|
26. 12. 2000 AKRA
TEFSİR SOHBETİ
(Bakara: 215 - 216)
Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Ramazanınız inşâallah güzel geçmektedir...
Bakara Sûre-i
Şerifesi'nin 215 ve 216. ayet-i kerimeleri üzerinde sohbetimi yapacağım bu
konuşmamda. Önce mübarek metinleri okuyalım, dinleyelim. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Yes'elûneke mâzâ
yünfikùn, kul mâ enfaktüm min hayrin felil-vâlideyni vel-akrabîne vel-yetâmâ vel-mesâkîni
vebnis-sebîl, ve mâ tef'alû min hayrin feinnallàhe bihî alîm. (Bakara: 215)

(Kütibe aleykümül-kıtâlü
ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrehû şey'en ve hüve hayran leküm ve asâ en
tühibbû şey'en ve hüve şerrun leküm, vallàhu ya'lemu ve entüm lâ ta'lemûn.)
(Bakara: 216) Sadakallàhül-azîm.
a. Hayır
Yapılacak Yerler
Rabbimiz birinci
okuduğum 215. ayet-i kerimede buyuruyor ki:
(Yes'elûneke)
"Sana soruyorlar, (mâzâ yünfikù) neyi infak edecekler? (Kul mâ
enfaktüm min hayrin) Onlara de ki: Hayırdan infak ettiğiniz şeyler, (felil-vâlideyni
vel-akrabîn) anne-baba içindir, onlara harcanır. (Vel-akrabîn) Daha
yakınlar için, ondan sonra akrabalar için, (vel-yetâmâ) yetimler için,
(vel-mesâkîn) fakirler için, (vebnis-sebîl) yolcu, yolda kalmış,
parasız kalmış yolcular içindir. (Ve mâ tef'alü min hayrin) Hayırdan ne
yaparsanız, (feinnallàhe bihî alîm) Allah-u Teàlâ Hazretleri onu bilir."
Bu ayet-i kerime
para ile yardım, hayır yapmak, mâlî destek vermek konusunda. Bu, Peygamber SAS
Efendimiz'in müslümanları Allah yolunda, sevap kazanmak için cömertlik etmeleri,
paralarını harcamaları konusunda teşvikler yaptığı zamanda, o arada inmiş olan
bir ayet-i kerimedir.
Peygamber SAS
Efendimiz, iman ile ilgili meseleleri anlatıp öğrettiği, yanlışlıkları
düzelttiği, eski dinlerin hataların belirttiği gibi; topluma mutluluk gelmesi
için, insanların kardeşliklerinin kuvvetlenmesi için birbirlerine karşı
yapmaları gerekli vazifeleri de hatırlatıyordu. İslâm'ın güzelliklerinden bir
tanesi, en güzel yönlerinden bir tanesi de, yalnız dünyayı değil, yalnız ahireti
değil; dünyayı ihmal edip sadece ahireti değil; ahireti ihmal edip, sadece
dünyayı değil; hepsini birden mâmur etme gayesini taşıması ve o konuda
tavsiyelerde bulunması...
Onun için,
ibadetlerimizin içinde bir de mâlî ibadet var, zekât ibadeti... Zenginlerin,
mallarının içinde kendilerinin olmayan, fakirin hakkı olan zekâtı ayırıp
vermeleri gerekir. Allah-u Teàlâ Hazretleri, "Fakirlerin hakkıdır." buyuruyor.
Halbuki o kazandı dükkânda ama, zengin olduğu için, zenginin malının içinde
fakirin hakkı olduğunu beyan ediyor Allah-u Teàlâ Hazretleri. "O malı veren,
nasib eden Allah... Onu vermeniz lâzım, vermezseniz başkasının hakkını yemiş
olursunuz." diye düşünüyor İslâm.
Onun için, her çeşit
zenginlikten; yâni arazideki mahsûlâttan da, hayvan sürülerinden de, nakit
paralardan, ticârî eşyalardan da çıkartıp belirli yerlere hayırları, paraları
harcamak, farz olan zekât...
Tabii bu farz olan
zekâttan ayrı, insanların başka türlü de hayırlar yapması lâzım! Zekâtın dışında
da hayırlar yapma ihtiyacı oluyor, gereği oluyor. Çünkü herkes zekâtı alma
şartlarına sahip olmuyor ama, gene de yardım edilmesi gereken kimseler oluyor.
Sonra zekât
verilemeyecek yerler oluyor, insanın oralara da yardımcı olması gerekiyor.
Meselâ zekât camiye verilmez. Yâni cami yapılsın diye zekat parası verilmez.
Sonra meselâ vefat etmiş bir insan, ortada cenazesi duruyor,
"--Bunun son
masrafları yapılsın, kefen alınsın, tabut alınsın, mezar alınsın, gömülsün! Bu
parayı zekâtımdan vereyim..."
Oralara olmuyor.
Zekâtın şartları var, temlik şartı var, verileceği yerler var. Oralara başka
hayırların yapılması gerekiyor. Demek ki farz olan zekât hayrından ayrı da
hayırlar, masraflar oluyor her zaman. Burada, bu ayet-i kerimede bu konuda bilgi
öğretilmiş oluyor biz müslümanlara.
(Yes'elûneke mâzâ
yünfikùn) "Neyi infak edecekler?" diye soruyorlar sana. Enfaka-yunfiku-infak
fiili. İnfak demek, nafaka vermek, yâni geçinmesi için gerekli,
yaşamı için, rahatça yaşayabilmesi için lâzım olan şeyleri vermek. Verilen şeye
de nafaka deniliyor. Vermeye de infak deniliyor. Veren kimseye münfık deniliyor;
ihsan eden, veren kimse mânâsına.
