|
30. 01. 2001 AKRA TEFSİR SOHBETİ
(Bakara: 222-223)
Prof. Dr. Mahmud
Es'ad COŞAN
Esselâmü aleyküm
ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize
olsun...
Kur'an-ı Kerim
ayetlerini sırayla okumaya başladık. Allah nasib etti, bugün Bakara Sûresi'nin
222. ve 223. ayet-i kerimelerine geldik. Bu ayet-i kerimeler hayız, aybaşı hali
denilen kadınlarla ilgili hallerle ilgilidir. Yâni evlileri, yaşlıları,
büyükleri ilgilendiren ayet-i kerimelerdir. Ama sırayla gittiğimiz için,
İslâm'da da her bilginin öğretilmesi gerektiğinden; yâni husûsî de olsa,
büyüklere mahsus da olsa, evlilikle de ilgili olsa, gizli kalmaz. Her şeyin en
güzel tarzda îfa edilmesi, Allah'ın rızasına uygun yapılması gerektiğinden, her
şeyin bildirilmesi, açıklanması icab ediyor. O bakımdan, geldiğimiz bu ayet-i
kerimeleri de açıklayacağız.
Önce mübarek
metinlerini okuyalım, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Ve yes'elûneke
anil-mahîd, kul hüve ezen fa'tezilün-nisâe fil-mahîdı ve lâ takrabûhünne hattâ
yathurn, feizâ tetahherne fe'tûhünne min haysü emerakümullàh, innallàhe yühibbüt-tevvâbîne
ve yühibbül-mütetahhirîn.) (Bakara: 222)

(Nisâüküm harsün
leküm, fe'tû harseküm ennâ şi'tüm, ve kaddimû lienfüsiküm, vettekullàhe va'lemû
enneküm mülâkùh, ve beşşiril-mü'minîn.) (Bakara: 223) Sadakallàhül-azîm.
a. Kadınların
Hayız Hali
(Ve yes'elûneke)
"Bir de soruyorlar ki..." Daha önce de içkiden ve kumardan soruyorlardı. Onun
cevabı olan 219. ayet-i kerimeyi açıklamıştık. (Yes'elûneke anil-hamri vel-meysir)
"Ey Rasûlüm, sana içkiden ve kumardan, meysir denilen kumardan soruyorlar."
ayet-i kerimesiydi, hatırlarsanız veya bakarsanız. Burada da 222. ayet-i
kerimede buyruluyor ki: (Ve yes'elûneke) "Bir de soruyorlar ki..."
Demek ki aynı
kişiler sormuş olabilir, veyahut Rabbimiz Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri, çeşitli
soruların cevaplarını Rasûlüllah Efendimiz'e bildirmek istemiş olduğundan, böyle
gelmiş olabilir. Yâni o ayetlerle (ve) atıf edatıyla bağlı.
(Ve yes'elûneke
anil-mahîd) "Ve bir de sana, mahîddan soruyorlar." Mahîd yazarken,
sondaki dad harfidir. Ha harfi de noktasız ha'dır. Mahîd, taşmak, akmak
mânâsına gelen bir kelimedir, masdar-ı mîmî'dir. Türkçe'si, "aybaşı" diyoruz,
"âdet hâli" diyoruz. Bir de "hayz" kelimesi kullanılıyor, yine o da bu mahîd
kökünden.
Dad harfi bazen d
olarak geçer, bazen de kalın z olarak geçer. Aynı kökten hayz diyoruz. Burada da
mahîd, yâni dad ile tam tecvidli okunuşuna göre söylüyoruz ama, meselâ kadà-yakdî
kökünden, kadı efendi diyoruz, kaza eden, hükmeden kimse mânâsına... Ama hükme
de kaziyye diyoruz, kadiyye demiyoruz.
Yâni bu dad harfi
Türkçe'de olmayan bir harf olduğundan, biraz kalın d'yi andırdığından, biraz da
z'yi andırdığından; kulağa gelişine göre dedelerimiz bazen z gibi telâffuz
etmişler, öyle kullanmışlar. Yâni Arapça harfi aynen çıkaramadıklarından, harfi
değiştirmişler. Çünkü Arapça'da Türkçe'de olmayan bazı harfler var. İşte
onlardan birisi de bu dad harfi. Bazen d olarak, bazen kalın z olarak geçmiş.
Mahîd, sîga olarak
hadà kökünden, akmak mânâsına gelen fiilden, yine akmak mânâsına
masdardır, masdar-ı mîmî'dir; hayız demektir. Aynı zamanda bu mimli şekil, hayız
zamanı mânâsına, hayız yeri mânâsına da gelir. Çünkü bu üçü aynı kalıpta olur.
Hangisi mânâsıyla kullanıldığını, cümledeki durumundan lügatı bilenler, dili
bilenler, konuyu bilenler, ona göre çıkartırlar.
"Sana hayızdan
soruyorlar, aybaşı hâlinden, âdet hâlinden soruyorlar. (Kul hüve ezen) De
ki: O bir ezadır; üzüntü veren, ezâ veren bir şeydir. (Fa'tezilün-nisâe fil-mahîd)
Aybaşı halinde kadınlardan cinsel yönden uzak durun, ayrılın!" Yoksa, evi barkı
ayırın mânâsına değil. İ'tizal ayrılmak demek ama, cinsî yakınlık olmasın
mânâsına... Yoksa aynı yatakta yatabilir, aynı odada olabilir, aynı evde
yaşayabilir.
(Ve lâ
takrabûhünne hatta yathurne) "Bu hanımlara beyleri, nikâhlısı
temizlenmedikçe cinsel yönden yaklaşmasın! Onlara temizleninceye kadar
yaklaşmayınız! (Feizâ tetahharne) Onlar tertemiz olunca, (fe'tûhünne
min haysü emerakümullàh) onlara Allah'ın emrettiği yerden veya emrettiği
zamanda, şekilde gidebilirsiniz, ilişki için gidebilirsiniz."
