illâllahu vahdehu lâ şerikeleh..." deyip
böylece doksandokuzu yüze tamamlamış olmak. Ve daha başka yerlerde, şekillerde
tevbe ve istiğfarı çok yapmayı Efendimiz tavsiye etmiş.
Kur'an-ı Kerim'de,
seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar eylemeyi işaret buyuruyor ayet-i kerimeler.
d. Seyyidül-İstiğfar'ın
Fazîleti
Peygamber SAS
Efendimiz'in bir hadis-i şerifini, Şeddad ibn-i Evs RA'den burada zikredelim.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Seyyidül-istiğfar)
"Yâni tevbe edişlerin, mağfiret dileyişlerin, istiğfarların efendisi, en üstünü,
en kıymetlisi, en güzeli, (en yeklül-abdü) kulun şöyle demesidir:" Tabii
bu sizin bildiğiniz bir ibâre ama, bildiğiniz şeyin asıllı esaslı sağlam bir şey
olduğunu belirtmek için bunu okuyorum teberrüken:
(Allàhümme ente
râbbî) "Yâ Rabbi sen benim Rabbimsin! (Lâ ilâhe illâ ente) Senden
başka bir mâbud yok. Ancak yeri göğü yaratan Rabbimiz, mâbudumuz, ilâhımız
sensin. Beni sen yarattın yâ Rabbi! (Ve ene abdüke) Ben de senin kulunum!
(Ve ene alâ ahdike ve va'dike) "Ve ben sana ahdim üzere, va'dim
üzereyim!" Yâni ezelden va'detmişiz, "Sana güzel kulluk edeceğiz!" diye, o ahd
üzereyim. Veyahut da müslüman olduğu zaman, "Teslim oldum, emrine uyacağım!"
diye ahdetmiş oluyor bütün insanlar. "Ben o ahdim ve va'dim üzereyim, müslüman
olduğum için..." diye duada böyle söyleyince, Efendimiz bir de eklettirmiş:
(Mesteta'tü)
"Gücüm yettiğince..." Yâni Allah'a ahdine, vaadine sadakatı ne derecede
yapabilir insan?.. Gücü yettiğince yapabilir. Yâni tam yapacağım der ama, gücü
yetmez. (Mesteta'tü) "Gücüm yettiğince yâ Rabbi, sana olan va'dimi,
ahdimi tutacağım, sana güzel kulluk edeceğim!" (Eûzü bike min şerri mâ
sana'tü) "Şu benim işlediğim günahların, suçların fiillerin kötülüğünden
sana sığınırım. Yâni hata benden, hata edince de cezayı yemem gerekir. Aman yâ
Rabbi, böyle bir duruma uğratma! İşlediklerimin kötülüklerinden sana sığınırım,
beni kurtar, yâni cezaya çarptırma..."
(Ebûu leke
bini'metike aleyye) "Senin bana ihsan ettiğin nimetleri biliyorum, itiraf
ediyorum. Beni çok nimetlerine mazhar eyledin yâ Rabbi! (Ve ebûu bizenbî)
Suçumu da biliyorum, suçumu da itiraf ediyorum; evet suçluyum. Sen nimetleri
verdin ama, ben de sana lâyık kulluk edemedim."
(Fağfirlî)
"Yine de af diliyorum, sen beni mağfiret eyle yâ Rabbi! (Feinnehû lâ yağfiruz-zünûbe
illâ ente) Çünkü senden başka günahları mağfiret edecek yoktur." Yâni
herhangi bir din adamı, hristiyanlarda olduğu gibi papaz, öyle günah affetme
selâhiyyetinde herhangi bir kimse yoktur. "Günahları affedersen, sen
affedersin!" Affetmezse, kul hapı yutar.
Peygamber Efendimiz
buyuruyor ki: (Men kàlehâ leyletin femâte fî leyletihî) "Bir kimse bir
gece bu duayı okusa ve bunu okuduğu gecede ölürse, (dehalel-cenneh)
cennete girer."
(Ve men kàleha fî
nevmihî) "Kim gündüzleyin güne başladığı zaman bu 'Allàhümme ente râbbî...'
seyyidül-istifârını okursa, (femâte) ve o gündüz ölürse, (dehalel-cenneh)
cennete girer."
Demek ki bu sahih
rivayete göre, büyüklerimiz bunun kıymetini bildiklerinden, bizlere öğretmişler,
okuyoruz elhamdü lillâh... Her zaman kusurluyuzdur, suçumuz vardır. Bunları
okuyalım böyle sabah akşam ki, Cenâb-ı Hak bizleri afv ü mağfiret eylesin...
e. Hazret-i
Ebûbekr'e Öğretilen Dua
Ebûbekr-i Sıddîk
RA'den de bir istiğfar nakledelim. Abdullah ibn-i Ömer RA rivayet etmiş ki:

Ebûbekr-i Sıddîk RA
demiş ki: (Yâ rasûlallah! Allimnî duàen ed' bihî fî salâtî) "Yâ
Rasûlallah! Bana namazımda okuyacağın bir dua öğretsene..."