Şimdi, "Neyi infak
edeceğiz?" diye soruyorlar. Soran kişinin ismi de zikredilmiş, Amr ibn-i Cemuh
RA; zengin bir zât ve yaşlı bir kimse. Peygamber Efendimiz hayır yapmayı,
kesenin ağzını açmayı, Allah yolunda böyle sevap kazanmak için ihtiyaç yerlerine
para vermeyi teşvik edince, o bunların hakkında bilgisini genişletmek istemiş.
Yâni, "Nereye, nasıl vermemiz lâzım?" diye Peygamber Efendimiz'e soruyor.
Soru itibariyle,
soruluş şekli itibariyle, (Yes'elûneke mâzâ yünfikùn) "Neyi nafaka olarak
vereceğiz?" gibi de anlaşılabilir ama, tabii elinde olan para veya yiyecek,
giyecek, daha başka şeyler; her şey infak edilebilir. O sorun değil. Burada
sorun, "Ne infak edeceğiz?"den maksad, "Nerelere, bu infak işini nasıl
yapacağız? Bu emrinizi nasıl yerine getireceğiz?" gibi bir maksadla sorulmuş
olduğu için bu soru; Allah-u Teàlâ Hazretleri de onun nerelere, kimlere
öncelikle yapılacağını; yakını olması dolayısıyla, kişinin kimlere karşı
sorumluluk taşıdığını, bu ayet-i kerimede beyan etmiş oluyor:
(Kul) "De ki
onlara ey Rasûlüm: (Mâ enfaktüm min hayrin) Hayırdan, yâni mal, para vs.
olarak vereceğiniz malzemeden infak ettiğiniz şeyler; kim içindir? (Felil-vâlideyni)
Anne-baba içindir." Evvelâ insanın annesine, babasına bakması lâzım! Annesi
babası onlara küçükken nasıl baktıysa, evlâtların da anne-babalarına bakması
lâzım, infak etmesi lâzım! Hatta anne-babaya infak, sevap bakımından çok çok
yüksek, bire yediyüz mükâfat kazandırıyor. Bir verince, yediyüz vermiş gibi
sevap kazandırıyor.
(Vel-akrabîn)
"Ve daha yakınlar içindir." Akrabîn, akrab kelimesinin çoğulu. Bir de buna
benzeyen, sesleri benzeyen akreb kelimesi var, biz Türkçe'de "akrep" diyoruz; o
ayın ile yazılır. Bu kelime elif ile yazılıyor. O kelime başka, o Arapça'da
akrab okunur. Burda ekrab, biraz hemze olduğunu duyurabilecek, anlayabilecek,
anlatabilecek şekilde dikkatli okumak lâzım. Ayın değil, hemze.
Akrab, karîb
kelimesinin ism-i tafdilidir. Karîb yakın demek, akrab daha yakın
demek. Akrabîn de, daha yakınlar demek. Bu daha yakınlar kimlerdir?..
Anne-babadan sonra, annenin, babanın dışında kalan tanıdıklar, yakınların içinde
nisbeten daha yakın olanlar hangileridir?..
Hadis-i şerifte
beyan edilmiş:

(Ümmeke ve ebâke)
"Anana..." Önce anne zikrediliyor. "Anana, babana, (ve uhteke) kız
kardeşine, (ve ehàke) erkek kardeşine, (sümme ednâke ednâke) sonra
daha yakına, daha yakına..."
Ednâ kelimesi
de Türkçe'de aşağılık filân mânâsına geliyor. Halbuki daha yakın manasına
kullanılıyor Arapça'da. Ednâ'nın müennesi dünyâ geliyor. Daha
yakın şey eğer erkek, müzekker kelimeyse ednâ kelimesi kullanılıyor; müennes
kelimeyse, yâni dişil kelimeyse dünyâ kelimesi kullanılıyor.
Meselâ hayat. İki
tane hayat var. Bir öbür hayat, öldükten sonra başlayacak olan hayat, ölümden
sonra başlayacak olan hayat. Bir de şu anda yaşadığımız hayat. Bu hayata (el-hayâtüd-dünyâ)
derler, daha yakın olan hayat demek. Ötekisine de (el-hayâtül-âhireh)
derler, sonraki hayat demek. Veyahut şimdi bu içinde yaşadığımız şu çevremize,
(ed-dârud-dünyâ) şimdiki yurt, ev derler. Öldükten sonra varılan ikinci
âlemdeki yere de, (ed-dârul-ahireh) sonraki yurt derler. Yâni ednâ ve
dünyâ --birisi müzekker, birisi müennes-- daha yakın demek.
Demek ki anneden
başlayacak, kız kardeş, erkek kardeş, sonra işte o yakınlık sırasına göre,
çevresinde böyle yardım eli uzatılacaklardan kimler varsa, onlara el uzatılacak.
Tabii bu zekât
değil, çünkü zekât annelere, babalara, dedelere, ninelere, torunlara verilmez.
Yâni usûl ve furûa zekât vermek yoktur. Çünkü onların bakımı zaten kendisinin
üzerine... O zaman, zekâtı kendisine vermiş oluyor. Çünkü zekât, malını çıkartıp
fedâkârlık yapma ibadeti... Onlara olmuyor. Annesine babasına mecburen bakacak.