(İnnallàhe
yühibbüt-tevvâbîn) "Hiç şüphe yok ki, Allah tevbe edenleri, hata eylemişse,
hatasını anlayıp dönen, Cenâb-ı Hakk'a istiğfar eyleyenleri, tevbekârları sever.
(Ve yühibbül-mütetahhirîn) Temizlenenleri, temizlikte titizlik
gösterenleri sever."
(Nisâüküm harsün
leküm) "Sizin hanımlarınız sizin tarlanızdır, ekininizdir, ekin yerinizdir.
(Fe'tû harseküm ennâ şi'tüm) Ne zaman isterseniz tarlanıza gidin."
veyahut "Ne şekilde isterseniz tarlanıza gidin." Ennâ sözü hem "ne zaman"
mânâsına gelir, hem "ne şekilde" mânâsına gelir. İkisinin de inşallah açıklaması
gelecek.
(Ve kaddimû
lienfüsiküm) "Kendi nefsiniz için hayırları şimdiden ahirete hazırlayın!
Yâni ahirete hazırlık yapın, sevaplar biriktirin! (Vettekullàh) Ve
Allah'tan korkun, sakının, çekinin! Azabı vardır, gazab ederse kurtulamazsınız
elinden. (Va'lemû) Biliniz ki, (enneküm mülâkùh) muhakkak sizler
ona mülâkî olacaksınız, Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna varacaksınız, kavuşacaksınız,
divanında duracaksınız, karşı karşıya geleceksiniz. Öyle uzak olacağınızı
sanmayın! (Ve beşşiril-mü'minîn) Mü'minleri, iyilik yapan mü'minleri
müjdele ey Rasûlüm!" deniyor.
Şimdi açıklamaları
yapalım: Mahîd veya mahîz diyelim biz; bu dişi varlıklarda olan hadise, hayız
hali, aybaşı hâli... İnsanlarda olduğu gibi, memeliler dediğimiz canlılarda da
oluyor. Yavrunun büyüme yeri olan döl yatağından kirli bir akıntı geliyor. Bu
neden oluyor?.. Doktorların söylediğine göre, ben doktor değilim ama hatırımda
kaldığı kadarıyla, bilmeyenlere, ilk duyanlara şöylece özetleyeyim:
Allah-u Teàlâ
Hazretleri çeşitli düzenlemelerle insan neslinin, diğer varlıkların neslinin
devamını sağlamış. Bu çoğalma ve üreme ve nesil verme, çeşitli şekillerde
oluyor. Bazen bölünme sûretiyle oluyor. Meselâ hücrelerin bölünmesi filân gibi.
Bazen de erkek tohumun dişi tohumla birleşmesi sonunda oluyor. Bu insanlarda ve
insanlara benzer bazı durumları aynı olan başka canlılar var; inekler, koyunlar,
atlar gibi ehlî veyahut yabanî hayvanlardan, ormanlardaki veya bizim
beslediğimiz hayvanlardan...
Erkek ve dişi varlık
birleşiyorlar, tohumları birleştiği zaman yavru oluyor. Bu evlât rahimde oluyor,
gelişiyor. Geliştikten sonra, bir zaman sonra karnı büyüyor, bir zaman sonra da
doğum oluyor, bebek dünyaya geliyor. Bu hâle insanlarda gebelik hâli deniliyor,
hamilelik hâli deniliyor. O hamilelik devresinden sonra çocuk dünyaya geliyor.
Bu hazırlığı dişinin
vücudu belli zamanlarda yapıyor. Ama, eğer aşılanma olmazsa, o hazırlık boşa
gidiyor. Yâni hazırlanmış olan malzeme durduğu yerde çok durmuyor, bozuluyor. Bu
sefer akıp gidiyor. İşte dişinin döl yatağı böyle bir yavru olsun diye hazırlık
yaptıktan sonra, herhangi bir döllenme olmayınca, bu sefer zaman geçince o
oluşum bozuluyor ve bir akıntı halinde dışarıya çıkıyor. O zaman aybaşı hâli
deniliyor bu hâle. Tabii bu, oradaki hücrelerin yıpranması, kanın kokuşması ve
canlı olan bir şeylerin zaman geçmesiyle ölmesinden ve dışarıya atılmasından
dolayı oluyor. Cenâb-ı Hakk'ın insanların üremesindeki kurduğu düzen bu.
Meselâ,
beslenmemizde de bir düzen var. Ağzımızdan suyu ve gıdayı alıyoruz. Mide bundan
istifade ediyor. Fazlaları idrar olarak, büyük abdest olarak çıkıyor. Bu da bir
düzen, bu beslenme düzeni. Sonra kanımız meselâ ciğerler vasıtasıyla havadan
oksijeni alıyor. Hemoglobinle birleşiyor oksijen, orada kullanılıyor.
Kullanıldıktan sonra kullanılmış hava, yâni karbondioksit yine alyuvarlarla
ciğerlere taşınıyor, oradan üflenip dışa gidiyor. Bu da solunum düzeni. Vücut
çeşitli muazzam, muhteşem düzenlerle çalışıyor, insan vücudu çok muhteşem. Sinir
teşkilâtı var, sindirim teşkilâtı var.
Üreme teşkilâtında
da hanımların rahminde bir hazırlık oluyor. Ama beklenen birleşme olmayınca,
erkek tohumuyla yumurta ilkah olmayınca, aşılanmayınca; yavru olmadığı zaman o
hazırlıklar çürüyor ve dışarıya akıyor. Buna hayız hâli deniliyor ve bu ilk
başta kirli bir kan halinde oluyor. Ondan sonra gittikçe azalıyor. Az veya çok
oluyor. Bazılarında birkaç günde bitiyor, bazılarında daha uzun sürüyor. Bizim
İmam-ı Âzam, Hanefî mezhebine göre en azı üç gün, en çoğu da on gün oluyor ve on
günden sonrası artık mazeret sayılıyor. Mazeretli durumuna geçiyor.