Peygamber Efendimiz
de ona şu duayı öğretmiş. Bu öğrettiği dua da, tevbe edişlerin bir çeşidi:
(Kul) Ey Ebûbekir de ki:
(Allàhümme innî
zalemtü nefsî zulmen kesîrâ) "Yâ Rabbi ben kendi nefsime çok zulmettim."
Kulun kendi kendisine, kendi nefsine zulmetmesi nedir? Ne demek bu?.. Ben kendi
kendime zulmettim, yâni bıçağı aldım, karnıma, boynuma, sırtıma, belime, ayağıma
sapladım mı demek?.. Hayır. Bir insan günah işledi mi, kendisine zulmetmiş olur.
Neden?.. Cezaya çarpılacağı için. Günahkâr cezaya çarpılacağı için, kendisine
kötülük etmiş olur. Günah işlememesi lâzım! Günah işlerse kendisine kötülük
etmiş olur. Çok kötülük ederse cehenneme atılır yanar, Allah affetmezse...
(Allàhümme innî
zalemtü nefsî zulmen kesîrâ) Yâ Rabbi, ben nefsime, yâni kendime çok
zulmettim. Çok zulümle zulmettim. (Ve lâ yağfiruz-zünûbe illâ ente)
Günahları da biliyorum ki, ancak sen affedersin. Senden başka affedecek kimse
yok... (Fağfirlî) Beni mağfiret eyle. Öyle bir mağfiret eyle ki, (mağfireten
min indike) senin lütf u kereminden, ind-i ilahinden öyle bir şekilde beni
mağfiret eyle ki, (verhamnî) bana merhamet eyle, rahmeyle. (İnneke
entel-gafûrur-rahîm)
Bu duayı tavsiye
etmiş Peygamber Efendimiz. Pek çok tevbe ve istiğfar rivayetlerinden böylece bir
iki tanesini de, Kur'an-ı Kerimin tefsiri sohbetimizde geçmiş olsun diye okumuş
olduk. Önümüzdeki sohbetimizde sağ olursak, Allah imkân verirse, inşâallah 199
da bittiği için 200. ayet-i kerimeyi, (Ve izâ kadaytüm menâsikeküm...)
ayetini okuyacağız. Anlatmaya, o konuda hadis-i şerifler varsa, rivayetler varsa
rivayetleri söylemeye inşâallah devam edeceğiz.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri bizi Kur'an-ı Kerim'i seven, Kur'an-ı Kerim tarafından da sevilen
müslümanlar eylesin... Kur'an-ı Kerim'in ehli olmayı nasib eylesin... Ahirette
Kur'an-ı Kerim'in kendilerine şefaat ettiği müslümanlardan olmayı nasib
eylesin... Çoluk çocuğumuza Kur'an-ı Kerim'i güzel öğretelim! Kendimiz Kur'an-ı
Kerim'i güzel öğrenelim!..
Ben Türkiye'deyken,
bir vali bana ricada bulunmuştu. Demişti ki:
"--Hocam birileri
var, Kur'an-ı Kerim öğrenmek istiyorlar, öğretir misin?"
"--Olur, öğreteyim
hay hay!" dedim.
O zaman ilâhiyâtta
asistanım. "Hay hay öğreteyim!" dedim, sevindim. Gittim bir de baktım ki, salon
dolusu kadın, erkek, yaşlı başlı, mevkî makam sahibi, unvan sahibi kimseler.
Dedim:
"--Hani tahta,
nereye yazacağım? Size Kur'an-ı Kerim'i nasıl öğreteceğim ben?"
"--Efendi, biz
Kur'an-ı Kerim'in yazısını istemiyoruz. Anlamını istiyoruz. Yâni bize Kur'an-ı
Kerim-i anlat, Kur'an-ı Kerim'i dinlemek istiyoruz, öğrenmek istiyoruz!"
dediler.
Bu çok güzel! Yâni
Kur'an-ı Kerim'in okunuşunu bilmek, harflerini bilmek güzel ama, Kur'an-ı
Kerim'in anlamını bilmek lâzım! Asıl müslümana lâzım olan anlamı... Kur'an-ı
Kerim'in anlamını bilmeyince, görüyorsunuz 20. Yüzyıl'da müslümanların İslâm'a
uymayan nice nice garip halleri karşımıza geliyor. Yanlışlıklar oluyor.
Cahillikten oluyor bunlar.
Allah hepimize
Kur'an-ı Kerim'i sevmeyi, öğrenmeyi nasib etsin... Çoluk çocuğumuzu ehli Kur'an
olarak yetiştirmeyi nasib etsin... Böylece ömrümüz, faaliyetlerimiz, her türlü
işimiz Kur'an'a uygun olsun, Kur'an'a hizmet olsun... İslâm yayılsın, Allah'ın
varlığı birliği bilinsin... İnsanlar şirkten, küfürden kurtulsun; nefse şeytana,
dünyaya kapılıp, takılıp tapınmasın... Ve Rabbimizin huzuruna mü'minler olarak
gitsinler de, hepsi Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ersinler, cennetiyle, cemaliyle
müşerref olsunlar...
Çalışalım... Çünkü
hayra delalet etmek de çok kıymetli bir şey. Onların cennete girmesine çalışmak
çok önemli. Allah gayretlerinizi arttırsın... Allah hepinizden razı olsun...
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekàtühü!..
31. 10. 2000 -
İSVEÇ
|