Bu harcamaların zekâtın dışında olduğu buradan da anlaşılıyor. Anne-baba
kelimesini kullanmakla, bu harcamaların zekât dışı harcamalar olduğunu beyan
etmiş oluyor.
Bizim vakıflarımızda
da, hayır işlerini takip ederken kardeşlerimiz sorarlardı hayır yapan kimselere:
"--Bu parayı
veriyorsun, Allah kabul etsin, tamam. Nasıl bir para?.."
Zekâtsa; onun
harcanma yerleri belli, fakirlere verilecek vs. Verilen para zekât değilse,
herhangi bir konuda harcanabilecek cinstense; o zaman ona serbest hayır
derlerdi. Farz edelim, tamirat yapılacak... Oraya harcanırdı. Caminin musluğu
değişecek, yüznumarası genişletilecek... Oraya harcanırdı.
Akrabîn, yâni daha
yakınlar mânâsına çoğul bu da. Nafakalar, hayırlar ana-babaya verilir, en
yakınlara verilir. (Vel-yetâmâ) "Yetimlere verilir." Babası yok,
kendisini himaye edecek, geçindirecek kimsesi yok, boynu bükük... Onlara
verilir.
Tabii o zamanlar,
biraz daha fazlaydı galiba bu yetimler. Çünkü babalar, erkekler cihada
gidiyorlar, şehid oluyorlardı. Geride aileler, çocuklar kalıyordu. E onların
bakılması, tabii müslümanlar için önemli.
(Vel-mesâkîn)
"Geçimini sağlayamayacak miskin, fakirler. (Vebnis-sebîl) Yolcu, yolun
oğlu." demek bu tam kelime olarak. Yâni yolda kalmış, parası olmadığı için bir
yerden bir yere, gideceği yere gidemiyor. Muhtaç, yâni kendi beldesinde değil,
garib. Ona da yardım edilmesi lâzım!
Zekâtta tabii iki
kalem daha geçer. Zekâtın nerelere sarf edilebileceği konusunda şeyler
zikredilmemiş burada. Ama onlar da arkadaki gelen kelimede anlaşılıyor:
(Ve mâ tef'alü
min hayrin) "Hayırdan ne yaparsanız, (feinnallàhe bihî alîm) Allah-u
Teàlâ Hazretleri onu çok çok, hakkıyla, tamamıyla, bihakkın bilir. Hiç şüphe yok
ki, yaptığınız her hayrı Allah-u Teàlâ Hazretleri bilir." buyurmuş oluyor.
Şimdi burada Meymun
ibn-i Mihran (Rh. A)'in bir sözünü almış tefsir kitabı: Ana-baba,
yakınlar, yetimler, fakirler, yolda kalmış fakir yolcular filân bunlar var da
infak edilecek yerler arasında; lüks tabaklar, çalgılar, süsler, oraya buraya
asılıp duvarları süsleyen, duvarların güzel görünmesi için asılan askılar,
örtüler... Böyle şeyler yok." diyor. Yâni demek istiyor ki:
Allah-u Teàlâ
Hazretleri paraları böyle gerçek faydası olacak yerlere harcamanızı emretmiş bu
ayet-i kerimede. Lüzumsuz yerlere harcamayın! Çünkü paranın nereye harcandığını
da Allah-u Teàlâ Hazretleri soracak. Sen istediğin her yere harcayamazsın!
Şimdi tabii
Türkiye'de şu anda görmüyorum halkın davranışının nasıl olduğunu ama, meselâ,
Allah ıslâh etsin, kim bilir bu yılbaşı eğlencesi filân diye ne kadar çamlar
kesilmiştir, ne kadar kesimler yapılmıştır?.. Ne kadar otellerde, ne kadar büyük
paralarla, ne kadar ayırmalar yapılmıştır, (rezervasyon dedikleri) yer
kapatmalar yapılmıştır?.. Nice nice paralar, nice nice eğlencelere sarf
edilmiştir?..
Halbuki ne kadar
fakir müslüman var çevremizde ve Türkiyemizde... Paraların israf edilmeyip de
harcanması gereken ne kadar önemli konular var!.. Onun için, o mübarek zâtın o
ikazı da burada çok tatlı geldi bana:
"--Evet buralara
infak edilir. Tamam infak edilecek yerleri gördünüz. Ama infak edilemeyecek
yerleri de unutmayın, oralara da infak yapmayın! Harcama boş yere, havaya
gitmesin, sorumluluğa düşmeyin! Allah-u Teàlâ Hazretleri sonra sizi
cezalandırmasın!" demek oluyor.
Evet sizden ne hayır
olursa, büyük küçük, Allah-u Teàlâ Hazretleri hiç şüphesiz onu alır, onu görür
ve bilir ve mükâfatlandırır. En üstün şekilde mükâfatlandırır. En aşağısı bire
ondur. Yapılan iyiliğin mükâfatlandırılmasında mükâfatın katsayısı, en aşağı
bire ondur. Ama bazen bire yediyüzdür. Demin meselâ, anne-babaya yapılan yardım
geçti; anne-babaya yardım bire yediyüzdür. İnsanın evine getirdiği yiyecek,
içecek; çoluk çocuğu rahat etsin diye, huzurlu yaşasınlar diye, kimsenin eline
bakmasınlar, başkalarına imrenmesinler, özenmesinler diye evine harcadığı bire
yediyüzdür.
Onun için, eve bol
bol yiyecek, içecek getirmek lâzım! Çoluk çocuğu gözü tok yetiştirmek lâzım!