Bu müddet içinde ne
oluyor?.. Böyle bir duruma gelen bir hanım, tabii onun için özel bir şeyler
kullanıyor. Bez kullanıyor, veyahut eczaneden aldığı bir takım emici malzemeyi
orada muhafaza ediyor. Tabii böyle üç günden on güne kadar veya daha fazla,
hatta on beş gün kadar devam edebildiği için, giyimleri, iç çamaşırları
kirlenmesin diye tedbir almak gerekiyor. Bez ve pamuk kullanılıyor. Çok güzel
şeyler çıktı şimdi, tıbbî bakımdan, yâni mikrop bulaştırmayan güzel malzeme var.
Onlarla oralarını koruyorlar ve onları değiştiriyorlar. Ondan sonra da hayız
hâli bitince, İslâm'a göre gusül abdesti almak gerekiyor. Ne kadar güzel;
tertemiz temizlenmiş oluyor.
Bu hayız hâlinde
olan, yâni aybaşı hâlinde olan bir kimse namaz kılamıyor, çünkü kanı akıyor.
Oruç tutamıyor, o da bu hâlinden dolayı. Tabii bu bozulma hâli olduğu için,
kadının ruhunda da bazı üzüntüler, sinirlilikler oluşuyor. Yâni ruh bakımından
da bazı tezahürleri oluyor. Muhakkak Cenâb-ı Hak onları da düşündüğünden namaz
kılma olmuyor, oruç tutma olmuyor. Kur'an okuyamıyor, Mushaf'a dokunamıyor,
camiye giremiyor bu hâliyle... Evli hanım kocasıyla cinsel yönden bir araya
gelemiyor. Cimâ denilen şey, yâni cinsel birleşme haram oluyor bu halde.
Böyle bir şey
yokken, bir kızda ilk defa bu hal başladığı zaman da, artık bülûğa ermiş, yâni
genç kızlık çağı başlamış oluyor. Dînî bakımdan bu durumun önemi var. Namazla,
oruçla, mescide girmekle, Kur'an okumakla ilgili yönleri var bu işin. Önemli bir
husus.
Onun için,hanımların
hallerini hanımlar bilsin diye, hanımlara ait ilmihal neşrettik biz. Meselâ,
"Hacda bu durum olursa ne olacak?" diye ekseriyetle sorarlar. Ramazan'da oruç
tutamıyor, hacda tavaf yapamıyor, Kâbe'yi tavaf edemiyor; çünkü Mescid-i Haram'a
giremiyor. Önemli. Ne zaman başladığını bilmesi lâzım, ne zaman bittiğini
bilmesi lâzım! Eşine de, "Benim bu durumum var!" diye söylemesi lâzım! Saklaması
da doğru değil.
(Ve yes'elûneke
anil-mahîd) Şimdi bu hayız konusunu soruyorlar. İlk defa Peygamber
Efendimiz'e sormuşlar. Çünkü bu durumda olan, âdet gören kadınla ilgili çevrede
çeşitli tutumlar var. Meselâ Cahiliye devrinde âdetli kadınlarla beraber
durmazlar, beraber yemek yemezlermiş. Bu bir haksızlık... Yâni, ne yapsın?
Elinde olmayan bir sebepten, daha doğrusu sıhhî bir sebepten, sağlıklı bir
kadının başına bu durum geliyor. Yâni evlât edinecek bir durum beliriyor.
Olmayınca bir dahaki sefere kalıyor. Bir daha beliriyor, bir dahaki sefere
kalıyor... Yâni olmazsa doktora gitmek lâzım!
Tabiî bir şey, tabiî
karşılanması lâzım. Çünkü elinde olmayan bir şey... Yâni insan yüznumaraya
gidince ayıplanıyor mu?.. Her yerde tertemiz yüznumaralar yapılıyor.
Yüznumaralarda da temizlik olsun diye sular, çeşitli malzemeler hazırlanıyor. Bu
da bir ihtiyaç... Yemek ihtiyacı gibi, yemeği tabii gördüğümüz gibi, büyük ve
küçük abdest zarurî olduğu gibi, bu da doğal bir şey, tabii bir şey.
Ama ne
yaparlarmış?.. Bu durumda olan kadınları hor görürlermiş ve onlarla beraber
yemek yemezlermiş. Niye öyle yapıyorlar? Yanlış! Bu adet yahudilerde de
böyleymiş, mecûsîlerde de böyleymiş. Mecûsîler, biliyorsunuz ateşperestler, yâni
eski İranlılar. Onlar da kadınlara böyle muamele ederlermiş.
Nasrânîler, yâni
hristiyanlar ise hayza hiç aldırmazlarmış, hatta cinsel ilişkiden bile
kaçınmazlarmış. O da tehlikeli. Çünkü orda bir bozulmuş kan vs. bahis konusu
olduğu için, bundan dolayı hastalıklar olabilir. Hem kadında hastalıklar olur,
hem erkekte hastalıklar olur. O da doğru değil. İyi ki böyle bir mesele
sorulmuş, Rabbimiz Tebâreke ve Teàlâ bu ayet-i kerimeyle cevabını veriyor.