Onlar bire yediyüzdür. Allah yolunda sarf edilen paralar bire yediyüzdür. Tabii
niyetlerin ve ihtiyaçların çokluğuna göre, sarf edilen yer çok büyük sonuç
getirecekse, mükâfatı daha da büyük olabilir.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri cümlemizi, görevlerini bilip, onları eksiksiz yapmaya muvaffak
etsin... Yapmayıp da sorumlu duruma düşmekten korusun... Yanlış yerlere
lüzûmsuz, fuzûlî veya israf yahut haram harcamalar yapmaktan da korusun...
Çünkü harcarsın, ama
onun vebali, sorumluluğu kalır. Harcanacak yerlere harcamaz; o zaman da onlar
cehennem ateşinde kızdırılacak, alınlarına, sırtlarına, yanlarına
yapıştırılacak. O harcamadığı altınlar, gümüşler, paralar, Allah yoluna
harcamadığı şeyler yapıştırılacak. Cehennemde, "İşte dünyadayken
harcamadıklarınız. Tadın bakalım, saklayıp biriktirdikleriniz nasılmış?" diye o
azabı tatmak ne demek? Yâni son derece acı ve feci olacak. Öyle
cezalandırılacağı ayet-i kerimelerde bildiriliyor.
Binâen aleyh,
cimrilik yapmamak lâzım! Keseyi açtığı zaman da, yanlış yerlere sarf etmemek
lâzım! Gösterişe, günaha, harama, yasak şeylere harcamamak da lâzım.
b. Savaşın Farz
Kılınması
Bundan sonraki
ayet-i kerime 216. ayet-i kerime:

(Kütibe aleykümül-kıtâlü
ve hüve kürhün leküm) "Kıtâl sizin üzerinize yazıldı. O sizin için nâhoş bir
şey, sevimsiz, hoş olmayan, kerih görünen bir şey olduğu halde, sizin boynunuza
vazife olarak savaş yazıldı."
(Ve asâ en
tekrehû şey'en) "Sizin hoşunuza gitmeyen şeyler olabilir ama; bir şeyi siz
hoşlanmazsınız, sevmezsiniz, kerih görürsünüz, mekruh görürsünüz, nahoş
görürsünüz ama; (ve hüve hayrun leküm) o sizin için daha hayırlıdır.
(Ve asâ en
tuhibbû şey'en) Bazen de bunun mukabilinde, karşısında bir şeyi seversiniz,
(ve hüve şerrün leküm) o sizin için hayır değildir, şerdir, daha kötüdür.
(Vallàhu ya'lemu ve entüm lâ ta'lemûn.) Allah-u Teàlâ Hazretleri her şeyi
biliyor, ama siz bilmiyorsunuz."
Onun için, savaşı
yazmışsa, bildiği için yazmıştır. Engin, sonsuz ilminden, akıbetini bildiğinden,
sonunun hayır olacağını bildiğinden yazmıştır. Siz bilmediğiniz için yazılan
şeyden hoşlanmazsınız, canınız sıkılır ama, onun sonundan hayır gelecektir. Siz
bilmezsiniz, Allah biliyor. Sonunda hayır olduğu için yazmıştır. Yâni savaş gibi
insanda tatsız izlenimler, duygular doğuran bir kelimenin, bir işin bile sonunda
hayır vardır. Onun için, Allah onu yazmış oluyor.
Şimdi, kütibe
yazmak demek, yâni farz kılınmak. Vazifeler sırasının başına yazılmış oluyor
savaş. Kıtâl, katele kökünden mufâale babıdır. Yâni katele öldürdü
demek, kıtâl de karşılıklı öldürüşmek demek. Yâni dövüşüp öldüresiye,
öldürmecesine dövüşmek, insanların, orduların karşı karşıya gelip, birbirini
öldürüşmesi demek. Bu cihadın özel bir şeklidir.
Cihad, o da cehd
kökünden geliyor; cehd sarfetmek ama, karşılıklı cehd sarfetmek. İslâm
düşmanları İslâmı yok etmek için cehd sarfediyorlar, müslümanlar da İslâm'ı
korumak için cehd sarfediyor. Böyle bir cihad oluyor, karşılıklı cehdleşme
oluyor. Bu cehdleşme bazen kıtâle, yâni savaşmaya, vuruşmaya öldürmeye dönüşür.
Bazen de oraya varmaz ama, başka dallarda, başka geniş alanlarda çok çalışmalar
yapmak tarzında tezahür eder.
Demek ki, kıtâl
cihadın bir çeşididir. Hem de birbiri yerine kullanılıyor. Halbuki cihad daha
geniş bir, daha umumî bir kavramdır. Kıtal daha hususî bir kavramdır, daha
hususî bir cihad şeklidir. Müslüman olarak, sizin boynunuza farz olarak, görev
olarak yazıldı. Kıtal, karşılıklı silahları alıp öldüresiye çarpışmak, orduların
karşı karşıya gelmesi demek.
Savaşa tutuştuğu
zaman ne oluyor?.. Şimdi Türkçe'deki savaş kelimesi, savmak kökünden geliyor.
Yâni birisi geliyor üstüne, sen de onu savıyorsun. Sen onun üstüne gittiğin
zaman, o da seni savıyor, karşılıklı savuşma yapıyorsunuz birbirinizle;
savuyorsunuz karşınıza geleni... Oradan gelmiş kelime.