Medine-i
Münevvere'de Peygamber Efendimiz geldiği zaman, yahudi kabileler olduğundan ve
Medine'deki Arap kabileleri de bunlardan bir çok yönden, örf ve adet yönünden
etkilendiğinden, bu hayız meselesinde de bazıları yahudiler gibi hareket ediyor,
cahiliye devrindeki gibi hareket ediyor. Sonra bir de Mekke-i Mükerreme'den
Medine-i Münevvere'ye giden muhacirler var, onların ensardan farklı durumları
var, Mekke'deki örf ve adetlerde biraz değişiklik olabiliyor. Onun için ashabdan
birkaç kimse ve Ebüd-Dehdah (Rıdvânullàhi aleyhim ecmaîn), "Nedir bu
durum ve bu durumda biz ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız?" diye, Peygamber
Efendimiz'e sormuşlar.
Cevabı veriyor Cenâb-ı
Hak: (Kul) "Ey Rasûlüm, soranlara de ki: (Hüve ezen) Bu hayız
denilen olay, âdet denilen, aybaşı kanı denen olay bir ezadır. Yâni insana nâhoş
gelen, eziyet veren bir olaydır..."
Hakikaten kadın da
bu halinden dolayı eza duyar. Bir de bu ifrazâtın, akıntının kötü kokusu var,
kötü rengi var, bulaşması var. Ondan dolayı kadına da rahatsızlık verir,
kadından ayrı başkalarına da rahatsızlık verir. Ama bu sağlıktan olan bir şey...
Yâni kadının
sağlıklı olmasından doğan, çocuk yapabilir durumda, sağlıklı bir hanım
olmasından doğan güzel bir şey aslında... Kısır değil, çocuk yapabilecek
kabiliyetten mahrum değil, sıhhatli bir hanım demek. Kan akması sıhhatsizliğini
göstermiyor. Evet bu bir eza durumudur. Hanımı da üzüyor, başkalarını da
üzebilir.
b. Hayızlı
Kadınlara Yaklaşmayın!
(Fa'tezilün-nisâe
fil-mahìd) "Hayız halinde kadınlardan uzak durun, çekinin!.." Ama bu uzak
durmak demin söylediğim gibi. Yâni evi barkı, yatağı ve sâireyi ayırmak tarzında
değil. (Velâ takrabûhünne hattâ yathurne) Yâni burada "velâ takrâbûhünne"
demesinden fa'tezilû'nun da ne mânâya geldiğine biraz işaret oluyor. "Onlardan
uzaklaşın, temizleninceye kadar yakınlaşmayın onlara. Yâni cinsel yakınlaşma
yapmayın!" deniliyor. Arapçada mucâmaat denilen, cinsel ilişki yapmayın,
temizleninceye kadar.
Temizlenmekten
maksat ne?.. Bu kan bitinceye kadar yaklaşmayın! Çünkü buna hayız kanı derler.
Hayız kanı bittiği zamanki hayızsız olan günlere de tuhur hâli derler. Yâni
(hattâ yathurne) demek, hayız hâli bitip tuhur hâli gelinceye kadar demek. O
zamana kadar yaklaşmayın!
(Feizâ tetahherne)
"Tuhur hali zahir olup, yâni adet kanı kesilip de temiz olduklarında, tetahhür
ettiklerinde..." Tetahhür'de de iyice temizlenmek mânâsı var. Çünkü kısaca,
sadece oraları yıkamak bir temizlenme olabilirdi ama, İslâm tepeden tırnağa bir
gusül almayı emrediyor hayzı biten hanıma. O da tepeden tırnağa, artık güzelce
yıkanınca, bu tatahhur. Yâni iyice temizlenmek, aşırı, itinalı bir temizlenme.
"İşte o
temizlendikleri zaman, (fe'tûhünne min haysü emerakümullàh) onlara
Allah'ın emrettiği yerden veya emrettiği şekilde gidebilirsiniz, yanlarına
gidebilirsiniz." Artık karıkoca arasındaki ilişki uygun olur. Ondan önce
haramdı. Yâni hayız hâlindeyken ilişkiyi İslâm haram kılıyor. (Fa'tezilün-nisâe
fil-mahìd) "Hayız halinde kadınlardan uzak durun!" buyruluyor. Yanaşırsa,
Allah'ın emrine aykırı hareket etmiş olur, yanaşmayacak. Ama temizlendikten,
gusül abdesti aldıktan sonra serbest.
Burada da,
"temizlendikten sonra" demek iki türlü anlaşılıyor. Bizim Hanefî mezhebine göre
müddet tamam olup kesildikten sonra, tuhur hâli başlayınca helâl olur demek,
haramlık kalkar demek. Bazıları da diyorlar ki: "Hayır o bitecek. O bittikten
sonra gusül abdesti de alacak. İyice yıkandıktan sonra helâl olur." diyorlar.
İki kavil var. Hanefî kavli biraz daha kolaylık gösterici cinsten.
(Fe'tû hünne min
haysü emerakümullàh) "Allah'ın emrettiği, müsaade ettiği, helâl kıldığı
şekilde o zaman ailevî ilişkiler olabilir." mânâsına.
Bir de mekân ifade
eder bu "min haysü" kelimesi Arapça'da. O zaman, "Allah'ın size emrettiği yerden
ilişkiyi yapın!" mânâsına geliyor. Yâni onun dışında başka bir tarzda, yanlış
bir yerden bu işi yapmamak gerektiği emredilmiş oluyor.
(İnnallàhe
yühibbüt-tevvâbîn) "Allah-u Teàlâ Hazretleri hiç şüphe yok ki, hata yapsa
bile hatasını anlayıp, pişman olup, tevbe edenleri sever."
Tevvâb ne
demek? Tevbe etmeyi kendisine çok adet edinmiş demek. Tâib tevbe eden demek,
tevvâb da tevbeyi çok yapan demek. Onun için biz, Farça kâr kelimesini ekleyerek
tevbekâr diyoruz. Tevbekâr ne demek? Kâr'ı tevbe olan, yâni işi gücü tevbe olan
demek. Böyle "Aman hata mı yapmışım, eyvah! Yâ Rabbi beni affet, yâ Rabbi beni
affet, yâ Rabbi beni affet!.." gibi, böyle Cenâb-ı Hakk'a ilticâ edeni, tevbekâr
olanı Allah sever. Hatasını anlar anlamaz kendisini düzelteni sever.
Çünkü bu ayet
ininceye kadar yahudiler gibi hareket edenler vardı, veyahut mecûsîler gibi,
veya cahiliye devri Arapları gibi hareket edenler vardı. Hristiyanlar gibi
yapanları belki yoktu ama, daha ziyâde yahudiler gibi davranıyorlardı. İkisinin
de uygun olmadığı, tam akıl ve mantık ve ilme göre tavsiye buyrulduğu görülüyor
burada.
(Ve yühibbül-mütetahhirîn)
"Allah tertemiz olmaya çalışanları da sever." Hem tevbekârları sever, hem
tertemiz olmaya gayret edenleri sever."
Bu mütetahhirîn,
tertemiz olmaya çalışanlar. Bu tertemiz olmak, bir: İşte kanı siliyor, kan
bittikten sonra tertemiz yıkanıyor filân... maddî temizlik. Bir bu
anlaşılabilir, Allah böylelerini sever. Meselâ, Peygamber Efendimiz Medine-i
Münevvere'ye geldiği zaman Kuba Mescidi'ni yapan mübarek Medineliler, büyük
abdeste gittikleri zaman kendiliklerinden tertemiz yıkanırlarmış.
O Kuba Mescidi
anlatılırken, Allah-u Teàlâ Hazretleri:
"--O mescidde namaz
kıl ey Rasûlüm! Öteki o münafıkların kurmaya çalıştığı Mescid-i Dırar'da namaz
kılma! Seni çağırsalar da oraya gidip namaz kılma! Ötekilerin mescidinde, takvâ
üzerine yaşayan, takvâ üzerine mescid binâ eden kimselerin, o takvâ üzerine bina
edilmiş mescidlerinde namaz kıl!" dedikten sonra, bir de buyuruyor ki:

(Fîhi ricâlün
yuhibbûne en yetetahherû) "Orada öyle adamlar vardır ki, onlar tertemiz
olmayı severler." (Tevbe: 108)
Sormuşlar bu ayet
inince Kuba Mescidi'ni yapan o ahaliye:
"--Sizi Allah böyle
medhediyor, tertemiz ne yaparsınız?"
"--Yüznumaradan
çıktığımız zaman tertemiz yıkanırız." diye taharetlendiklerini beyan etmişler.
Çünkü pek çok kimse
öyle yapmıyordu. Hâlen Avrupa'da ve sâirede de öyle yapmıyorlar. Maalesef 21.
Yüzyıl'da medenî dediğimiz milletlerde, müslümanlar kadar temizliğe riayet
olmuyor. Şimdi dekan olan bir arkadaş var, onunla konuşan birisi demiş:
"--Sık sık iç
çamaşırı değiştiririz."
Olur mu? Kirleniyor
iç çamaşırı, olur mu? Tertemiz olmak varken, kirliyken donu çekip de, sonra donu
sık sık değiştirmek olur mu?.. O kirliyken kokar.
İslâm maddi
temizliğe de çok önem veriyor. Tırnak kesmek ondan, koltuk altları kıllarının
giderilmesi ondan. Kasık kıllarının giderilmesi ondan. Bıyıkların fazlalarının
alınması onun için... Abdest almak ondan, gusül ondan... Böyle çeşitli
temizlikler, maddî temizlik, tertemiz olmak emrediliyor. Allah temizleri sever.
Bir de manevî
yönden, günahlardan, fuhşiyattan, çirkinliklerden temiz olmak... O da önemli, o
da manevî temizlik. Onları da sever Allah, öyle olanları da sever. Yâni, "Siz de
ey mü'minler! Allah'ın emirlerini tutun, bu hayızlı kadına karşı
davranışlarınızda hem maddî temizliğe dikkat edin, hem de manevî yönden tertemiz
olun! Allah öylelerini sever." denilmiş oluyor.
c. Kadınlar Sizin
Tarlanızdır
Sonra ikinci ayet-i
kerimeye gelince:

(Nisâüküm harsün
leküm) "Kadınlar sizin tarlanızdır..."
Tarla ne demek?..
Tarlaya insan mahsul ekiyor. Ondan sonra güzel güzel mahsul alıyor. Ağaç
dikerse, meyva alıyor. Ekin ekerse, mahsül biçiyor. Tarladan ürün alıyor.
Hanımları da Allah öyle yaratmış, eş eş yaratmış varlıkların çoğunu, çift çift
yaratmış. Hanımlar çocuğun doğmadan evvel ekildiği ve orada yetişip
olgunlaştıktan sonra doğduğu bir tarlaya benzetiliyor. Tarla gibi... Binâen
aleyh neslin üremesi, insan neslinin devam etmesi, evlenen iki kişinin mübarek,
güzel bir yavruya kavuşması, sevimli bir yavruya kavuşması böyle oluyor.
(Fe'tû harseküm
ennâ şi'tüm) "Binâen aleyh, madem sizin tarlanızdır. Tarlanıza ne zaman
isterseniz gidin! Ne zaman isterseniz gitmek serbest, ne şekilde isterseniz
gitmek serbest, ne halde isterseniz gitmek serbest."
Bu ayet-i kerimenin
sebeb-i nüzûlü şu: Medine-i Münevvere'deki Yahudiler, cinsel birleşmenin şeklini
bahis konusu ederek demişler ki:
"--Bayla bayan, yâni
gelinle güvey, kocayla hanım birleşince çocuk oluyor; tamam ama, arka yönden
yaklaşma olursa, doğan çocuk şaşı olur." demişler.