Bu çarpışma mânâsı,
öldürmece mânâsı, burada kataleden geliyor. Biliyorsunuz öldürene katil derler,
öldürmeye katletmek derler. Kıtal de öldürüşmek demek.
Bunu Allah-u Teàlâ
Hazretleri mü'minlere yazdı. Neden?.. İslâm düşmanlarının İslâm'a
Peygamberimiz'e, müslümanlara tecavüzleri artık anlaşılabilir, izah edilebilir
ölçünün çok üzerine çıktı; baskılar, zulümler çok aşırılaştı ve başladılar
müslümanları öldürmeye... Azıttılar, azgınlaştılar; zavallı, masum, mazlum,
zayıf, müstad'af müslümanları işkencelerle öldürmeye başladılar.
Allah-u Teàlâ
Hazretleri de o zaman, savunma emri veriyor. Onlar size öyle yaptıkları için,
düşmanlarla savaşmak yazıldı.
(Ve hüve kürhün
leküm) Burası hal cümlesidir. Yâni, "Sizin için mekruh, hoşlanılmayan,
tatsız bir şey olduğu halde, savaş sizin boynunuza yazıldı." Evet kürh
kelimesi kerih kelimesinin ism-i tafdılinin çoğulu olabilir. Yâni
kerih; mekruh görülen, hoşlanılmayan şey demek. İsm-i tafdıli ekreh; en çok
sevilmeyen şey. Onun da çoğulu kürh gelir. Hiç sevilmeyen şeyler olduğu
halde, hiç sevilmeyen işlerden oluşan faaliyet olduğu halde, savaş sizin
üzerinize farz kılındı.
Nedir hoşlanılmayan
şeyler? Bir kere yola çıkıyorsun, toza toprağa bulanıyorsun. Nöbet tutman lâzım,
gece baskına uğrayabilirsin. Silahı taşıyacaksın, cephaneyi taşıyacaksın...
Yatak yok, nerede yatacağın belli değil, rahat yok. Su bulamayabilirsin, gıda
bulamayabilirsin...
Düşmanla savaştığın
zaman, düşman zorlu olursa, karşı karşıya geldiğin zaman sen güçsüz olursan, o
kuvvetli olursa; yatırır, keser, biçer. Ölmek var, yaralanmak var, yorulmak
var... Bir sürü mekruh, bir sürü kerih şeyler var. Böyle tatsızlıklardan meydana
gelmiş olduğu halde, savaş mecburiyet, savaşmayı Allah yazdı.
Neden?.. Meselâ: Bir
uzuvda iyice doktorların ümit kestiği bir rahatsızlık büyüdüğü zaman, kangren
olduğu zaman, bir araya geliyorlar doktorlar:
"--Keseceğiz bu
uzvu..." diyorlar.
"--Niye?"
"--Bu uzuv çürüdü.
Bu haliyle artık vücuda yük oldu. Bunu böyle bırakırsak, buradaki irinler,
mikroplar vücudun öteki taraflarına da yayılır, ölürsün. Onun için, bunu
vücuttan ayırmamız lâzım!.. Burası çürüdü, buraya kan gitmiyor, burası tedavi
olamıyor, 'kangren oldu' diyoruz; kesmek lâzım!.."
Allah etmesin,
insanın bacağını kesiyorlar, kolunu kesiyorlar... Neden?.. Yaşamı devam ettirmek
için.
Siz de çevrenizde
her zaman görürsünüz; Allah sağlığınızı, afiyetinizi daim eylesin... Kendi
eliyle insan hastaneye gidiyor ve ameliyat oluyor. Ameliyat ne demek?..
Vücudundan bir şeyin kesilmesi, atılması demek. Kanın akması demek, iğnenin
batması demek, canın yanması demek... Ama insan istiyor bunu. Neden?.. Sonunda
sağlık var diye.
İşte aynen böyle;
toplumun da sağlığı, yaşamı için düşmanın azgınlığı artınca, düşmanla savaş hoş
bir şey olmasa bile gerekiyor. Zaten siz savaşmasanız bile, savaşmadığınız
halde, düşman üstünüze gelmeye devam ediyor. Senin sulhçu olman, onun daha çok
iştahını kabartıyor. "Tamam bunlar çarpışmazlar, ses çıkartmazlar, silah
kullanmazlar, itiraz etmezler, bunların zihniyeti budur." diye, o zaman
kurtların, bir kurdun bir sürüye girip koyunları boğması gibi durum oluyor.
Demek ki o kadar da
gàfil olmamak lâzım. Hayat öyle değil. Hayat o kadar, her şeyden uzak durmak
değil.
Tabiata baktığımız
zaman, her hayvanın kişi olarak savunma teşkilatı vardır. Toplum olarak da
savunma tedbirleri vardır. Meselâ; kutlar saldırdığı zaman, yaban atları daire
olurlarmış. Başlarını iç tarafa getirip, arka ayakları dışarıda bırakarak. Gelen
kurtlara çifte atarak kendilerini savunurlarmış. Bu bir askeri tedbir, tabii
güzel. Yâni başları dışarıda olsa, tehlikede oluyorlar. En kuvvetli cihazları
arka ayakları; vurup, vurup kurtları kaçırttırıyorlarmış.
İşte bazı
hayvanların boynuzu oluyor, bazı hayvanların iğnesi oluyor; kendisini savunmak
için, bazısının dişleri oluyor, bazıları kendisini şahıs olarak, ferd olarak
savunuyor, tek birey olarak. Bazen de topluca savunma yapıyorlar.