Bu Peygamber
Efendimiz'e bildirilince:
"--Yahudiler yalan
söylemiş, böyle bir şey yoktur." buyurmuş.
Onun üzerine bu
ayet-i kerime nâzil olmuş.
Peygamber SAS
Efendimiz'in hadis-i şeriflerini dikkatle okursanız, mutlaka göreceksiniz ki,
tam bir çağdaş bilim adamının söyleyeceği gibi cevaplar veriyor ve yanlışlığı
engelliyor. Meselâ: Kendi çocuğu İbrâhim küçük bir çocukken vefat etti. O gün de
güneş tutulması oldu. Herkes dediler ki:
"--Bak, Peygamber
Efendimiz'in çocuğu öldüğü için, bir yas alâmeti, mâtem alâmeti olarak güneş de
tutuldu." dediler.
Bunun üzerine
Peygamber Efendimiz hutbeye çıktı. Bakan, o üzüntülü günde nasıl ümmetinin
yanlış fikirlere saplanmasını engellemek istediğini gösteren çok güzel bir olay.
Dedi ki:
"--Ay ve güneş
Allah'ın varlığını birliğini gösteren yaratıklardır. Bunlar bir kisenin
ölümüyle, doğumuyla ilgili olarak tutulmazlar. Bu güneş tutulmasının, benim
oğlumun vefatıyla ilgisi yoktur; bir gök olayıdır." diye açıklama yaptı.
Burada da, "Çocuğun
şaşı olmasıyla, cinsel ilişkinin şekli arasında bir ilişki yoktur. O
söyledikleri yanlıştır." diye onu açıklıyor. Öyle dedikleri için bu ayet-i
kerime nâzil olmuş. (Fe'tû harseküm ennâ şi'tüm) "Ne şekilde isterseniz,
hanımınızla o tarzda birleşme olabilir." buyrulmuş.
İbn-i Kesir
Tefsiri'nde bu ayet-i kerimenin izahında uzun uzun hadis-i şerifler getirmiş.
Senedleriyle, belgeleriyle on-onbeş tane hadis-i şerif kaydetmiş. Benim tahmin
etmediğim kadar da teferruatla üzerinde durmuş. Yâni burda bir yanlış anlama
olmasın diye. "Herhangi bir birleşme şekliyle olabilir ama, çocuk olacak şekilde
olması lâzım!" Gayrimeşrû şekil nedir?.. Lût kavminin yaptığı gibi, yâni çocuk
olmayacak yere birleşme yapmak.
Arkadan yaklaşmanın
iki mânâsı var: Bir; şekil olarak arkadan ama, çocuk olacak şekilde, döl
yatağına yaklaşmak... Bir de, öyle olmayıp da, Lût kavminin Allah'ın yasak
kıldığı, haram kıldığı şekilde yaptığı var. Öyle anlaşılmaması konusunda
Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifleri var. "Bir kadına hayızlı iken veya
arka mekânına, dübürüne yaklaşmayın!" diye hadis-i şerifler var. Bunun küfür
olduğuna dair, çok büyük bir günah olduğuna dair hadis-i şerifler var ve böyle
yapanın mel'un olduğuna, Allah'ın lânetine uğrayacağına dair hadis-i şerifler
var. Teferruatı çok. Pek çok hadis-i şerif rivayet etmiş İbn-i Kesir. Çünkü
büyük hadis alimi, hadis-i şerifleri de dirayetle tenkid ediyor, irdeliyor,
doğrusunu, sağlamını açıklayıp beyan ediyor.
Şimdi tabii
evlilikten murad neslin devam etmesidir, hayırlı evlada sahip olmaktır; zayiat
değildir, eğlence ve keyif değildir. Tabii, o da kısmen oluyor ama, nefsânî
şeyden ziyade doğal bir sebep var, mecburiyet var. Ona riayet etmek, takvâya
ugun bir tarzda hareket etmek tavsiye ediliyor. Allah'ın emrettiği yerden,
Allah'ın emrine uygun olarak yapılacak. Emrine aykırı şekilde değil, günah olan
şekilde değil...
Cinsel zevkinizi
gayr-i meşrû şekilde sağlamağa kalkışmayın! (Ve kaddimû lienfüsiküm)
"Kendiniz için ileride işinize yarayacak hayırlı şeyler yapın, ihtiyatlı
davranın! İstikbalinizde sizin başınızı derde sokacak günahlı işlere bulaşmayın,
sevaplı işleri yapın! Allah'ın emri üzere, o çizgide durun, emrine uygun hareket
edin! (Vettekullàh) Allah'ın emrine isyan etmekten sakının, kanrına
gazabına uğramaktan korunun!"
(Va'lemû enneküm
mülâkùh) Bu çok mühim bir şey, keşke hepimiz duvarlara assak: "Biliniz ki ey
insanlar Allah'a mülâkî olacaksınız, huzuruna çıkacaksınız, karşı karşıya
geleceksiniz, Allah'a kavuşacaksınız."
Cenâb-ı Hakk'ın
huzuruna çıkan insanın, iki durumda çıkması bahis konusu: Ya àsî, mücrim, suçlu,
günahkâr, yüzü kara, kalbi kara, kâfir, müşrik, münâfık şekilde çıkıp Allah'ın
gazabına uğramak var... Ya da Allah'ın sevdiği, razı olduğu, Allah'a güzel
ibadet etmiş, Allah'ın rızasını, sevgisini kazanmış, sevdiği bir kul olarak onun
huzuruna varmak var. Bunu düşünmek lâzım!
Bir gün onun
huzuruna varacak insan, yaptığı işe dikkat etmeli! Emirlerini tutmalı,
yasaklardan kaçınmalı!..
(Enneküm mülâkùh)
Allah aşıkları için çok büyük bir müjde... "Ne mutlu ki, böyle hasret devam
etmeyecek, Cenâb-ı Hakk'a kavuşacağız." diye sevinmesi lâzım mü'minlerin,
Allah'a inananların. Onun için buyruluyor ki: (Ve beşşiril-mü'minîn.) "Ve
böylece mü'minleri müjdele!"
"Cenâb-ı Hakk'a
kavuşacaksınız ey mü'minler!" buyruluyor ki, bir kere kavuşmak büyük bir nimet,
devlet ve şeref. Hasret bitecek, Cenâb-ı Hakk'a kavuşacak.
Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî Efendimiz Hazretleri (KS), şeb-i arus, yâni düğün gecesi demiş ya vefatı
gecesine... Dostun dosta kavuşma gecesi oluyor. Mâtem gecesi değil, düğün gecesi
diyor. Güle oynaya, sevine sevine ahirete gidiyor.
Bir de, "Benim
tabutum göründüğü zaman, 'Vah vah, yazık yazık, ayrılık...' demeyin! Ben
ayrılmağa değil kavuşmağa gidiyorum. Yazık denilecek bir şey yok, sevinilecek
bir durum var. Asıl günahta kalan yazık etmiştir." diye şiiri var, biliyorsunuz.
Hocamız (Rh.A)'in vefatı gününe denk gelişi de bir ilginç olaydır.
Allah'tan korkmayı
tavsiye ediyor. (Vettekullàh, va'lemû enneküm mülâkùh) "Allah'tan korkun
ve bilin ki Allah'a kavuşacaksınız, huzuruna varacaksınız." Bir korkun, sakının
haramlardan, günahlardan... Bir de Allah'ın emrine uygun hareket edenlerin
mükâfâtını alacağı zaman o zaman. İyileri Allah-u Teàlâ Hazretleri taltif
edecek, mükâfâtlandıracak ve cennetine sokacak, ebedî saadete erdirecek. (Ve
beşşiril-mü'minîn) "İşte mü'minleri de ey Rasûlüm müjdele!" buyuruyor.
Tabii, bu
anlatılması zor bir ayet-i kerime. Çünkü ben şahsen bu gibi konuları konuşmayı,
söylemeyi, dinlemeyi, küçükten beri çok sıkılırım, utanırım, uygun görmem ama;
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde Peygamber Efendimiz'in davranışlarına
bakıyoruz, böyle dînî bir konunun iyi anlaşılması için, açık davranıyor. Kur'an-ı
Kerim de açıkça beyan ediyor.
Meselâ, kadının
birisi Peygamber SAS Efendimiz'in hanımı Ümmü Seleme Vâlidemizin yanına gelmiş:
"--Eşim bana şöyle
bir şekilde yaklaşmak istiyor. Ben de bunu rasûlüllah'a sormak istiyorum."
demiş.
O da:
"--Buyur otur,
Peygamber Efendimiz gelince sorarız." demiş.
Peygamber Efendimiz
gelince, kadıncağız utancından dışarıya çıkmış. Peygamber Efendimiz'in zevcesi
Ümmü Seleme RA, Peygamber Efendimiz'e:
"--Bir kadın geldi,
kocası kendisine arkadan yaklaşıyormuş. O da uygun görmüyormuş. Bu uygun mu,
değil mi diye sormak istiyor." dedi.
Peygamber Efendimiz:
"--O kadıncağızı
geri çağır!" diyor.
Çağırdıktan sonra da
tebliğ ediyor:
"--Çocuk doğacak
yerden olmak şartıyla meşrudur. Onun dışındaki haramdır, doğru değildir." diye
beyan ediyor.
Yâni, söylemek
gerekiyor.
Sahabe-i kiramdan
bazıları Hazret-i Aişe Vâlidemiz'e, bazıları da daha başka, bu konuyu bilen alim
hatun kişilere gittikleri zaman;
"--Biz sana bir soru
sormak istiyoruz ama, bir taraftan da soracağımız konudan utanıyoruz." diye,
utanarak soruyorlardı.
Söyleyin deyince de,
onlar da cevabı veriyorlardı. "Allah'ın hükmü böyledir, mesele budur." diye
beyan ediyorlardı. Onun için, biz de birkaç hakikati beyan etmiş olduk.
Bir kere bilmeyenler
bilsin ki, dinimize göre, adet gören insanların durumları var. Meselâ, camiye
giremezler. Belki bunu bilmiyordu bazı kimseler. Kur'an'a el süremezler,
okuyamazlar. Belki bunu bilmiyorlardı.
Hacca gitseler
Kâbe'yi tavaf edemezler. Adetli iken oruç tutamazlar. Bunları bilecek... Sonra
yıkanması gerektiğini bilecek. Adet bittiği zaman gusül abdesti alacak. Bu da
önemli bir şey... Çünkü gusül abdesti olmayınca, ondan sonraki temizlik
günlerindeki namazları da olmaz.
Evli kimsenin, bu
zaman içinde kocasıyla ilişkisi olmayacağını öğrenmesi de önemli bir şey. İki
taraf için de önemli. Koca da kendisini tutacak; hanım da böyle bir dirimim var
diye kocasına söyleyecek. Böylece sıhhî bakımdan, tıbbî bakımdan çok uygun olan
bir şeyi yapmış olacaklar. Hastalıklardan da korunmuş olacaklar.
Bunun dışında,
hanımla bey arasında evlilik ilişkilerinin İslâm'da serbest olduğu açıkca beyan
ediliyor. İslâm bu hususta çok mâkul bir tarzda yaklaşıyor, anlamsız
yasaklamaları reddediyor. "Hayır, öyle değil! Karı koca çocuk olan yere olmak
şartıyla, istedikleri şekilde birbirleriyle yakınlaşabilirler. Bunun ön dönük,
arka dönük, veya yan yatık şekilde olması, şu veya bu şekilde olması yasak
değildir. Bundan dolayı üzülmeye veya çekinmeye de lüzum yok, doğaldır. Yeter
ki, çocuk doğacak tarzda olsun, çocuk doğma yerinden başka bir şekilde olmasın."
diye bu da belirtilmiş oluyor. Bu da önemli...