Tabii en şerefli
mahlûk olan, en akıllı mahlûk olan insan da hem kişisel olarak, özel olarak, tek
olarak, birey olarak, şahsi olarak; hem de toplum olarak bu durumla
karşılaşabilir. Onun için Allah bunu yazmış.
(Ve asâ en
tekrehû şey'en ve hüve hayrun leküm) Bu asâ ince okunacak. Asâ okunmayacak.
Çünkü ayından sonra sin var. Sin olduğu, ince olduğu belirtilecek. Sinle olunca,
asâ; "belki, olabilir ki, bir ihtimal de şu ki" mânâsına bir kelime Arapça'da.
Asâ sadla olursa, isyan etti demek olur. Mânâ tamamen başka tarafa kayar. Onun
için güzel, tecvidle, mehàric-i hurûfa dikkat ederek, harfin telaffuz şekline
dikkat ederek telaffuz etmek lâzım.
"Tükçe'de de var mı
böyle bir şeyler?" derseniz ,var tabii. Meselâ: Kır kelimesi. Bizde ı harfi var.
Avrupalıların hiç çıkartamadıkları bir harf bu. Türkçe öğrenenler bu ı harfinde
çok zorlanıyorlar bakıyorum. Kır kelimesini haydi bakalım çok yakın bir nokta
farkı var, i ile oku; kir olur. Mânâ bozuluyor, hemen. Çünkü ı başka, i başka
Türçe'de. Yâni ü başka u başka; kur başka, kür başka. Onun için burada da asâ
başka, asâ olsaydı başka olacaktı.
(Asâ)
"Muhtemeldir ki, (en tekrehû şey'en) bir şeyden siz hoşlanmıyorsunuz, bir
şeyi mekruh, nâhoş görüyorsunuz ama; (ve hüve hayrun leküm) o sizin için
daha hayılıdır."
Hayrun
kelimesi ism-i tafdil mânâsı taşır kendi içinde, bünyesinde. O sizin için
hayırlıdır, iyidir diye düz bir mânâ yok; superlative veyahut
comparative mânâsı var. Yâni mukayese veya karşılaştırma veya en üstünlük
mânâsı var; "O sizin için daha hayırlıdır." demek. İki şeyden bir tanesiyse,
daha hayırlıdır diye tercüme edilir. Öyle değilse, en hayırlıdır mânâsı verilir.
Burada, (ve hüve hayrun leküm) "O sizin için daha hayırlıdır."
Bakalım
tercümelere... Evet burada bir Türkçe tercümede, daha hayırlıdır diye yazmışlar.
"Belki de hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için daha hayırlıdır." Öteki hoşunuza
giden şeyden, hoşunuza gitmeyen bu şey daha hayırlıdır. Böyle de olabilir bazen.
Yâni bir şey,
hoşlanmazsınız, istemezsiniz ama hayırlıdır. Ders çalışmak tatlı değil ama;
arkadaşlar sinemaya giderken, oyun oynamaya giderken bu çocuğun evde oturup ders
çalışması biraz canını sıkar, suratı asılır; veyahut annesinden izin istiyor da,
annesi "Evlâdım görevini yap, öyle git!" diyor. O zaman biraz yüzü asılır ama,
ders çalışmak daha hayırlı.
(Ve asâ en
tuhibbu şey'en) "Buna mukabil, bunun karşılığında, bunun zıddı olarak da,
bir şeyi seversiniz bazen istersiniz. (Ve hüve şerrün leküm) Bu afyona,
esrara nasıl alışıyor insanlar? Sevdikleri için kullanıyorlar, tatlı bir takım
sonuçları oluyor, keyifleri oluyor diye mükeyyefât diyoruz zaten. Onu
kullanıyorlar sağlıkları mahvoluyor, beyinleri tahrip oluyor, ölüyorlar. "Ölüme
götüren bir şeyi seviyorlar ama, (ve hüve şerrün leküm) o sizin için daha
kötüdür." Şer de hayır kelimesi gibi daha veya en mânâsı, içinde saklı olan bir
kelime. Daha kötüdür de siz onu seversiniz. Belki sevdiğiniz şey, seviyorsunuz
ama o sizin içni daha kötüdür.
(Vallàhu ya'lemu
ve entüm lâ ta'lemûn) "Allah bilir ama siz bilmezsiniz." Allah-u Teàlâ
Hazretleri bildiği için, kullarına savaşı müsaade ediyor, emrediyor, "Savaşın!"
diyor. Çünkü, savaşın sonunda hayır var.
Savaş olmadığında,
savaş etmemenin sonunda esaret var, zillet var, yağmalanmak var, malın, mülkün,
çoluk çocuğunun yağmalanması var; ırzların, namusların pay-i mâl edilmesi var;
yurtların yakılması, yıkılması var... Her türlü kötülük var. Yâni savaşmadın da
daha mı iyi oldu? İşte bak, daha neler yaptılar?.. Onun için savaşmak lâzım!..
c. Gazâ Etmeden
Ölen Kimse
Bu bakımdan
Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:

(Men mâte velem
yağzû, velem yuhaddis nefsehû bil-gazvi, mâte mîteten câhiliyyeten) "Kim
savaşmadan, gazâ etmeden, gàzilik yapmadan ölürse ve kendisine gàzilik yapmayı
niyet olarak kurup, kendi kendine gàzilik yapayım diye söylemeden, niyet etmeden
ölürse; (mâte mîteten cahiliyyeh) cahiliye devrinde ölen, İslâm'a
erişmemiş bir insanın ölümü gibi, cahiliye ölümü ile ölür."
Müslümanların
hepsine savaşa katkıda bulunmak vazifesi vardır. Gücü yetiyorsa, savaşa bizzat
katılır. Eğer oturduysa, gidemiyorsa; hasta, ihtiyar, sakat, topal, kör ise...
Bunlar bazı ayet-i kerimelerde istisna ediliyor. O zaman da yardım etmesi lâzım!
Yardım istendiği zaman, malıyla ve sairesiyle geri hizmetlerde yardımcı olacak.
İmdat istenirse, savaşanların imdadına koşması lâzım!.. "Yetmedi askerlerimizin
sayısı, siz de gelin!" diye, yeni taze kuvvet isterlerse, o zaman katılmak
gerekir. Bütün müslümanların cihaddan yana görevi vardır.
Şimdi biz maalesef,
bu ana fikirleri kaybetmişiz. Çünkü İslâm eğitimi yapılmıyor, veya eksik
yapılıyor, yahut da çarptırılarak yapılıyor. İslâm ana fikirleriyle, güzel
anlatılmıyor. Müslümanların birbirleriyle kardeşlikleri, yardımlaşması zayıf...
Bakın Avrupalılar'a,
Avrupalılar kaç tane millet!.. Kaç tane millet, nasıl yardımlaşıyor?..
Müslümanlar; işte biz Ortadoğu'dayız, işte komşularımız Suriye, Irak, diğer
komşular... İşte Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Mağrib vs... Müslümanlarda
hiç böyle bir birlik ve beraberlik yok!..
Avrupalılar
uluslararası yollar için düşünüyorlar, kararlar alıyorlar. E-5 diyoruz, E-6
diyoruz, yâni international road system diye, böyle bir yerden bir yere
ulaşım önemli olduğu için, güzel yol yapalım da hızlı gidilebilsin diye,
devletler anlaşıyorlar, gidiyorlar geliyorlar.
Aralarındaki resmi
işleri, formaliteleri kaldırıyorlar. Sabahleyin arabanıza binip çıkıyorsunuz,
Almanya'ya gidiyorsunuz; Almanya'dan Hollanda'ya geçiyorsunuz; Belçika'ya,
Fransa'ya geçiyorsunuz, bilmem İsviçre'ye gidiyorsunuz... Dönüyorsunuz,
geliyorsunuz; size bir şey demiyorlar. Tabii kendi vatandaşlarına bir şey
demiyorlar. Ama, böyle bizim gibi pasaportu olan yabancı kimseler hudutta
durduruluyor; "İznin var mı, vizen var mı?" diye soruyorlar.
Onlar bu sorunları
halletmişler. Biz dünkü eyaletlerimize, valiler gönderdiğimiz diyarlara,
şehirlere şimdi gidemiyoruz. Oraların halleriyle ilgilenmiyoruz. İşte Suriye,
işte Halep, işte Kerkük, Irak'taki yerler... "Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi
diyar olmaz!" denilen Bağdadımız... İşte gözümüzün nuru Hicaz beldesi... İşte
nicelerimizin dedelerinin gittiği, askeri görev yaptığı Yemen illeri...
Unutmuşuz, birlik ve beraberlik yok. Yâni İslâm'ın birliği, beraberliği
unutturuluyor, müslümanlar bir araya gelmesin diye.
Komşularımızla
düşmanız. Dost olabileceklerimizle de düşmanlık körükleniyor. Bir türlü bize yar
olmayan, kuyumuzu kazan, her seferinde bize saldırmış olan ülkelerle de, dosluk
yapacaksınız diye zorluyorlar.
"--Bu hain, daima
bizim kötülüğümüzü istiyor, daima bizden toprak istiyor..."
"--Onunla dost
olacaksın!" diyorlar.
"--Bu bizim
dostumuz, her zaman yardım ediyor, İstiklâl Harbi'nde yardım etmiş..." filan.
"--Yok, onunla
düşmanlık yapacaksın!" diyorlar.
Bir acayip dünyada,
işler böyle garip garip gidiyor. Müslümanların gözünü açması lâzım! Kur'an'ı
elinden düşürmemesi lâzım ve çok iyi çalışması lâzım!.. Yoksa Cenâb-ı Hakk'ın
rızasını kazanmak tehlikeye girebilir; kazanamayabilir, cezalara uğrayabilir.
Şu mübarek Ramazan
ayındayız. Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için oruçlar tutuyoruz, namazlar
kılıyoruz, hayırlar yapıyoruz, Kur'an-ı Kerimler okuyoruz, nafakalar veriyoruz,
zekâtlar veriyoruz... Ama işte, İslâm'ın tek yönlü, bize müsaade edildiği
kadarki yönleriyle ilgilenmek; müsaade edilmeyen yönlerine de hiç dönüp
bakmamak, o taraflara girmemek, müslümanlığın şuuruyla bağdaşmaz, imanın
bütünlüğüyle bağdaşmaz.
(Vallàhu ya'lemu
ve entüm ta'lemûn) "Allah bilir ama, siz bilmezsiniz!" Siz bilmezsiniz ama
Allah bilir.
Bu umûmî bir hüküm.
Yâni her meselede böyledir. Cenâb-ı Hak her işin önünü, sonunu bildiği için,
işlerin sonunu bildiğinden, hayırlı olanı önceden kimse anlayamazken; "Böyle
yapın, sonu hayır olacak!" diye emreder müslümanları sevdiğinden... Allah'ın
emrini tutanlar kazanır; aksini yapanlar kaybederler.