Bu dünyada kötü
adetler çok yaygın. Özellikle ta eski yunanlılardan başlamış, Lût kavminden
başlamış. Biliyorsunuz Sokrates vs. zamanında, eski Yunanistan'da onların
hayatlarını okuduğu zaman, insanın tüyleri diken diken oluyor. Homoseksüellik,
lezbiyenlik, daha başka erkeğin erkekle iktifâ etmesi, kadının kadınla iktifâ
etmesi, eğlenmesi, birleşmesi, veyahut erkeğin kadınla arkadan bileşmesi gibi
çeşitli çirkin cinsel sapıklıklar olagelmiş. Bunların doğru olmadığını da ayeti
okuyarak öğreniyoruz.
Bunları bilmeden
yapanlar varsa, onların da haram yaptıklarını anlayıp tevbe etmeleri istenmiş
oluyor. Tevbe edenleri, hatasını anlayıp dönenleri Allah'ın sevdiği beyan
ediliyor. (İnnallàhe yühibbüt-tevvâbîne ve yühibbül-mütetahhirîn.) "Allah
tevbe edenleri ve maddeten, mânen, bedenen her yönden tertemiz olanları sever."
Böyle tertemizliği
öğreten, aklı, mantığı, ilmi, irfanı, tam bilim adamlarının hayran kalacağı
şekilde olan bir dine sahib olmamız ne büyük mutluluk!.. Elhamdü lillâh alâ
ni'metil-islâm...
Bizim bakanlık yapan
bir dostumuz, Amerika'da Houstın eyaletinde bir toplantıda konuşurken, yemek
getirmişler. Bizim kardeşimiz, dostumuz, o yemekten yemek istememiş. Yanındaki
Amerikalı demiş ki:
"--Bu domuz eti
değil, sığır eti; yiyebilirsin!.."
Şimdi milletvekili
olan dostumuz de diyor ki:
"--Biz de sadece
domuz eti yasak değildir. Usûlüne uygun şekilde kesilmemiş haycvanın eti de
yasaktır. Kesilecek, kanı akıtılacak."
Onun üzerine,
Amerikalı çok heyecanlanmış, hayretler içinde kalmış:
"--Ooo, fevkalâde,
fevkalâde... Bu çağda da şimdi anlaşılıyor ki, hayvanın kanı akıtılmadan
öldürülürse, kanı damarlarında kalırsa, o kan çok çabuk bozuluyor. Kan çok çabuk
bozulduğu için, et de çok çabuk bozuluyor. O bakımdan kanın akıtılması çok iyi
oluyor, bu da çok güzel!" demiş.
İslâm'da, sığır eti
de olsa, kafasına bir topuz vurulduğu zaman, kanı akmadığı zaman, o et haram
oluyor.
Boğuldu, boynuna bir
şey takıldı, koyun öldü... Haram oluyor. Neden?.. Kesilmedi. Kan akıtılmadığı
zaman sağlığa uygun olmadığından, İslâm onu yasaklamış oluyor. Tam böyle,
herkesin hayran kalacağı bir şey...
İslâm'ın bütün
hükümleri böyle... Düşünün ki 14 asır önceden, diş temizliğine ne kadar önem
vermiş. Sünnete önem vermiş ki, idrar yolları temiz kalsın, hastalıkları
engellensin diye. Tırnakların kesilmesine, koltuk altlarının temizlenmesine önem
vermiş. Traşa, güzel koku sürünmeğe önem vermiş. Temiz giyinmeğe, temiz yerde
durmağa önem vermiş.
Yeri geldikçe
vaazlarımda hatırlatıyorum, söylüyorum: Elhamdü lillâh ne kadar güzel inancımız,
dinimiz var!.. Sapasağlam, Allah'ın Rasûlünün öğrettiği şekilde... Kur'an-ı
Kerim ayetleri hiç bozulmamış şekilde bize kadar gelmiş. Elhamdü lillâh, böylece
okuyoruz.
Allah bize dinimizin
kıymetini bilip, güzelce yaşamayı nasib eylesin... Bu dinimizi çoluk çocuğumuza
öğrettiğimiz gibi, başka milletlere de tatlı tatlı anlatıp öğretmeyi Allah
cümlemize nasîb eylesin...
O da bir vazife
hepimize... Müslüman olmak bir önemli iş olduğu kadar, İslâm'ı başkalarına
anlatıp yaymak da bir vazife... Çünkü başkaları bâtıl dinlerini yaymak için ne
çalışmalar yapıyorlar... Öküze tapanlar, haça puta tapanlar ne çalışmalar
yapıyorlar, ne milyarlarca dolar harcıyorlar, yanlış şeyleri insanlara öğretmek
için...
Biz doğru bilenler,
güzeli bilenler, temizi bilenler durursak, Allah hesabını sorar. "Sen dininin
güzelliğini, temizliğini niye anlatmadın; bilimselliğini niye ifade etmedin,
niye bilmedin, niye çalışmadın?.." diye sorar.
Allah hem iyi
müslüman olmamızı nasîb etsin, hem de başkalarını müslüman olması için var
gücümüzle, malımızla, canımızla, ilmimizle, irfanımızla, her türlü imkân ve
müktesebâtımızla en güzel tarzda çalışmaları cümlemize nasib eylesin...
Aziz ve sevgili
izleyiciler ve dinleyiciler, esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
30. 01. 2001 -
AVUSTRALYA
|