Şimdi bu umûmî bir
hüküm. Gerçekten böyledir. Onun için yeri göğü yaratan, ins ü cinni bilen,
zahiri batını, evveli geleceği bilen Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin emirlerini
müslümanların tutması lâzım!
Arada atladığımız
ara cümleye dönüyorum: (Ve asâ en tuhibbu şey'en ve hüve şerrün leküm)
"Bir şeyi de çok seviyor olabilirsiniz ama, o sizin için daha kötüdür
aslında..."
Bu da umumî bir
kural. Evet bazen insan bir şeyi sever ama, aslında hiç de iyi bir şey değildir.
Böyle durum çok oluyor. Meselâ içkiyi seviyor da; zararlı... Esrarı seviyor da,
onun için babasını, anasını dövüyor, karısının bileziğini alıyor, ille
uyuşturucuyu alıyor filan ama; kötülüğü kesin...
Şimdi, bu umumî
olmakla beraber, bu ayet-i kerimenin akışında, siyakı içinde şu mânâ da
seziliyor:
"--Siz cihad etmeyi
sevmiyorsunuz, oturmak daha tatlı geliyor ama; oturmayı seviyorsunuz. Cihada
katılmayı sevmiyorsunuz, keyfinize bakmayı seviyorsunuz ama; siz oturursanız, o
zaman düşman sizin ülkenizi istila eder, beldelerinizi ele geçirir, malınıza
mülkünüze saldırır; canınıza, malınıza, ırzınıza, namusunuza zarar verir. Onun
için cihad konusunda da, bu kuralı iyice aklınıza yerleştirin! Hoşlanmasanız
bile anlayın, güzelliğini görmeye çalışın ve cihada hazırlanın!" denmiş oluyor.
Öyle bir ince işaret
de tabii seziliyor cihadı hoş görmeyenler için...
Demek ki bir kere
mü'min olarak, Allah emretti diye, cihadı hoş göreceğiz! Ve cihadı isteyecek
bütün müslümanlar. Şu veya bu şekilde ben de katkıda bulunayım diye isteyecek.
"Böyle yapmazsa cahiliye ölümüyle ölür." diye arada Peygamber Efendimiz'in
hadis-i şerifini okuduk.
d. Fetihten Sonra
Hicret Yok!
Peygamber Efendimiz,
kendi yaşamı sırasında azılı düşmanların bulunduğu Mekke'yi de fethedip, öbür
kabileleri de te'dip ettikten sonra; artık Hicaz'da ve Arabistan'da hakimiyeti
tamamen sağladıktan sonra buyurmuş ki:

(Lâ hicrete
ba'del-feth) "Artık Mekke'nin fethinden sonra hicret yoktur." Medine'ye
hicret sevaptı, mecburî idi. Müslümanların hicret edip Rasûlüllah'ın etrafında
toplanması emri verilmişti, toplanmaları gerekiyordu. Öyle bir şey kalmadı ama,
bundan sonra artık ne var, hangi görev kaldı:
(Ve lâkin cihâdün
ve niyyetün) "Cihad kaldı. Yâni İslâm'ın korunması ve yayılması için
çalışmalar var bundan sonra... Ve iyi niyetle İslâm'a hizmet vazifesi kaldı, o
devam ediyor. (Ve izestünfirtüm fenfirû) Cihad için davet olunursanız,
'Haydi savaş olacak. Düşman toplanmış, geliyor. Karşı çıkalım!' denildiği zaman,
müslümanların silâhını alıp karşı çıkması lâzım!.."
Ben küçüklüğümde;
"Artık bunlar geride kaldı. Birleşmiş Milletler kuruldu dünyada. Artık insanlar
cihan harplerinin, 1. Cihan Harbi, 2. Cihan Harbi'nin zararlarını gördüler.
Artık kötü şeyler olmaz!" diyordum ama, bu 21. Yüzyıl'a girerken ve şimdi de 21.
Yüzyıl'ı sürerken, insanların hunharlıklarının, gaddarlıklarının tarihtekinden
hiç değişme göstermediğini görüyoruz. Bir de büyük devletlerin, güçlerini
adaletten yana, hakkàniyetten yana değil de, kendi menfaatlerinden yana
koyduklarını kesin olarak görüyoruz.
Onun için, bence
cihada hazırlık, şu anda her zamankinden daha da önem kazanıyor. Cihada ve
kıtâle hazırlanacak. Zâten cihad her zaman olacak. İslâm'ı yaymak, korumak için
her zaman cehd sarf edecek, gayret sarf edecek. Cihad her zaman var da, kıtal,
yâni silâhlı çatışma da her zaman olabilir. Oluyor zaten. İşte görüyorsunuz, iki
tane erimiz şehid oldu, iki tane görevli polisimiz şehid oldu... Haberleri her
zaman duyuyoruz. Her yerde, her zaman silâhlı saldırı olabiliyor. Demek ki
hazırlıklı olmak lâzım! Müslümanların uyanık olması lâzım!..
Allah-u Teàlâ
Hazretleri cümlemizi uyanık müslümanlardan eylesin... Vazifelerini yapıp da
rızasını kazananlardan eylesin... Gafletten, câhillikten, yanılmadan,
sapıklıktan, dalâletten korusun... Felâketlere uğratmasın... Hem dünyada, hem
ahirette aziz ve bahtiyar olun, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
26. 12. 2000 -
İSVEÇ
|